15 Kasım 2008 Cumartesi

Ali Can Yaraş: Hayatımın Hiçbir Döneminde Yazıyla Çok İlgim Olmadı


acy3

Sonra onlar mezun oldu. Türkiye’de özel televizyonculuk yeni başlamıştı. Kimisi programcı oldu, yönetmen oldu, görüntü yönetmeni oldu. Oyunculuk yapmam için beni aramaya başladılar. Oyunculuk yapmak istemiyordum. Yazmak daha kolay geldi. Hem parası iyiydi, hem de ekranın önünde durmayı gerektirmiyordu. Ilk yaptığım iş, Zeki Alasya-Metin Akpınar'ın Show tv’ye yaptığı komedi programı oldu. Orada skeç yazarlığı yaparak başladım. Ama benim gibi on küsür tane adam var, yazar ekibi olarak. Herkes o haftanın seçilmiş konusu üzerine skeçlerini yazıyor, götürüp Metin Akpınar’ın masasına bırakıyor. Bilgisayar yok, daktiloyla da aram iyi değil, kağıda yazıyorum ben. Uzun süre hiç skecim seçilmedi. 7-8 hafta filan. Sonunda çok sıkıldım. Bir skeç yazdım. Nasılsa yayınlamıyorlar. Abuk sabuk bir skeç. Ertesi gün Metin Akpınar beni çağırdı. Dedi ki, “bu saçma şeyi sen mi yazdın?” İsim yazılmadan teslim ediliyor bütün skeçler. “Evet, ben yazdım” dedim. “Niye?” dedi. “Hiçbir şey yayınlamıyorsunuz 8 haftadır. Para da kazanamıyorum. O yüzden böyle yaptım, tepkimi göstermek için..” dedim. Ertesi hafta 2 skeçim seçildi ve yayımlandı. Sonra da o program bitene kadar öyle devam ettim. 1991’den itibaren televizyonda metin yazarı, soru yazarı, skeç yazarı olarak çalıştım. Ans’de çalıştım ilk kurulduğu dönemde. İki kişiydik. Saklambaç programının hem sorularını, hem cevaplarını ayrıca bütün stüdyo işlerinin tamamını yazıyordum.

Dizi film senaryosu yazmaya 1996 yılında başladım. Zaten o zamana kadar da pek dizi bolluğu yoktu. “Yumuşak G tv” diye bir sitcom yazdım. Ahmet Yurdakul yazıyordu ayrıldı, yerine Tarkan Karlıdağ yönetmen olarak geldi. Ben de senarist olarak geldim. “Karate Can” diye bir dizi yazdım. Karate Kid uyarlaması. Sonra da Serseri’yi yazdım. Piyasanın beni tanıması “Serseri” sayesinde oldu. Bir de Türkiye’de dizilerin arttığı dönem bu zamanlara rastladı. Serseri de reyting olarak iyi bir işti. İnce absürt öğeleri olan bir işti.

• Çapkın gibi mi?

Evet, Çapkın’da da absürt öğeler kullanmayı denedim. Absürt seviyorum, tarzım böyle. Arada “Köpek” gibi çok farklı bir iş yaptım. Köpek’in ilk birkaç bölüm senaryosu gerçekten iyidir. Ben onu sinema filmi olarak planlamıştım. Ama Yağmur Ajans dizi yapalım diye baştırınca diziye döndük.

• Köpek düzgün ve güzel bir projeydi. Zamanlaması mı yanlıştı, niye bitti?

Biraz benim de hatam var aslında. O hikayenin çıkışı annesinin karnında hapse giren bir çocuk. 35 yaşında çıkıyor. Sonra biz onu biraz mafya hikayesine bağladık. Halbuki hikayenin daha psikolojik açılımlarla gitmesi doğruydu.

• Her senaryo yazarı yaptığı hatayı bilir mi?

Ben biliyorum. Başlangıçta sen de başkaları gibi bir hikayeyi ve onun karakterlerini tanımaya başlıyorsun. Öyle bir nokta geliyor ki, herkesten fazla düşündüğün ve konsantre olduğun için aynı araba kullanmak gibi bir noktadan sonra tek başına kullanabilir hale geliyorsun. O noktada yeni bir süreç başlıyor. Meseleye hakimsin, gittikçe ustalaşıyorsun. Fakat belli bir bölüm sayısı geçtikten sonra çok içerden bakmaya başlıyorsun. Artık sadece arabanın içersindesin ve dışarıyı göremiyorsun. Yani ilk baştaki kadar berrak ve açık olarak göremiyorsun gidişatı. Hatta yaptığın hataları bile göremez oluyorsun. Kendince bir şeyler görüyorsun ama, gördüğün şeyin başkaları tarafından sağlamasının yapılması gerekiyor. Ya da senin sorarak, düşündüklerinin sağlamasını yapman, araştırman lazım.

SERSERİ’NİN FİNAL CÜMLESİ SETİN ÇAYCISINA AİTTİR.
• Sizin yönteminiz hangisi?
Ben senaryo yazarken oyuncularla sohbet etmeyi, onların fikirlerini, önerilerini almayı çok severim. Ama öneriden kastım. Bir oyuncunun beni arayıp “benim rolüm ne olacak?” demesi değil. Canlandırdığı karakterle ilgili iyi bir öneride bulunursa dinlerim ve kullanırım. Çünkü siz bir senaryo yazarken 20 yerine göre 30-40 karakter kullanıyorsunuz. Hepsini birden düşünüyorsunuz. Ama o rolü oynayan sadece kendi karakterini düşünüyor. Daha derin düşünüyor. Sen o kadar zaman ayıramazsın o karakterin alt yapısına ve iç dünyasına dair. Kendi rolüyle ilgili derin düşünüp iyi bir malzeme getiren oyuncunun önerisini kullanırım. Buna hayır demek bence aptallıktır. Ayrıca sadece oyuncular da değil, setteki çalışanlarla da muhabbet ederim. Işıkçısı, kameramanı, çaycısı herkesle konuşur fikirlerini dinlerim. Özellikle uzun süre devam eden projelerde herkesin bir fikri oluyor hikayeyle ilgili. Mesela Serseri’de final cümlesi dizinin çaycısı Recep Ağabey’e aittir. 65 bölüm çalıştı bizimle ve oturup bir şiir yazmış. Çok güzeldi, finali öyle bitirdik. Bu işe olumlu yansıyan birşeydir. Hikayeyi zenginleştirir. Seviyorum böyle çalışmayı.

• Elveda Rumeli üzerinden bakarsam, ilk bölümü izlediğimde kendi kendime, “bu adamlar bir araya gelmişler, zor yolu seçmişler ve paşa keyifleri ne istiyorsa onu yapmayı planlamışlar.” demiştim. Şimdi ikinci sezondasınız. Artık her şey daha mı kolay?
Gün geçtikçe zorlaşıyor. Demin anlattığım gibi, işin çok içindeyiz ve artık yazmak daha da zorlaştı. Ben biraz mükemmelliyetçiyim, dışardan belli olumuyor ama. Bazen yazılmış ve o gün teslim edilmesi gereken bir bölümün tamamını çöpe atıp yeniden yazıyoruz. Prensipte, emin olana kadar yazmaktan yanayım. Haftalık dizi gibi sür-git bir işte çok da mümkün değil zamanla yarıştığınız için. Bu projede birlikte çalıştığım iki arkadaşım var. Elveda Rumeli’nin senaryo başarısının % 80’i onlara aittir. Özge Efendioğlu ve Nuran Evren Şit. İyi bir ekibiz. İki sebeple, birincisi ben uçan bir adamım, beni dengelediler. Birbirimizi dengeledik. Televizyona çok uymayan bir adamla, televizyonun gerçeklerini doğru anlamış ama bu ikisini sentezleyebilecek kadar zeki iki insanla çalışıyorum. Şanslıyım. Ikincisi de, ben tembelim onlar çok çalışkanlar.

acy2

• Elveda Rumeli macerası nasıl başladı?
Tarkan Karlıdağ ve Serdar Akar’la birlikte üçümüz bir şeyler yapmaya karar verdiğimizde önce Atv’ye gittik. Başka bir projemiz vardı. Anlattık. Beğendiler. Fakat kanalın bütçeleri belli, bizim iş de yüksek bütçeli bir projeydi. Eylül’de başlamayı planlıyoruz. Konuştuğumuz zaman da Nisan başı filan. Sektörün içinde uzun zamandır bulunan iki yönetmen ve bir senarist yani tam işin kalbinden gelen üç kişiyiz. Bize destek olmak istediler. O dönem kanallar biraz da büyük yapımcıların yanı sıra küçük ve yaratıcı oluşumları da desteklemek istiyorlardı. Kanalın o zamanki Genel Müdürü Orhan Girgiç de, “Bize ufak yaz bütçeli bir sitcom yazın. Ordan para kazanın. O para sizin kış işinizin sermayesi olsun.” dedi. Osmanlı döneminden geçen bir sitcom istiyorlardı. Ben iki gün düşündüm. Aklıma “Damdaki Kemancı” geldi. Ama sitkom değil. Ofise geldim. Fikrimi söyledim, Tarkan ve Serdar çok hoşlandılar. Randevu aldık, Atv’ye gittik. “Damdaki Kemancı”yı uyarlayacağız, dedik. Onlar da çok beğendiler fikrimizi ve böylece başladık. Açıkçası bir yaz projesi diye yola çıktık. Ama yazarken bu işin tutabileceğini biliyordum. Çünkü “Tevye” uluslararası bir karakter. Dünyanın her yerinde, herkese kolaylıkla geçebilecek samimiyette ve hümanist bir karakter. Bunun izleyiciye geçmemesi mümkün değildi.

• Bir projenin tutacağını bilmek o süreci yaşarken keyif veriyor olmalı?
Tutabileceğini biliyordum ama, iyi başlamadı. Ilk 5 bölüm kötü gitti. Sonra pazartesi gününe aldılar diziyi. Pazartesi “prime time 2”ye aldılar. Dizilerin yayın günü ve saati değiştirmeye başladı mı, akıbeti belli, hemen yayımdan kalkacağı etiketi yapışır üzerine. 5. bölümün de sonuçları kötü çıkınca, Atv’ye gittik. “Mutlaka 13 bölüm devam edelim gibi bir ısrarımız yok, isterseniz 9. bölümde seti toparlar, döneriz.” dedik. Dizi pazartesi “pt 2”de hafif bir kıpırdanır gibi oldu. Bu sefer de, 8. bölümde bizi “Pt 1”e aldılar. Fakat orada çok iyi reyting aldık. Ilk hafta, ikinci oldu sonra da birinci oldu. Ondan sonra iş oturdu. Yükseldi ve yürüdü. Projenin doğru gün ve saati bulması önemli. Burda Atv’nin Genel Müdür Yardımcısı Mutlu İnan’ın da payı büyüktür.

• Oyuncu krizi de yaşandı.

Evet. Oyuncu da değiştirdik. Bir uyum sorunu yaşadık aslında..

• O kısmını sormak istemedim. Projenin başına gelmeyen kalmadı anlamında söyledim.

Evet. Ama en başta senin dediğin çok önemli. Evet, biz üç arkadaş bir araya geldik ve isteklerimiz doğrultusunda iş yapıyoruz. Bize kimse karışmadı. En ufak bir müdahale gelmedi. Yani biz yoğurdu bildiğimiz gibi yedik.

• Oyuncular konusunda sormak isteyeceğim tek bir soru var, o kriz anında Berrak Tüzünataç kimin aklına geldi?

Şu anda net olarak telaffuz edemem ilk kimin aklına geldi ve önerdi ama, Berrak’ı şiddetle istemeyen bendim. En büyük muhalefeti ben yaptım. Hatta ben inatla karşı koyduğum için sete 2 gün geç geldi. Çekimler durdu. Berrak olmasın diye çok çaba gösterdim. Ve şimdi yüzüne de söylüyorum. Büyük gurur duyuyorum. Çok utandırdı beni. Çok akıllı, çok genç olmasına rağmen hırslı ve çok çalışkan. Hala günde 3-5 saat şive hocasıyla çalışıyor. Ortada gerçek bir başarı var ve Berrak bunu hak etti.

• Neden ısrarla muhalefet ettiniz?
Berrak’ı önceden tanıyordum. Hatta Berrak Makedonya’ya gelince “Beni sen istedin galiba?” dedi. “Bir tek ben istemedim”, dedim. Şaşırdı ama ben oyunculuk meselesini çok ciddiye alacağını düşünmüyordum,yanılmışım.

• Gerçekten çok başarılı. Benim bir önceki projede gördüğüm Berrak Tüzünataç’la, “Affedilmeyen’ dizisiydi sanıyorum, bugün gördüğüm oyuncu arasında büyük farklar var.

O dizinin son iki bölümünü de Tarkan Karlıdağ çekmişti, Tomris Hanımın ricası üzerine. Sanırım Tarkan orada gördü Berrak’taki potansiyeli ve o yüzden bize ısrar etti. Evet, hatırladım. Israrcı olan Tarkan’dı. Serdar, olumsuz değildi.

YÖNETMENE SAYGI DUYMAK LAZIMDIR, ÇOK BEĞENMİYORSAN DA GİDERSİN.
• Oyuncuların kapasitesini dikkate alarak mı rol yazıyorsunuz?
Evet. Çok önemli ve doğru bir yöntemdir bence. Oyuncularla konuşurum ve oyuncuya göre yazarım, fiziksel özelliğini de dikkate alırım. Bunun dışında rolü çok tarif etmem. Senaryolarımda sol tarafım ağır değildir, genellikle boştur.

Bir proje topallamaya başladı mı kabak önce senaristlere patlıyor.
Haklılar. Cünkü dizi filmde işin %80’i hikayedir sonra oyuncular gelir. Yönetmenin payı da büyüktür ama, kötü senaryoyu en iyi yönetmen nasıl düzeltsin? Ama hem hikaye iyi olacak, hem iyi yönetmen çekecek o zaman tadından yenmez. Senaryo kötüyse kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. O yüzden de kabak öncelikle senaristin başına patlamalı.

• Bir sahnenin sizin yazdığınız gibi çekilmediği olur mu?

Yönetmenlerle yorum farklılıklarından kaynaklanan farklılıklar olur. Senden farklı yorumlayabilirler yazdığın sahneyi.. Setin tek hakimi yönetmendir saygı duymak lazım. Zaten ben pratik bir adamım. İşin çözülmesinden yana tavır koyarım. İnsanlar haftada 6 gün, günde 18 saat ağır şartlarda çalışıyorlar. Mesela şöyle bir mekan bulamıyoruz, böylesi olur mu? diyorlar bazen. Olur elbette. Çözümcü olmak lazım. Bu anlamda titiz değilim. Ama dramaturji açısından büyük hatalar yapılıyorsa o zaman müdahale etmek gerekiyor. “Ben öyle düşünmemiştim, bu karakter böyle düşünülürse yanlış tarafa gider.” diye, müdahale ettiğim şeyler oluyor elbette. Olurdu. Elveda Rumeli’de olmadı.

• Sette bulunur musunuz ya da bölümü montajda görür müsünüz?

Setlerde mümkün olduğunca sık bulunmayı isterim, severim ve giderim. Hele bu son projede, devamlı setteyim. Bire bir konuşabilmek için. Görüş alabilmek için. Böyle besleniyorum aslında, bu alışverişi sık sık yaparım. Montaj aşamasına gelince şunu baştan kabul etmek gerekir ki, sahada işin patronu yönetmendir. Onun görüşüne saygı duymak gerekir. O yüzden o denli işin içine girmemek lazım. Çok yanlış yapıyorsa uyarırsın, anlatırsın. İkinci defa aynı şeyi yapıyorsa, ısrarcıysa o zaman senin orada durmanın da bir manası yok. Yönetmenle, senarist arasında bir görüş ayrılığı var, yönetmen de bildiğini okumak istiyor diyelim. Bu noktada yapılacak şey yapımcıya gidip, “ben yazmıyorum.” demektir. Doğrusu bu. Bu durumda savaşmaya gerek yoktur. Yapımcı der ki, “sen haklısın yaz” ya da “haksızsın yazma, güle güle” der. O kararı vermek yapımcının hakkıdır. İsterse herkesi kovar yapımcı olduğu için. Bu kadar basit. Sonuçta yönetmene saygı duymak lazımdır, çok beğenmiyorsan da gidersin. Ben o anlamda zor bir senarist değilim. Ama bu dediğin gibi şeyler olmadı mı? Oldu. Köpek’in bitme sebebi buna çok benzer bir sorundur. Reytingleri çok kötü değildi. Yönetmen ve senarist arasında anlaşmazlıklar vardı. Yapımcı, “Bu sorunu çözün yoksa diziyi bitireceğim!” dedi., biz de “bitir abi!” dedik. İş bitti.

acy1

BİR ARADA YAŞAMAK MIDIR HÜRRİYET YOKSA TEK BAŞINA YAŞAMAK MI?


• Elveda Rumeli’yi yazarken nasıl bir uyarlama yöntemi izlediniz?

Damdaki Kemancı, 1900’lerin hemen başında eski Rus İmparatorluğu’nda bir yahudi köyünde geçiyor. Etnik azınlık yahudiler, ruslar da baskın güç. Aralarında husumet var. Tevye’nin kızlarından biri ortodoksla evlenir. Tevye kızını evlatlıktan reddeder sonra da bir göç hikayesine bağlanır öykü. Ben bu hikayeyi Osmanlı’ya uyarlamaya karar verdim. En uygun zaman olarak da Balkan harbi öncesi yani 1800’lerin sonu, İttihat Terakki harekatının başladığı zaman diliminde karar kıldım... Osmanlı, o toprakları kaybetmeye başlayadığı için bir dönem etnik azınlık haline geliyor oralarda. Bunu Kerkük tarafına da uyarlayabilirdik. Ama Balkanları tercih ettik. Bu tarafın coğrafi olarak çalışma şartları kolay ve hikaye mana olarak daha çok oturuyor. Hikayeyi bu mantıkla uyarladım.

• Dizide tarihi hatalar yapıldığına dair eleştiriler oldu, uyarlamanın biçimiyle ilgili de eleştiriler aldınız. Hatta Ekşi Sözlük’te bir yorum vardı. Yorumun final cümlesi diyor ki, “bu ittihatci propagandasindan sonra kolayca çark edemiyeceksiniz siz zırt diye ortaya cikaracaginiz enver'i kötüleme- mustafa kemali yüceltme taraflarina, haberiniz olsun.”* Ne diyorsunuz bu konuda?
Evet, bir kesim bizi bu konuda eleştirdi. Abdülhamit’i çok kötü gösteriyorsunuz, ittihatçıları çok övüyorsunuz diye. Fakat benim hiç böyle bir hedefim olmadı. Bilmeyenler için de şöyle özetleyebilirim meseleyi. Projeye başlarken uyarlamanın teknik biçimini kararlaştırdıktan sonra İttihat Terakki Tarihi, Osmanlı Tarihi, Osmanlının Balkan Politikası, Büyük Devletlerin Balkan politikaları filan ne varsa okudum. Herşeyi okudum. Kendim de tarih okuduğum için tarihi karakterlerin ve tarihi durumların içinde bulunduğu mevkilere, pozisyonlara, olaylara göre biçimlendiğini biliyorum. Bana göre Abdülhamit önemli bir padişahtır. Kötülenecek bir adam değildir. Kötülenecek yönleri vardı ama, övülecek yanları da vardı. Geri çekilip baktığımız zaman, Osmanlı İmparatorluğu’nun ömrünü 25 sene uzatmış bir adamdır. Abdülhamit olmasaydı imparatorluk çok daha erken çökerdi. Ama o bir padişah. Ülkeyi kendi bildiği gibi kendi bakış açısıyla yönetirken yani ülkesini “korumak” isterken bir takım hatalar da yaptı. İtthatçılara baktığınız zaman cok büyük heyecanlarla kurulmuş genç bir örgüt. İlk kurulduğu yıllar ve bizim anlattığımız dönem idealist insanların bir araya geldiği genç bir örgüt. Ama zaman içinde güçleniyorlar. İttihat Terakki, 2. Meşrutiyetten sonra o kadar büyük hatalar yapıyor ki, İmparatorluğu derdest edip batırıyorlar. Çok heyecanlı iyi niyetli gençler ama iktidara hazır değiller, geldiklerinde de ellerine yüzlerine bulaştırıyorlar. Abdülhamit’in 30 senede verdiği zararın on mislini, 8-10 senede verip ülkeyi batıran bir örgüt. Benim anlattığım dönem 1897’de başladı, şimdi 1898 yılındayız. İttihat Terakki’nin yeni kurulduğu dönem. Dizinin 1. bölümünde Abdülhamit şöyle bir laf kullandı yaverine, “Bir arada yaşamak mıdır hürriyet, yoksa tek başına yaşamak mı? Ülkeyi bir arada tutmaya çalıştığını anlatıyordu. Ama ulusçuluk akımları başlamış. Herkes tek başına olmak istiyor, adam da tutmaya çalışıyor. Yani bugüne kadar olan meselede “o haklıdır bu haklıdır” diye bakmadık. Karakterler kendi bakış açılarını anlattı. Biraz tarih okumuş, Osmanlıyı önemseyen, Osmanlı İmparatorluğu’nun çok büyük ve önemli olduğunu bilen biri olarak, Abdülhamit’i kötülemek ancak zır cahilin yapabileceği bir şeydir derim. Bu düşünce biçimi çok yanlış öncelikle. Bu bir öykü. Bu öyküdeki söylemler de o karakterlere ait. İttihatçi bir adamın ağzından, padişaha söylenen bir fikir ve karşılığında da Abdülhamit’in bakış açısıyla gelen bir cevaptır. Bu benim, yapımcının, yönetmenin ya da kanalın söylemi değil. İkincisi Mustafa Kemal, Lise 2’de okuyor şu anda. Hikayemiz de 1898 yılında. Kim var başka? Kendisinden iki üst sınıfta Enver Paşa var, geçen sene mezun oldu. Talat var, Cemal var bir de Niyazi karakteri var.

• Bir dakika.. “Enver Paşa geçen sene mezun oldu” dediniz. Bu durumu böyle şizofrenik bir boyutta mı yaşıyorsunuz yazarken?
E, tabii.. İşin içine bu kadar girince böyle bir söylem ikilemi yaşamaya başlıyorsunuz. Hikayenin dışında durduğunuzu biliyorsunuz ama içindeymiş gibi konuşuyorsunuz. Oluyor böyle durumlar...

• Peki..
Daha açık anlatmaya çalışayım. Sezon başlarken bir kronoloji çıkarıyoruz. Osmanlı’da olanlar ve Balkanlar, Rusya, İngiltere, Almanya’da olanların dökümünü çıkarıyoruz. Bunun içinde bizim hikayeye denk gelen önemli bir hadise varsa, fon olarak kullanmaya çalışıyoruz. Geçen sezon Mustafa Kemal’le ilgili küçük bir anekdot kullandık. Çünkü zamanı denk düştü. Teselya Savaşı çıkmış, o da Lise 2 öğrencisi ve gönüllü olarak savaşa katılmak istiyor. Başvuruyor. Askeri okul öğrencisi olduğu için kabul etmiyorlar. Ömer Naci’yle birlikte kılık değiştirip sivil olarak başvuruyorlar. Tam cepheye gidecekleri sırada da öğretmenleri onları trene binerken görüyor, yaka paça indirip okula götürüyor. Zamanlama kronolojik olarak oturmuştu, kullandık. İttihatçıları kötülemeye başlayacaklar diyerek eleştirmek istiyorlarsa, ona daha çok var. Tarihsel olarak erken noktadayız. Dizi devam eder de, "Mustafa Kemal- İttihatçiler" meselesine gelebilirsek o noktada da “o haklı bu haklı” demeyeceğim kesinlikle. İttihatçilerin de, Abdülhamit gibi temel söylemi şu: "Bu adam kötü yönettiği için ülkedeki etnik unsurlar birbirine girdi imparatorluk parçalanıyor. Bunu yollayalım, biz gelirsek halkı kucaklarız, bütün etnik unsurlarla ve ülke huzur bulur.” Mustafa Kemal ise ulusalcı. Ulus Devlet modeli kurmak istiyor. Ve İttihatçi söylemin başarılı olmayacağını görüyor. Onun da tarihsel zekası buradan geliyor zaten. Bu süreçde İttihatçiler ve Abdülhamit aslında aynı fikirde ama ayrı noktalardalar. Son laf; Mustafa Kemal- İttihatçi ayrımına da girsek tarafgirlik yapmayız.

• Tarihi hatalar yapıldığı meselesine geri dönersek...
Dizine bir Tarih danışmanımız var. Kronolojik olarak tarih hatası yapmamız olanaksız. Geçen sene danışmanımız Yılmaz Karakoyunlu’ydu. Çok takıldığımız konulara o açıklık getiriyordu. Yani tarihsel hata yapmamız pek mümkün değil. Ama hata yapmadık mı? Yaptık. Bir mahkeme sahnesinde hata yaptık. O zamanlarda Osmanlıda mahkeme işleyişindeki bir detayı atlayarak hata yaptık. Ertesi gün de İstanbul Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi rektörü mesaj attı. “O zaman osmanlıda mahkeme içtihatı öyle değil, böyleydi.” diye. Hata yapılıyor. Ama büyük ve tarihsel hataların yapılması mümkün değil.


acy4


BU KADAR PARA KAZANMASAM YAZMAM. KAĞIDA ADIMI BİLE YAZMAM.
• Adam Film’in başka projeleri var mı?
Bir-iki proje daha var gündemimizde. Onları da yaptıktan sonra artık televizyona yazmam sanırım. 18 senedir bu işin içindeyim. Çok stresli bir iş. 5 sene, en fazla 10 sene sonra ben bu sektörde zaten yazamam. Arkadan gençler geliyorlar. Beğensen de beğenmesen de yeni bir nesil geliyor. Yeni bir kuşak geliyor, öteki kuşağı da itiyor. Doğal bir süreç bu. 50 yaşında hala haftalık dizi yazamam. Bu kadar hızlı gelişen bir ülkede, bu kadar genç nüfusun olduğu yerde o anın ihtiyacını algılayacaksın bunu proje haline getireceksin, üstelik de her hafta yazacaksın. Vakti gelince yerini senden daha genç olana bırakmak lazım. Ama teknikerlik farklı. Tv’de yönetmenlik biraz daha teknikerlik isteyen bir durum. Yönetmenler devam edebilir. Günde 16 saat süren setler devam etmezse, Türkiye’de yasalar yerleşirse, çalışma saatleri düzelirse belli bir yaşın üstündeki yönetmen de o tempoyu kaldırabilir hale gelebilir. Ancak senaristin herşeyin farkında olması lazım. İhtiyacın farkında olması eğilimleri anlayabilmesi, değerlendirip doğru temaları keşfedebilmesi, kendini hızla yenileyebilmesi lazım. Kuşak farkı tam olarak da bu demek aslında. Aksi halde nasılki Mtv de güncel şarkılar çalarken, Vh1’da hep nostalji şarkıları çalıyorsa sende onun gibi olursun . Bir tane güzel hikaye çıkarabilirsin, Tv klasiği olabilir ama bir süreklilik arz edemezsin.

• Sektörde ihtiyacı karşılamaya yönelik zorlama bir iş gücü yaratımı çabası var. Bu durum kaliteyi etkiliyor mu?
Sistem kötü işliyor. Yönetmen için kötü işliyor, oyuncu için kötü işliyor, teknik ekip için kötü işliyor… Çok acımasız bir düzende işliyor. Bunları düzeltmeden gerisini düzeltmek mümkün değil. Düzenli para alamıyorlar. Sosyal güvence yok. Ama bu üretim fazlası için asıl baskı kanal ve reklam verenden kaynaklanıyor. Reklam veren eli kuvvetli olduğu için pazarlığı iyi yapıyor, fiyatları düşürüyor. Kanal da o dizinin parasını çıkarmak için uzun süre istiyor. 4 kuşak reklam girsin ve masrafını çıkarsın istiyor. Çıkarmadığı zaman da sana güle güle diyor.

• Yazan adam kalitesizliği de şartlar düzelirse geçecek mi yani? Gelen, gideni aratmıyor mu?
Evet, yeni gelen gençler çoğunlukla iyi değiller. Yazmak çok kolay bir iş değil. Çünkü yazmak, insanın kendini de yetiştirmesiyle ilgili. Günde 15 kişi başvuruyor bize senaryo yazarı olmak için. Aralarında 3-5 kitap yazmış insanlar da var. Ama bu iki uçlu bir durum. Bir sezonda 100 tane dizi başlayacaksa ve birine “gel sen yaz” diyorsan o adamcağız da yazıyorsa, suçun büyüğü onun değil. “Gel yaz” demişler. Sen daha önce ne yazdın, birikimin ne, ne kadar yazabilirsin bunu kimse bilmiyor ki? Ama sistem değişirse yapımcı daha seçici olabilir bu konuda. Sezon başlarken bütün yapım şirketlerinde ve kanallarda bir hareketlilik başlıyor. Oyuncu seçimi yaparken bile spesifik bir tercihin olamıyorken, yazan adam konusunda bu seçimi yapmak daha da karmaşık ve zor elbette.

• Sinema için yazmayı düşünüyor musunuz?
Hem yazmayı hem çekmeyi düşünüyorum. Yapabilir miyim, bilmiyorum. Sebebi de basit. Ben yazdığım işleri ekranda izlemiyorum. Çünkü kafamda bir hayal kuruyorum o hayali de kagıda döküyorum karşılaştığım şeyin de o hale çok uygun olmayacağın biliyorum. Ona bakarsam o beni olumsuz etkiler. 2 sebeple etkileyebilir. Bu tür sahneleri çekemiyorlar, yazmayayım diyerek kendine oto sansür uygulamaya başlıyorsun. Oto kontrol devreye giriyor. Ona mani olmak istiyorum. Içsel sebebim de kendi kafamın içindeki hayalin içinde yaşamak daha çok hoşuma gidiyor. Bunun tek bir çözümü var. kendin yaz hikayeni, kendin çek. O zaman kendi hayalini kendin becerebiliyor musun beceremiyor musun o ortaya çıkacak. Tek ihtiyacım o. Sinemayı çok sevdiğimden değil. Yazdığım hayali gerçekletirebilecek miyim, görmek istiyorum. Yazmayı da çok sevmiyorum. Hatta hiç sevmiyorum. Bu kadar para kazanmasam yazmam. Kağıda bile adımı yazmam. Ben hikaye kurmayı seviyorum. Kafamda hikaye oluşturmayı çok seviyorum. O sevdiğim hikayelerin de sinema olarak yapılması hoşuma gider ama kendim yapmak istiyorum.

VEDA ZAMANI
İnce bir diş ağrısına rağmen kestirmeye girmeden, oflayıp puflamadan sabırla sorularımı cevaplıyor. Telefonu durmaksızın çalıyor ama nezaketle geri çeviriyor aramaları, açmıyor bile. Yoğun olduğu, bana ayırdığı her dakikayı işinden çaldığını bildiğimden lafı toparlıyorum. Söyleşiyi kabul ettiği için teşekkür edip, sohbeti bitiriyorum. Yorulmuşum.


.


.

® Cihangir, Kasım 2008


.

Fotoğraflar: Vedat Ozan


.


.
* İlgili yorum Ekşi Sözlük yazarı "ladyshallot"un entarisinden kendisinin de izniyle alıntılanmıştır.

.


Ana Sayfaya Dön