27 Kasım 2008 Perşembe

Mahinur Ergun: Öldüğüm Ülkeden Mektuplar!


Uykuya yenilmemiş kahraman bünyeme bu kez ağır geliyor taksi şoförünün anlattıkları. Oysa her zaman dinlerim, baba mesleğimin mensuplarını can kulağıyla. Bu kez dikkatimi veremiyorum. Beşiktaş’a doğru kıvrıldığımızda trafikle burun buruna geliyoruz, sabahın bu erken saatinde. Sigara içmek için izin istiyorum, biraz da radyonun sesini kısmasını. Kabalık etmemek için anlattıklarını dinler gibi görünüyorum. O arabasını geceleri teslim ettiği şoförün başından geçen küçük kazayı anlatıyor, ısrarlı. Çamaşır ipine mandalla bağlanmış bir uçurtma gibi koca şehrin sınırları içinde filizlenen o küçük şehirlerden birine doğru gidiyorum. Günlerden cumartesi. Mevsim kış başı. Hava dokunsan ağlayacak. Trafik kara bir canavar gibi peşimizde, buluşma saatimize yarım saat var.

Esnaf, kapı önü sulama törenlerine yeni başlamış. Sora sora buluşacagımız Café’yi buluyorum. Gözlerimde uykusuz gecenin soğukluğu var. Kafam pek normal çalışmıyor, bu sebeple olmalı. Büründüğüm öykü avcısı halimden sıyrılmaya çalışarak ıslak merdivenleri adımlıyorum. Kapının önüne çıkardıkları şık bambu oturma takımları boş. İçerisi de boş sayılır. Cam kenarına yakın iki kişilik bir masada gazete okuyan bir kadın ve servis kapısına yakın oturarak bilgisayarıyla haşır neşir olan genç bir adamdan başka hiçkimse yok ortalıkta. Boş masalardan bir tanesine oturup, yerleşiyorum. Bir sigara daha yakıyorum ve “10 dakika gecikebilirim.” mesajıma rağmen 15 dakika erken geldiğimi haber vermek için telefonuma uzandığım anda adımı duyuyorum. Pencere kenarında oturup gazetesini okuyan kadın bana gülümsüyor. Ne hoş bir merhaba. Böyle hayal etmemiştim. Erkenden buluşma yerine gidecek, çayımı yudumlarken kapıdan onun girişini tahmin edecektim. Yerleştiğim masadan aceleyle toparlanıyorum. Oynadığım bütün tahmin oyunlarını kaybettiğimi biliyorum. “Merdivenlerden çıkarken gördüğümde anladım sen olduğunu” diyor elini uzatırken, gülümsüyorum.

Bizi bir araya getiren tesadüfü düşünüyorum. Blogda yazdığım “Son Bahar” yazısına blog okuru Ninova’dan gelen bir yoruma cevap yazarak, “en iyisi bir söyleşi talebinde bulunup kendisine sorayım” demiştim. Ertesi gün çalan telefonumdaki ses, en taze dostumun sesiydi ve “Mahinur’la söyleşi yapmak istiyormuşsun. Kabul ediyor. Telefonunu veriyorum, not et.” demişti. Kayıt düğmesine basmadan çok önce söyleşmeye başladığımızı fark ediyorum. İzin isteyip telefonumun ses kayıt tuşuna basıyorum. Sonradan telefonumun kitleneceğini, kayıtların uçup gideceğini, iki saatlik konuşmadan ve sohbetten zihnimde kalanları kâr sayacağımı o anda bilmiyorum. Kahve içiyor, çay içiyorum. İkimiz de sigara içiyoruz. Bu söyleşinin çok yerinde, benim yaktığım her sigarayı takip ederek onun da sigara yaktığını görüp, tuhaf bir sorumluluk hissediyorum. Daha az sigara içmeyi deniyorum. Beceremiyorum. Lafı döndürüp, dolaştırıp “az görünür” olma haline getiriyorum.

“Görünmeyi sevmiyorum. Basından hep uzak durdum. Aramızda sorun olduğu için değil. Aksine birbirimizi çok severiz. Ama ortalıkta olunca ilgi insanı aptallaştırıyor. Kendine başkalarının gözüyle dışarıdan bakmaya başlıyorsun. Algın bozulmaya başlıyor. Çok iyi bildiğin “kendin ” bilgisine saçma sapan eklemeler yapmaya başlıyorsun. Öyle olduğuna inanıyorum. Fazla şaşkın bakmanı sağlıyorlar kendine ve kendini sindirme ihtimalini yok ediyor. Böyle iyiyim. Birkaç röportajım vardır. Onların dışında senelerdir basınla hiç konuşmadım.”

.


Devamını Buyrun Buradan Okuyun!



.
® İstanbul, kasım 2008


.

Fotoğraflar Mahinur Ergun'un özel arşivinden alınmıştır.


.