27 Kasım 2008 Perşembe

Mahinur Ergun: Öldüğüm Ülkeden Mektuplar!


Uykuya yenilmemiş kahraman bünyeme bu kez ağır geliyor taksi şoförünün anlattıkları. Oysa her zaman dinlerim, baba mesleğimin mensuplarını can kulağıyla. Bu kez dikkatimi veremiyorum. Beşiktaş’a doğru kıvrıldığımızda trafikle burun buruna geliyoruz, sabahın bu erken saatinde. Sigara içmek için izin istiyorum, biraz da radyonun sesini kısmasını. Kabalık etmemek için anlattıklarını dinler gibi görünüyorum. O arabasını geceleri teslim ettiği şoförün başından geçen küçük kazayı anlatıyor, ısrarlı. Çamaşır ipine mandalla bağlanmış bir uçurtma gibi koca şehrin sınırları içinde filizlenen o küçük şehirlerden birine doğru gidiyorum. Günlerden cumartesi. Mevsim kış başı. Hava dokunsan ağlayacak. Trafik kara bir canavar gibi peşimizde, buluşma saatimize yarım saat var.

Esnaf, kapı önü sulama törenlerine yeni başlamış. Sora sora buluşacagımız Café’yi buluyorum. Gözlerimde uykusuz gecenin soğukluğu var. Kafam pek normal çalışmıyor, bu sebeple olmalı. Büründüğüm öykü avcısı halimden sıyrılmaya çalışarak ıslak merdivenleri adımlıyorum. Kapının önüne çıkardıkları şık bambu oturma takımları boş. İçerisi de boş sayılır. Cam kenarına yakın iki kişilik bir masada gazete okuyan bir kadın ve servis kapısına yakın oturarak bilgisayarıyla haşır neşir olan genç bir adamdan başka hiçkimse yok ortalıkta. Boş masalardan bir tanesine oturup, yerleşiyorum. Bir sigara daha yakıyorum ve “10 dakika gecikebilirim.” mesajıma rağmen 15 dakika erken geldiğimi haber vermek için telefonuma uzandığım anda adımı duyuyorum. Pencere kenarında oturup gazetesini okuyan kadın bana gülümsüyor. Ne hoş bir merhaba. Böyle hayal etmemiştim. Erkenden buluşma yerine gidecek, çayımı yudumlarken kapıdan onun girişini tahmin edecektim. Yerleştiğim masadan aceleyle toparlanıyorum. Oynadığım bütün tahmin oyunlarını kaybettiğimi biliyorum. “Merdivenlerden çıkarken gördüğümde anladım sen olduğunu” diyor elini uzatırken, gülümsüyorum.

Bizi bir araya getiren tesadüfü düşünüyorum. Blogda yazdığım “Son Bahar” yazısına blog okuru Ninova’dan gelen bir yoruma cevap yazarak, “en iyisi bir söyleşi talebinde bulunup kendisine sorayım” demiştim. Ertesi gün çalan telefonumdaki ses, en taze dostumun sesiydi ve “Mahinur’la söyleşi yapmak istiyormuşsun. Kabul ediyor. Telefonunu veriyorum, not et.” demişti. Kayıt düğmesine basmadan çok önce söyleşmeye başladığımızı fark ediyorum. İzin isteyip telefonumun ses kayıt tuşuna basıyorum. Sonradan telefonumun kitleneceğini, kayıtların uçup gideceğini, iki saatlik konuşmadan ve sohbetten zihnimde kalanları kâr sayacağımı o anda bilmiyorum. Kahve içiyor, çay içiyorum. İkimiz de sigara içiyoruz. Bu söyleşinin çok yerinde, benim yaktığım her sigarayı takip ederek onun da sigara yaktığını görüp, tuhaf bir sorumluluk hissediyorum. Daha az sigara içmeyi deniyorum. Beceremiyorum. Lafı döndürüp, dolaştırıp “az görünür” olma haline getiriyorum.

“Görünmeyi sevmiyorum. Basından hep uzak durdum. Aramızda sorun olduğu için değil. Aksine birbirimizi çok severiz. Ama ortalıkta olunca ilgi insanı aptallaştırıyor. Kendine başkalarının gözüyle dışarıdan bakmaya başlıyorsun. Algın bozulmaya başlıyor. Çok iyi bildiğin “kendin ” bilgisine saçma sapan eklemeler yapmaya başlıyorsun. Öyle olduğuna inanıyorum. Fazla şaşkın bakmanı sağlıyorlar kendine ve kendini sindirme ihtimalini yok ediyor. Böyle iyiyim. Birkaç röportajım vardır. Onların dışında senelerdir basınla hiç konuşmadım.”

.


Devamını Buyrun Buradan Okuyun!



.
® İstanbul, kasım 2008


.

Fotoğraflar Mahinur Ergun'un özel arşivinden alınmıştır.


.

Mahinur Ergun: Öldüğüm Ülkeden Mektuplar!


HER AY BİR KISA FİLM ÇEKİYORDUK. YAZDIKLARIMIZI ÇEKİP SONRA DA EVDE GALASINI YAPARDIK.


Mahinur Ergun’un mesleğe başlama hikayesini dinlerken ister istemez bu sektöre yeni giren genç insanların yılgın hikayelerini hatırlıyorum. “Ne istediğini bilmek”… Bu cümle onun ağzından çıkan sözcükleri bir araya getirince yeniden şekilleniyor hatta renk değiştiriyor. Sancısını, neşesini, edindiği melodileri, sokağın çağrısını nicedir parmak ucunda gezdiriyor, biz de tadına bakıyoruz. Her saniyesini deneyime çevirmiş, umutsuzluk yerine ilham veren bir hayat hikayesi dinliyorum. Kıyıda boş bulduğu bir kayığa atlayıp, tek başına yine, olanca narinliğiyle ama güçlü çekerek kürekleri uzaklaşıyor öyküsü benzerlerinden.

“Ankara’da okudum. Okulu bitirdim, istanbul’a geldim. En kolay reklam sektöründe öğreniliyordu bu işin mutfağı, hemen bir reklam ajansında iş buldum. Pars McCann’de çalışmaya başladım. O zamanlar küçük bir grubumuz vardı. Hepimiz başka işlerde çalışıp para kazanıp sonra da senaryo yazıp, kısa filmler çekiyorduk. Çok güzel bir ekiptik. Her ay bir kısa film çekiyorduk. Yazdıklarımızı çekip sonra da evde galasını yapardık . Her biri çok iyi yerlerde şimdi o ekibin üyelerinin. Sonra biz ekipçe Sinan Çetin’le çalışmaya başladık. Ben asistanıydım. Önce senaryo yazıldı. Benim için birkaç okula bedel bir dönemdi o deneyimi yaşamak. Sinan müthiş bir hocadır. Sonra uçsuz bucaksız bir tuz çölüne çekime gittik. Büyülü bir zamandı. İlk kez orada ‘bir dakika dedim’ kendi kendime, bu işin ne kadar ağır ve meşakkatli olduğunu gördüm. Reklam dünyasının şartlarıyla, sinemanın şartları o zaman çok farklıydı. Reklamın imkanları, bütçesi, olanakları sinemada yoktu. Fakat sinemada da hiçbir değer birimiyle ölçülemeyecek bir insan emeği vardı. Yeşilçam geleneği. Şartlar çok ağır. O zaman da her zorluk insanın sabrı, fedakarlığı ve gücüyle aşılıyor. Durdum. Gidip hemen film yapmalıyım duygusu yerleşti içime. Setten kaçıp kısa asistanlığıma son verdim. Video filmler furyası vardı. Reklam piyasasında çalışıp ilk filmim için biraz para biriktirmiştim. Sinan’ın yardımıyla kadroyu kurdum. Oyuncuları ikna etmeme yardım etti. Görüntü yönetmenim Uğur İçbak’tı. Uğur 2. sınıfta öğrenciydi o zaman. Filme başladık ve iki gün sonra para bitti.! Kaldık ortada. Set durdu. Bir çıkış yolu bulmam lazım. Atıf Yılmaz geldi aklıma. O zaman bir yapım şirketi var Atıf Bey’in ve video filmler pazarlıyor. Fakat ben hiç tanışmamışım Atıf Yılmaz’la aksi gibi tanıyan birilerini de tanımıyorum. Kalktım, adresi bulup ofisine gittim. Oturdum karşısına. “Ben iyi bir yönetmenim ve iyi bir film çekiyorum. Param bitti. Set durdu. Siz de yönetmensiniz bu durumu en iyi siz anlarsınız. Filmimi alın” dedim. Şöyle bir baktı bana sonra ortağını çağırdı. ‘Cengiz’ dedi, ‘bu film iyi bir film olacağa benziyor. Bunu alalım, hemen de listeye koyalım.’ dedi. Anlayacağın, rahmetli de deliydi biraz benim gibi. Bir yandan da gözümün içine bakıyor, ‘ iyi bir film olacak değil mi?’ der gibi. Bitmemiş bir filmi aldılar. Bitmemiş bir filmi sattım. Karşılığında çekler aldım. Sete gittim. ‘Filmi sattım’ dedim, başladık. Tabi çekler vadeli. Para var sayılmaz.. Tanıdıkların evinde, bizim evde çekiyoruz. Oyuncular benim mutfakta makarna falan yapıyor. O küçük video film bana 35 mm. filmlerime yatırım yapacak prodüktörleri getirdi. Önce Gece Dansı Tutsakları, sonra ”Med Cezir Manzaraları”nı ve ardından Ay Vakti..."

Med Cezir Manzaraları… Eskilere, en eskileri gidip hatırlamaya çalışıyorum. Ankara Film Şenliği'nde En iyi film seçilen, Mahinur Ergun’a En İyi Yönetmen, Zuhal Olcay’a En İyi Kadın Oyuncu, Kadir İnanır’a ise En iyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandıran film. Sene 1989... O yıllar için cesur bir senaryo, riskli oyuncu seçimi ama iyi sonuç… Aynı yıl, Roger Donaldson’un çektiği, Kevin Costner ve Sean Young’un başrollerini paylaştığı efsane film, “NoWay Out” vizyona girmiş. Benim ise karmakarışık zamanlarım… Usulünce söylenen bir eski zaman şarkısı gibi, hayat hikayesini anlatan efsunlu sesini dinliyorum. Kayıt aletini kapatıp, bu söyleşiyi bitirip, hiç kimseye anlatmadığımı bir çırpıda anlatıp, hiç susmadan, ne varsa bana ait önüne sermek istiyorum. Ve itiraf etmeliyim, en az iki kez hayat hikayemi anlatmanın kıyısından dönüyorum. Sözcükler ipi kesilmiş balonlar gibi uçuşuyor. Sonra da tütsü dumanlarına benzeyen kendi patikalarının içinden yürüyüp kendi izlerinden uzaklaşıyorlar. Onlar gitgide uzaklaşırken, siz bıraktıkları bu renkli izlerin peşinde tıknefes oluyorsunuz.

“Sonra bir televizyon kanalının tanıtım bölümünde çalışmaya başladım. Tanıtım çekip, para kazanıyorum. Boş zamanlarımda da senaryo yazıyorum yeni filmlerim için. Senelerce bu tempoda çalıştım. Bulduğum her boş anımda senaryo yazardım. Bir gün jenerik tasarımı yapan bir arkadaşım “seni biriyle tanıştırmak istiyorum birbirinize çok benziyorsunuz” dedi .Ve Tomris Giritlioğlu ile tanıştırdı. Tanıştık. Gerçekten de çok sevdik birbirimizi. Çok da iyi arkadaş olduk. Ağlayarak birbirimizin ilk filmlerini falan izledik. Bir araya geldiğimizde, sohbetlerimizde hep birlikte bir şeyler yapalım diyorduk. Sonra bir proje oluşmaya başladı kafamızda yavaş yavaş. Tomris o zamanlar Trt’deydi. Gümüşlük’te bir sokak var. Adı, ‘balık tutan şaşı kedi çıkmazı’. Bir tatilde Tomris’le o sokaktan her geçişimizde adına bakıp, gülüşmüştük. “Şaşıfelek Çıkmazı” adı da böyle çıktı. Hem yazıp, hem yönetiyordum. Çok güzel bir işti. Şu anda o kadroyu yeniden kurmaya kalksan, bütçe yetmez.

• Üzerinden o kadar zaman geçmesine rağmen unutulmamış hatta ciddi fanatikleri olan bir proje Şaşıfelek Çıkmazı, yeniden çekilemez mi?
Bir kere yeniden yapmaya çalıştılar. Hatta bana “günlük dizi” olarak geldi teklif ama cast o kadar pahalıydı ki artık, bir araya getiremediler. Yeni bir oyuncu kadrosuyla da çok doğru olmayacaktı. Bazen düşünüyoruz, Fikret Kuşkan’la konuşuyoruz. Yeniden başlamışız. Cesur büyümüş, çoluk çocuğa karışmış ama hala aynı deli Cesur. Fakat Şaşıfelek Çıkmazı bugün için yeniden çalışacak bir hikaye değil gibi geliyor bana. Belki de yapılsa bugün sevilmez. Her çağın yeni halleri var. O zaman insanların ihtiyacı, özlemi o kalabalık aileyi, aile fertlerinin birbirine kenetlenişini, o dayanışmayı görmekti. Şimdi ihtiyaçlar çok farklılaştı.

ESAS OLAN İNSANLARIN KENDİNE OLAN İNANCIDIR.

Birlikte çalışırken inandığınız insanlara zamanla çok bağlandığınız ve onların önünü açacak imkanlar yaratmaktan çekinmediğiniz anlatılır. Şaşıfelek Çıkmazı’nda bir yerden sonra Çağan Irmak’a sahne değil bölüm bile çektirdiğiniz anlatılır, doğru mu?
Çağan çok çalışkandır. Tanıdığım en çalışkan insanlardan biridir. Durmadan yazardı. Yazdıklarını okuturdu. Zorla hatta. Birini okumayı bitirmeden başka bir şey yazar verirdi. Bu kadar çalışkan ve istekli birine destek olmak gerekir. Piyasada yönetmen olabilmek için belli bir deneyim sahibi olmak ön şart olarak getiriliyor. Nasıl deneyim kazanacak genç insanlar? Bölüm çekerek elbette. Numaradan ateşlenirsin işe gelemezsin ve asistanın o gün çekim yapar! Böylece yapımcıya gösterebilecek sahneleri olur. Çağan bir süre benimle asistan olarak çalıştı ve son dönem onüç bölüm sanıyorum, yazar- yönetmen olarak götürdük. Birkaç tane böyle şu anda çok iyi yönetmen olan asistanım oldu. Destek vermekle ne kadar haklı olduğum da ortaya çıktı. Asmalı Konak’ta “horoz konağa bakar ve çok sinirli öter..” yazdığımda ve yayında bunu inanılmaz bir doğrulukla çektiğini gördüğümde acaip sevinirdim. Senaryomun bir damlasını ziyan etmezdi. Şu da çok önemli, ne olacak ki ben herkesin önünü açarım imkanım varsa günümün yarısı onun bunun için uğraşmakla geçer ama bir işi almak isteyen kendisi alır aslında. Esas olan insanların kendine olan inancıdır. Bu inançtır insanların yollarını açan, yeni yollar açan. Sen ne yapsan boş. Gerisini getirmek önemli. Sadece çalıştığım insanlara değil yazdığım karakterlere de bağlanırım ben. Çok sevdiğim karakteri öldürmem gerektiğinde sarsılırım.

Bir projenin başarılı olabilmesinde en büyük payın hikaye ve senaryoya ait olduğu söylenir. Sonra oyuncu ve yönetmen gelir diyorlar, katılıyor musunuz bu sıralamaya?
Katılmıyorum. Herkesin payı çok eşit oranlardadır bence. Sadece bu saydıkların değil yapım kalitesi de çok önemli. Mesela kadroyu oluştururken yani oyuncu seçiminde senaristin de, yönetmenin de oyu oluyor. Ama bazen de günlük akış içinde senin hiç haberin olmadan bir oyuncu seçimi yapılması gerekiyor. İşte o noktada aynı yerden baktığın insanlarla calışmak lazım. Aynı rengi seven insanların bir arada çalışmasında fayda vardır. Aksi halde düzey farkı olmaya başlıyor ve inandırıcılık kopuyor. Bir projenin sağlıklı sürebilmesi için bütün öğelere düşen payın çok eşit yüzdelerle dağılması gerektiğine inanıyorum. İyi yönetmen kötü yönetmen, iyi yapımcı kötü yapımcı, her türlü bileşimi yaşadıktan sonra söylüyorum ki, bütün ayaklar düzgün olduğu zaman çok iyi işler çıkıyor. Mesela hikayede kötü bir yönetim olduğu zaman anlam çıkmaz. Çünkü yönetmen sizin hikayenizi görsel olarak tekrar yazıyor. Eksik yazdığı zaman ya da başka türlü yazdığı zaman, oradaki bir cümleyi başka türlü yorumladığı zaman, sahnenin gerçeklik duygusu kayar. Işık yanlışsa, o ana uymayan bir mekan seçilmişse ya da bir sahne yazdın ama kötü bir müzik koydularsa, o sahnenin bütün büyüsü çöker. Çok başımıza geldi. Müziği değiştirdik mesela ve bambaşka bir durum oldu. Jenerikten itibaren başlıyor bu iş. İnsanların birbirinin ciğerini bilmesi lazım. Birbirleriyle rahat iletişim kurabilecek, takım ruhu taşıyan insanlar lazım. Ekip olabilmek o kadar önemli ki. Öfkeyi, alınganlığı, küsmeleri, ‘ben yaptım’ gibi söylemleri asla kaldırmaz bu iş. Omuz omuza gitmek lazım. Karmaşa ve huzursuzluk kapıdan girdiği anda biter o iş. Hikaye,yönetmen, oyuncular herkesin payı bana göre eşit. Hatta hepsinin arasında mükemmel bir uyum ve anlaşma olmalı. Ancak o zaman güzel bir iş çıkabilir. İyi hikaye olacak, iyi bir senaryo yazılacak, iyi oyunculardan kadro kurulacak ve iyi bir yönetmen çekecek ancak o zaman unutulmaz iş sınıfına girer bir proje.

Oyuncular size karakterlerinin hikayedeki paylarını, geleceğini soruyorlar mı?
Kibarca soruyorlar elbette, beni görürlerse. Haklılar da sormakta. Çünkü biz insanlara 30 bölümlük öyküler verip davet etmiyoruz projelerimize. En fazla 3 bölüm okumuş ve kalanını da ağızdan dinlemiş oluyorlar ve merak ediyorlar. Yazarken çeşitli virajlar alınıyor. Reytingden geliyor bu viraj, yapımdan geliyor, kanaldan geliyor. Oyuncunun güvenli olma hali sarsılıyor bazen. Ne oluyorum diyor ve soruyor. O zaman anlatıyorsun, biliyorsan. Bazen bilmiyorsun o zaman atıyorsun. Bazen ona anlatırken yazıyorsun. Aklına bir şey geliyor ya da oyuncu iyi bir fikir veriyor. Eskiden çok yapardım. Hem yazıp, hem yönetirken neredeyse bölümü sette yazıyoruz gibi olurdu. Çünkü herkes kendine uzun zaman ayırıyor, sen herkese zaman ayırıyorsun. Oyuncuların kendi karakterleri hakkında ne düşündüklerini bilmek iyi bir malzemedir senarist için. Halen bazen yapıyoruz, ne istiyorsunuz hadi anlatın diyoruz.

Devamlı çalıştığınız bir yazar grubu var mı, hep aynı ekiple mi yazıyorsunuz? Değişik yazarlarla birlikte yazıyorum. Çok uzun zamandır yazdığım için epey değişik yazarlarla yazdım. Kızımla yazıyorum zaman zaman. Ekibin en değişmez parçası Deniz Ergun aslında. Ama Deniz yönetmen oldu. Onunla Limon Ağacı’nda yazar yönetmen olarak çalıştık mesela. Ama arada çalıyorum onu ve birlikte yazıyoruz.

SENARİST, EDEBİYATÇI, SİNEMACI BUNLAR CİNSİYETSİZ İNSANLAR

Kadın yazar / erkek yazar ayrımına nasıl bakıyorsunuz?
Bence bir kitap kapağında, sinema filminin ya da dizinin jeneriğinde adı yazmasa onu kadın mı, erkek mi yazmış hatta Çinli mi, Türk mü yazmış bilemezsin. Belli bir kalitenin üzerindeki işlerde bu ayrıma varılamaz. Senarist, edebiyatçı, sinemacı bunlar cinsiyetsiz insanlar. Daha özel bir şekilde hayata bakan ve üreten insanlar. Başka bir boyutta üretiyorlar. Onların izini süremezsin. Elbette maço erkek ya da yapışkan duygusal kadın ürünleri de var ama belli bir seviyenin üzerinde üretilmiş kalbur üstü işlerde bu izi süremezsin. Ben süremiyorum, en azından öyle söyleyeyim.

Şu anda sürenler dışında yeni projeler var mı gündeminizde?
Tomris Giritlioğlu için yazdığım bir uyarlama senaryo var. Kül ve Ateş. O yayına girecek Şubat’ta. Benim bir projem var. Biraz Şaşıfelek tadında. Görüşmeleri sürüyor. En son Tudors’u izledim ve çok beğendim. Bizim Osmanlı saraylarını yazsak her halde çok sevilirdi diye düşünüyorum, zaman zaman. Sarayların soğukluğunu filan yazacaksın. Büyük ve soğuktur ya.. Büyük bütçeler lazım tabii. Ben televizyonda bu tür hikayeler görmek isterim. Trt yapabilir bu tür büyük prodüksiyonları mesela. Yapsa, bütün dünyaya satabilir. Herkes izler. Büyük düşünüp girilmesi lazım aslında. Dünya çapında yapılan bir iş niye satılmasın?

Dönem hikayesi seviliyor ama çoğunlukla ‘sesli tarih romanı’ izleme eğilimi var bizim seyircimizde..
Bu korku perdesi ortadan kalkarsa, geçmişimizden korkmak yerine, bize sunulandan başka bir şeyler de olmuş olabileceği gerçeğini kabullenirsek eğer, o zaman dönem hikayelerine daha ilgiyle ve keyifle bakmak mümkün olacaktır diye umut ediyorum.

Sinema filmi çekecek misiniz?
Evet. Kendi filmimi yapacağım. Üzerinde çalıştığım bir senaryo var. Adı “Öldüğüm Ülkeden Mektuplar” Durmadan yazıyorum, bozuyorum. Bitti dediğim anda filmimi çekeceğim.

Son Bahar’ı neden devraldınız ve bıraktınız? Bu soru aynı zamanda sizinle beni de buluşturan tılsımlı bir soru biliyorsunuz…
Faruk Turgut çok eski dostum ve o benden bir şey isterse yaparım. Ben de bir şey istersem o yapar. Birlikte çok sayıda iş yaptık. Bazen bir proje başlarken ben dolu oluyorum, sonra şartlar değişiyor. Bırakmadım, ara verdim birkaç bölüm sonra tekrar devam edeceğim. İşlerim vardı. Şirketin oluşturduğu bir ekip sürdürdü. Ocak tatilinde yeni döneme yeni öyküler yazıp yola devam edeceğiz.

Nelerden besleniyorsunuz?
Bir kere çok film izlerim. Durmadan film izlerim. Film festivallerini mutlaka takip ederim. Festivaller müthiş bir kaynak. 20 günlük bir festivalde 50 tane yönetmen tanıyorsun. Bir seansa gidiyorsun ve mükemmel bir yorum, yeni bir bakış yakalıyorsun. Çok kitap okurum. Mesela Paul Auster ne yazarsa okurum. Dönem dönem taktığım yazarlar, yönetmenler olur. O kadar çok okuyup, film izliyorum ki, bir ara unutmamak için sinema defteri tutmaya başladım. Not alıyordum yönetmenlerin isimlerini filan sonra bıkıp bıraktım. Bir yazarın bütün eserlerini toplu olarak okumayı severim. En son Mario Levi’nin bütün kitaplarını aldım ve okudum. İhsan Oktay Anar mesela, becerebilsem onları sinemaya çekmek isterdim.

Tıkandığınız, hikaye üretemediğiniz anlar oluyor mu yazarken, o anlarla nasıl başa çıkıyorsunuz?
Sürekli oluyor. Olmaz mı? Atlıyorsun o kısmını, başka bir öyküye dalıyorsun. Etrafında dolaşıyorsun bir süre. Bazen sonundan başına doğru gelmek faydalı olur. Nereye varacağını bilmek iyi oluyor. Sinema için yazarken daha kolay tabii bunu aşmak. Çok uzun zaman ayırabiliyorsun. Yeterince süren var. Bazen bırakırsın, bir ay sonra döner yeni bir gözle, beslenmiş olarak oturur yeniden yazarsın. Ama televizyona yazarken mümkün değil bu süreleri kullanmak. Neticede haftalık bölüm yetiştiriyorsun. Bu sebeple dizi yazma sürecinde hastalıklı bir hayatın oluyor. Sende olan herşeyi veriyorsun, döküyorsun sende bir şey kalmıyor. O yüzden de sporcu gibi, durmadan egzersiz yapmak lazım. Koşucu gibi, antremanı bıraktın mı o mesafeyi rahat alamazsın. Nefes açar gibi zihnini durmadan çalışır halde tutman lazım. Beyin faaliyetini bıraktın mı, yazamıyorsun. Son on senedir eskiye oranla birazcık daha rahatım. Belli günler ayırdım kendime yoksa hayata zaman kalmıyor. Haftanın belli günleri yazıyorum. Çok az uyuyorum. Sabah çok erken kalkıyorum. Saat altı dedin mi ayaktayımdır. Öğlen oldu mu bir sürü işimi bitirmiş olurum. En zor kısmı bu. Tıkanıyoruz elbette. Yazamıyoruz. Bu tıkanıklığı aşamazsak, o zaman beni de işten kovuyorlar zaten ..

Gülüyoruz. Başlangıcından, son anına kadar gülümseyen çok neşeli bir söyleşi oluyor. Paha biçilemez bir neşesi var sohbet ortaklığının. Güneşli bir havada sırt üstü çimenlere uzanıp geçen bulutlara isim takmak isteyebilirsiniz birlikte. Sohbet ederken, uzun zamandır tanıdığınız, çok samimi olduğunuz, her sırrınızı bilen bir arkadaşınızmış gibi yakınlaşmanıza izin veriyor Mahinur Ergun. Tehlikeli bir izin bu. Yani ön şartsız teslim ediyor samimiyet ipini elinize de, siz ister boynunuza geçirirsiniz, ister belinize bağlarsınız, seçiminize hiç karışmıyor.

Ne yazık ki söyleşiyi fotoğraflarla süsleyemeyeceğim. Kimliğime dair yaptığımız anlaşmanın bir diğer maddesi de “fotoğraf” konusuydu. Poz vermeyi sevmediğini söylediğinde ısrar etmiyorum. Bu söyleşiyi görsel tarihime derkenar etmek yerine zihnime yerleştirmeyi kabulleniyorum. Vedalaşıp, ayrılıyoruz. Kapının dışında bıraktığım öykü avcısıyla birlikte merdivenleri inip, taksiye biniyoruz. Yol boyunca alışılmadık bir sessizliğe teslim oluyorum. Konuşmayı unutmuşum gibi. Ağzımın içinden kelimelerimi çalan bu sessizliği bozmalı, öykü avcısına yeni bir isim bulmalı, ona bir hikaye anlatmalıyım: kaptanlar ve tayfalar, en üstteki dalgaya binen çocuk, buhar yapan ağaç, bir koku ve bir düş hakkında…



.
® İstanbul, Kasım 2008


.
•• Fotoğraflar Mahinur Ergun'un özel arşivinden alınmıştır.

15 Kasım 2008 Cumartesi

Ali Can Yaraş
Hayatımın Hiçbir Döneminde Yazıyla Çok İlgim Olmadı.

acykapak

Pırıl pırıl gözleriyle gülümsüyor. Kolumdan tutup öyküsünün içine çekiyor beni. Havada tuhaf ve keskin bir koku var. Masada tabaklar, fincanlar, boş şişeler, boy boy çizili kağıtlar, fotoğraflar, etrafa saçılmış kurşun kalemler, ortası delikli yeşil silgi, boyalı bez parçaları, tebeşirler, çeşit biçim boya kalemleri var. Sanki burası bir masal atölyesi, o da unutmamak için yazan Peter Pan. Şaşkınlığımı bekliyormuş gibi özenle çizip önüme bırakıyor hikayesini. Kendini hiç anlatmaz diye yakınan bir dostundan habersiz ve onu şaşırtacak denli derinlikte kendinden bahsediyor, hatta çocukluğundan, ilk gençlik yıllarından ve gelecekten. Biraz da düşlerinden. Konuşmayı, anlatmayı seviyor. Kim sevmez ki?

Modalı bir ailenin büyük oğlu Alican Yaraş. İstanbul, Kadıköy doğumlu. Babasının vazifesi nedeniyle çok çocukluğunun her bir parçasını Anadolu’nun büyük kentlerine emanet bırakıp, az çocukluğunu yaşadığı bu koca kente dönmüş. “Eskişehir, Adana ve Ankara… Çocukluğum buralarda geçti. Ilkokul 4. sınıftayken tekrar İstanbul’a tayin oldu babam. Yeşilköy’de bir ilkokulu bitirdim. Sonra Yeşilköy’de bir ortaokulu bitirdim. Sonra Yeşilköy’de bir liseye gittim. Lise son sınıfta okuldan atıldım. Ankara’nın bir köyünde, küçük bir köy okulunda bitirdim liseyi. Çocukluğumdan hatırladığım anılarımın çoğu kitap okumakla ilgilidir. Okumaya çok meraklıydım. Herşeyi okuyordum. Bugün de öyleyim. Hatta annem ve babam bir-iki gün için şehir dışına gitmek zorunda kalmışlardı. Bana da harçlık bıraktılar, kardeşim de var, lazım olur diye. Ben o harçlığın hepsiyle kitap aldım. İki gün parasız kaldık. Kitapçıdaki kasiyer kadın aldığım kitaplara bakıp, “Yazar mısınız?” diye sormuştu. “Yazarım.” dedim. Orta 1’e gidiyorum...”

HAYATIMIN HİÇBİR DÖNEMİNDE YAZIYLA ÇOK İLGİM OLMADI.
En sevgili oyun arkadaşları “kitap” olan, hayali kahramanları en sadık dost belleyen çocuklar tanıyorum. “Çok kazanmasam, kağıda adımı bile yazmam.” cümlesinin sakladığı yorgunluğun kırık dökük meylinde, gün ağardığında ya da gök gürlediğinde henüz kapatmış olduğu masal defterinde cirit atan hayali arkadaşlarını paylaşmaktan vazgeçmeye gönüllü o küçük çocuğu dinliyorum. Tahtadan araba yapan, bisikletini onaran, okul defterinin etiketlerine adını inci gibi yazan o becerikli parmakların, hiç şaşırtmayacak öyküsü gibi anlatıyor hayatı. Bir yokuştan yalın ayak inerek kıyıya ulaşmaya çalışıyoruz, yan yolları işaret etsem de bildiği yoldan sapmıyor. Sohbetin izin verdiği ölçüde inatla çekiştiriyorum ama kurmayı çok sevdiği öykülerini, bildiği gibi anlatmaktan vazgeçmiyor. Sabırsızlıkla dinliyorum.

“İstanbul Üniversitesi Tarih bölümünde okurken bir gün gazetede Şehir Tiyatroları, Beklan Algan Tiyatro Araştırma Laboratuvarı’nın ilanını gördüm. Oyuncu alıyorlardı, yetiştirmek üzere. O güne kadar tiyatroyla filan ilgim yoktu. Yazıyla da ilgim yoktu. Hayatımın hiçbir döneminde de yazıyla çok ilgim olmadı. Böylece 1986 yılından itibaren yani bir yandan üniversitede okurken Tiyatro Araştırma Laboratuvarı’nda çalışmaya başladım. Yaklaşık 10 yıl sürdü. Oyunculuk eğitimi aldım. Biraz da tiyatro rejisine yöneldim. Amatör tiyatro toplulukları kurdum. Oyunlar sergiledim. 90-97 arası tiyatro yönetmenliği yaptım kendi kurduğum topluluklarla. Türkiye’ye gelen yabancı yönetmenlerle çalıştım. Eguine Barba ve La Mama ile çalıştım. Alternatif mekanlarda oyunlar sergiledim. Hem yazdım, yönettim ve oynadım. Öyle olağanüstü bir oyuncu değilim belki ama kötü bir oyuncu sayılmam.”

Televizyon için yazmaya nasıl başladınız?
Lisede birlikte okuduğumuz yakın bir arkadaşım Sinema-Tv bölümünü kazanmıştı. Onun sayesinde benim de o bölümünden pek çok arkadaşım oldu. Onlar her yarı dönemde ödev olarak film çekiyorlar. Ben de oyunculuk eğitimi alıyorum bir yandan, filmlerinde oynamaya başladım. Herkesle arkadaş olduk. Bunların arasında Serdar Akar, Tarkan Karlıdağ, Bora Onur görüntü yönetmeni Selahattin Sancaklı var. O dönemdeki hemen hemen herkesin dönem ödevi filmlerinde oynadım. O zaman da öğrenci filmlerine oyuncu bulmak kolay değildi. 20 küsur kısa filmde oynadım. Hatta okulun dekanı Sami Şekeroğlu en son odasının kapısına yazmıştı, “Alican Yaraş’ın oynadığı filmler jüriye kabul edilmeyecek!” diye..






Devamını Buyrun Buradan Okuyun!


.
® Cihangir, Kasım 2008

.
Fotoğraflar: Vedat Ozan
.

Ali Can Yaraş: Hayatımın Hiçbir Döneminde Yazıyla Çok İlgim Olmadı


acy3

Sonra onlar mezun oldu. Türkiye’de özel televizyonculuk yeni başlamıştı. Kimisi programcı oldu, yönetmen oldu, görüntü yönetmeni oldu. Oyunculuk yapmam için beni aramaya başladılar. Oyunculuk yapmak istemiyordum. Yazmak daha kolay geldi. Hem parası iyiydi, hem de ekranın önünde durmayı gerektirmiyordu. Ilk yaptığım iş, Zeki Alasya-Metin Akpınar'ın Show tv’ye yaptığı komedi programı oldu. Orada skeç yazarlığı yaparak başladım. Ama benim gibi on küsür tane adam var, yazar ekibi olarak. Herkes o haftanın seçilmiş konusu üzerine skeçlerini yazıyor, götürüp Metin Akpınar’ın masasına bırakıyor. Bilgisayar yok, daktiloyla da aram iyi değil, kağıda yazıyorum ben. Uzun süre hiç skecim seçilmedi. 7-8 hafta filan. Sonunda çok sıkıldım. Bir skeç yazdım. Nasılsa yayınlamıyorlar. Abuk sabuk bir skeç. Ertesi gün Metin Akpınar beni çağırdı. Dedi ki, “bu saçma şeyi sen mi yazdın?” İsim yazılmadan teslim ediliyor bütün skeçler. “Evet, ben yazdım” dedim. “Niye?” dedi. “Hiçbir şey yayınlamıyorsunuz 8 haftadır. Para da kazanamıyorum. O yüzden böyle yaptım, tepkimi göstermek için..” dedim. Ertesi hafta 2 skeçim seçildi ve yayımlandı. Sonra da o program bitene kadar öyle devam ettim. 1991’den itibaren televizyonda metin yazarı, soru yazarı, skeç yazarı olarak çalıştım. Ans’de çalıştım ilk kurulduğu dönemde. İki kişiydik. Saklambaç programının hem sorularını, hem cevaplarını ayrıca bütün stüdyo işlerinin tamamını yazıyordum.

Dizi film senaryosu yazmaya 1996 yılında başladım. Zaten o zamana kadar da pek dizi bolluğu yoktu. “Yumuşak G tv” diye bir sitcom yazdım. Ahmet Yurdakul yazıyordu ayrıldı, yerine Tarkan Karlıdağ yönetmen olarak geldi. Ben de senarist olarak geldim. “Karate Can” diye bir dizi yazdım. Karate Kid uyarlaması. Sonra da Serseri’yi yazdım. Piyasanın beni tanıması “Serseri” sayesinde oldu. Bir de Türkiye’de dizilerin arttığı dönem bu zamanlara rastladı. Serseri de reyting olarak iyi bir işti. İnce absürt öğeleri olan bir işti.

• Çapkın gibi mi?

Evet, Çapkın’da da absürt öğeler kullanmayı denedim. Absürt seviyorum, tarzım böyle. Arada “Köpek” gibi çok farklı bir iş yaptım. Köpek’in ilk birkaç bölüm senaryosu gerçekten iyidir. Ben onu sinema filmi olarak planlamıştım. Ama Yağmur Ajans dizi yapalım diye baştırınca diziye döndük.

• Köpek düzgün ve güzel bir projeydi. Zamanlaması mı yanlıştı, niye bitti?

Biraz benim de hatam var aslında. O hikayenin çıkışı annesinin karnında hapse giren bir çocuk. 35 yaşında çıkıyor. Sonra biz onu biraz mafya hikayesine bağladık. Halbuki hikayenin daha psikolojik açılımlarla gitmesi doğruydu.

• Her senaryo yazarı yaptığı hatayı bilir mi?

Ben biliyorum. Başlangıçta sen de başkaları gibi bir hikayeyi ve onun karakterlerini tanımaya başlıyorsun. Öyle bir nokta geliyor ki, herkesten fazla düşündüğün ve konsantre olduğun için aynı araba kullanmak gibi bir noktadan sonra tek başına kullanabilir hale geliyorsun. O noktada yeni bir süreç başlıyor. Meseleye hakimsin, gittikçe ustalaşıyorsun. Fakat belli bir bölüm sayısı geçtikten sonra çok içerden bakmaya başlıyorsun. Artık sadece arabanın içersindesin ve dışarıyı göremiyorsun. Yani ilk baştaki kadar berrak ve açık olarak göremiyorsun gidişatı. Hatta yaptığın hataları bile göremez oluyorsun. Kendince bir şeyler görüyorsun ama, gördüğün şeyin başkaları tarafından sağlamasının yapılması gerekiyor. Ya da senin sorarak, düşündüklerinin sağlamasını yapman, araştırman lazım.

SERSERİ’NİN FİNAL CÜMLESİ SETİN ÇAYCISINA AİTTİR.
• Sizin yönteminiz hangisi?
Ben senaryo yazarken oyuncularla sohbet etmeyi, onların fikirlerini, önerilerini almayı çok severim. Ama öneriden kastım. Bir oyuncunun beni arayıp “benim rolüm ne olacak?” demesi değil. Canlandırdığı karakterle ilgili iyi bir öneride bulunursa dinlerim ve kullanırım. Çünkü siz bir senaryo yazarken 20 yerine göre 30-40 karakter kullanıyorsunuz. Hepsini birden düşünüyorsunuz. Ama o rolü oynayan sadece kendi karakterini düşünüyor. Daha derin düşünüyor. Sen o kadar zaman ayıramazsın o karakterin alt yapısına ve iç dünyasına dair. Kendi rolüyle ilgili derin düşünüp iyi bir malzeme getiren oyuncunun önerisini kullanırım. Buna hayır demek bence aptallıktır. Ayrıca sadece oyuncular da değil, setteki çalışanlarla da muhabbet ederim. Işıkçısı, kameramanı, çaycısı herkesle konuşur fikirlerini dinlerim. Özellikle uzun süre devam eden projelerde herkesin bir fikri oluyor hikayeyle ilgili. Mesela Serseri’de final cümlesi dizinin çaycısı Recep Ağabey’e aittir. 65 bölüm çalıştı bizimle ve oturup bir şiir yazmış. Çok güzeldi, finali öyle bitirdik. Bu işe olumlu yansıyan birşeydir. Hikayeyi zenginleştirir. Seviyorum böyle çalışmayı.

• Elveda Rumeli üzerinden bakarsam, ilk bölümü izlediğimde kendi kendime, “bu adamlar bir araya gelmişler, zor yolu seçmişler ve paşa keyifleri ne istiyorsa onu yapmayı planlamışlar.” demiştim. Şimdi ikinci sezondasınız. Artık her şey daha mı kolay?
Gün geçtikçe zorlaşıyor. Demin anlattığım gibi, işin çok içindeyiz ve artık yazmak daha da zorlaştı. Ben biraz mükemmelliyetçiyim, dışardan belli olumuyor ama. Bazen yazılmış ve o gün teslim edilmesi gereken bir bölümün tamamını çöpe atıp yeniden yazıyoruz. Prensipte, emin olana kadar yazmaktan yanayım. Haftalık dizi gibi sür-git bir işte çok da mümkün değil zamanla yarıştığınız için. Bu projede birlikte çalıştığım iki arkadaşım var. Elveda Rumeli’nin senaryo başarısının % 80’i onlara aittir. Özge Efendioğlu ve Nuran Evren Şit. İyi bir ekibiz. İki sebeple, birincisi ben uçan bir adamım, beni dengelediler. Birbirimizi dengeledik. Televizyona çok uymayan bir adamla, televizyonun gerçeklerini doğru anlamış ama bu ikisini sentezleyebilecek kadar zeki iki insanla çalışıyorum. Şanslıyım. Ikincisi de, ben tembelim onlar çok çalışkanlar.

acy2

• Elveda Rumeli macerası nasıl başladı?
Tarkan Karlıdağ ve Serdar Akar’la birlikte üçümüz bir şeyler yapmaya karar verdiğimizde önce Atv’ye gittik. Başka bir projemiz vardı. Anlattık. Beğendiler. Fakat kanalın bütçeleri belli, bizim iş de yüksek bütçeli bir projeydi. Eylül’de başlamayı planlıyoruz. Konuştuğumuz zaman da Nisan başı filan. Sektörün içinde uzun zamandır bulunan iki yönetmen ve bir senarist yani tam işin kalbinden gelen üç kişiyiz. Bize destek olmak istediler. O dönem kanallar biraz da büyük yapımcıların yanı sıra küçük ve yaratıcı oluşumları da desteklemek istiyorlardı. Kanalın o zamanki Genel Müdürü Orhan Girgiç de, “Bize ufak yaz bütçeli bir sitcom yazın. Ordan para kazanın. O para sizin kış işinizin sermayesi olsun.” dedi. Osmanlı döneminden geçen bir sitcom istiyorlardı. Ben iki gün düşündüm. Aklıma “Damdaki Kemancı” geldi. Ama sitkom değil. Ofise geldim. Fikrimi söyledim, Tarkan ve Serdar çok hoşlandılar. Randevu aldık, Atv’ye gittik. “Damdaki Kemancı”yı uyarlayacağız, dedik. Onlar da çok beğendiler fikrimizi ve böylece başladık. Açıkçası bir yaz projesi diye yola çıktık. Ama yazarken bu işin tutabileceğini biliyordum. Çünkü “Tevye” uluslararası bir karakter. Dünyanın her yerinde, herkese kolaylıkla geçebilecek samimiyette ve hümanist bir karakter. Bunun izleyiciye geçmemesi mümkün değildi.

• Bir projenin tutacağını bilmek o süreci yaşarken keyif veriyor olmalı?
Tutabileceğini biliyordum ama, iyi başlamadı. Ilk 5 bölüm kötü gitti. Sonra pazartesi gününe aldılar diziyi. Pazartesi “prime time 2”ye aldılar. Dizilerin yayın günü ve saati değiştirmeye başladı mı, akıbeti belli, hemen yayımdan kalkacağı etiketi yapışır üzerine. 5. bölümün de sonuçları kötü çıkınca, Atv’ye gittik. “Mutlaka 13 bölüm devam edelim gibi bir ısrarımız yok, isterseniz 9. bölümde seti toparlar, döneriz.” dedik. Dizi pazartesi “pt 2”de hafif bir kıpırdanır gibi oldu. Bu sefer de, 8. bölümde bizi “Pt 1”e aldılar. Fakat orada çok iyi reyting aldık. Ilk hafta, ikinci oldu sonra da birinci oldu. Ondan sonra iş oturdu. Yükseldi ve yürüdü. Projenin doğru gün ve saati bulması önemli. Burda Atv’nin Genel Müdür Yardımcısı Mutlu İnan’ın da payı büyüktür.

• Oyuncu krizi de yaşandı.

Evet. Oyuncu da değiştirdik. Bir uyum sorunu yaşadık aslında..

• O kısmını sormak istemedim. Projenin başına gelmeyen kalmadı anlamında söyledim.

Evet. Ama en başta senin dediğin çok önemli. Evet, biz üç arkadaş bir araya geldik ve isteklerimiz doğrultusunda iş yapıyoruz. Bize kimse karışmadı. En ufak bir müdahale gelmedi. Yani biz yoğurdu bildiğimiz gibi yedik.

• Oyuncular konusunda sormak isteyeceğim tek bir soru var, o kriz anında Berrak Tüzünataç kimin aklına geldi?

Şu anda net olarak telaffuz edemem ilk kimin aklına geldi ve önerdi ama, Berrak’ı şiddetle istemeyen bendim. En büyük muhalefeti ben yaptım. Hatta ben inatla karşı koyduğum için sete 2 gün geç geldi. Çekimler durdu. Berrak olmasın diye çok çaba gösterdim. Ve şimdi yüzüne de söylüyorum. Büyük gurur duyuyorum. Çok utandırdı beni. Çok akıllı, çok genç olmasına rağmen hırslı ve çok çalışkan. Hala günde 3-5 saat şive hocasıyla çalışıyor. Ortada gerçek bir başarı var ve Berrak bunu hak etti.

• Neden ısrarla muhalefet ettiniz?
Berrak’ı önceden tanıyordum. Hatta Berrak Makedonya’ya gelince “Beni sen istedin galiba?” dedi. “Bir tek ben istemedim”, dedim. Şaşırdı ama ben oyunculuk meselesini çok ciddiye alacağını düşünmüyordum,yanılmışım.

• Gerçekten çok başarılı. Benim bir önceki projede gördüğüm Berrak Tüzünataç’la, “Affedilmeyen’ dizisiydi sanıyorum, bugün gördüğüm oyuncu arasında büyük farklar var.

O dizinin son iki bölümünü de Tarkan Karlıdağ çekmişti, Tomris Hanımın ricası üzerine. Sanırım Tarkan orada gördü Berrak’taki potansiyeli ve o yüzden bize ısrar etti. Evet, hatırladım. Israrcı olan Tarkan’dı. Serdar, olumsuz değildi.

YÖNETMENE SAYGI DUYMAK LAZIMDIR, ÇOK BEĞENMİYORSAN DA GİDERSİN.
• Oyuncuların kapasitesini dikkate alarak mı rol yazıyorsunuz?
Evet. Çok önemli ve doğru bir yöntemdir bence. Oyuncularla konuşurum ve oyuncuya göre yazarım, fiziksel özelliğini de dikkate alırım. Bunun dışında rolü çok tarif etmem. Senaryolarımda sol tarafım ağır değildir, genellikle boştur.

Bir proje topallamaya başladı mı kabak önce senaristlere patlıyor.
Haklılar. Cünkü dizi filmde işin %80’i hikayedir sonra oyuncular gelir. Yönetmenin payı da büyüktür ama, kötü senaryoyu en iyi yönetmen nasıl düzeltsin? Ama hem hikaye iyi olacak, hem iyi yönetmen çekecek o zaman tadından yenmez. Senaryo kötüyse kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. O yüzden de kabak öncelikle senaristin başına patlamalı.

• Bir sahnenin sizin yazdığınız gibi çekilmediği olur mu?

Yönetmenlerle yorum farklılıklarından kaynaklanan farklılıklar olur. Senden farklı yorumlayabilirler yazdığın sahneyi.. Setin tek hakimi yönetmendir saygı duymak lazım. Zaten ben pratik bir adamım. İşin çözülmesinden yana tavır koyarım. İnsanlar haftada 6 gün, günde 18 saat ağır şartlarda çalışıyorlar. Mesela şöyle bir mekan bulamıyoruz, böylesi olur mu? diyorlar bazen. Olur elbette. Çözümcü olmak lazım. Bu anlamda titiz değilim. Ama dramaturji açısından büyük hatalar yapılıyorsa o zaman müdahale etmek gerekiyor. “Ben öyle düşünmemiştim, bu karakter böyle düşünülürse yanlış tarafa gider.” diye, müdahale ettiğim şeyler oluyor elbette. Olurdu. Elveda Rumeli’de olmadı.

• Sette bulunur musunuz ya da bölümü montajda görür müsünüz?

Setlerde mümkün olduğunca sık bulunmayı isterim, severim ve giderim. Hele bu son projede, devamlı setteyim. Bire bir konuşabilmek için. Görüş alabilmek için. Böyle besleniyorum aslında, bu alışverişi sık sık yaparım. Montaj aşamasına gelince şunu baştan kabul etmek gerekir ki, sahada işin patronu yönetmendir. Onun görüşüne saygı duymak gerekir. O yüzden o denli işin içine girmemek lazım. Çok yanlış yapıyorsa uyarırsın, anlatırsın. İkinci defa aynı şeyi yapıyorsa, ısrarcıysa o zaman senin orada durmanın da bir manası yok. Yönetmenle, senarist arasında bir görüş ayrılığı var, yönetmen de bildiğini okumak istiyor diyelim. Bu noktada yapılacak şey yapımcıya gidip, “ben yazmıyorum.” demektir. Doğrusu bu. Bu durumda savaşmaya gerek yoktur. Yapımcı der ki, “sen haklısın yaz” ya da “haksızsın yazma, güle güle” der. O kararı vermek yapımcının hakkıdır. İsterse herkesi kovar yapımcı olduğu için. Bu kadar basit. Sonuçta yönetmene saygı duymak lazımdır, çok beğenmiyorsan da gidersin. Ben o anlamda zor bir senarist değilim. Ama bu dediğin gibi şeyler olmadı mı? Oldu. Köpek’in bitme sebebi buna çok benzer bir sorundur. Reytingleri çok kötü değildi. Yönetmen ve senarist arasında anlaşmazlıklar vardı. Yapımcı, “Bu sorunu çözün yoksa diziyi bitireceğim!” dedi., biz de “bitir abi!” dedik. İş bitti.

acy1

BİR ARADA YAŞAMAK MIDIR HÜRRİYET YOKSA TEK BAŞINA YAŞAMAK MI?


• Elveda Rumeli’yi yazarken nasıl bir uyarlama yöntemi izlediniz?

Damdaki Kemancı, 1900’lerin hemen başında eski Rus İmparatorluğu’nda bir yahudi köyünde geçiyor. Etnik azınlık yahudiler, ruslar da baskın güç. Aralarında husumet var. Tevye’nin kızlarından biri ortodoksla evlenir. Tevye kızını evlatlıktan reddeder sonra da bir göç hikayesine bağlanır öykü. Ben bu hikayeyi Osmanlı’ya uyarlamaya karar verdim. En uygun zaman olarak da Balkan harbi öncesi yani 1800’lerin sonu, İttihat Terakki harekatının başladığı zaman diliminde karar kıldım... Osmanlı, o toprakları kaybetmeye başlayadığı için bir dönem etnik azınlık haline geliyor oralarda. Bunu Kerkük tarafına da uyarlayabilirdik. Ama Balkanları tercih ettik. Bu tarafın coğrafi olarak çalışma şartları kolay ve hikaye mana olarak daha çok oturuyor. Hikayeyi bu mantıkla uyarladım.

• Dizide tarihi hatalar yapıldığına dair eleştiriler oldu, uyarlamanın biçimiyle ilgili de eleştiriler aldınız. Hatta Ekşi Sözlük’te bir yorum vardı. Yorumun final cümlesi diyor ki, “bu ittihatci propagandasindan sonra kolayca çark edemiyeceksiniz siz zırt diye ortaya cikaracaginiz enver'i kötüleme- mustafa kemali yüceltme taraflarina, haberiniz olsun.”* Ne diyorsunuz bu konuda?
Evet, bir kesim bizi bu konuda eleştirdi. Abdülhamit’i çok kötü gösteriyorsunuz, ittihatçıları çok övüyorsunuz diye. Fakat benim hiç böyle bir hedefim olmadı. Bilmeyenler için de şöyle özetleyebilirim meseleyi. Projeye başlarken uyarlamanın teknik biçimini kararlaştırdıktan sonra İttihat Terakki Tarihi, Osmanlı Tarihi, Osmanlının Balkan Politikası, Büyük Devletlerin Balkan politikaları filan ne varsa okudum. Herşeyi okudum. Kendim de tarih okuduğum için tarihi karakterlerin ve tarihi durumların içinde bulunduğu mevkilere, pozisyonlara, olaylara göre biçimlendiğini biliyorum. Bana göre Abdülhamit önemli bir padişahtır. Kötülenecek bir adam değildir. Kötülenecek yönleri vardı ama, övülecek yanları da vardı. Geri çekilip baktığımız zaman, Osmanlı İmparatorluğu’nun ömrünü 25 sene uzatmış bir adamdır. Abdülhamit olmasaydı imparatorluk çok daha erken çökerdi. Ama o bir padişah. Ülkeyi kendi bildiği gibi kendi bakış açısıyla yönetirken yani ülkesini “korumak” isterken bir takım hatalar da yaptı. İtthatçılara baktığınız zaman cok büyük heyecanlarla kurulmuş genç bir örgüt. İlk kurulduğu yıllar ve bizim anlattığımız dönem idealist insanların bir araya geldiği genç bir örgüt. Ama zaman içinde güçleniyorlar. İttihat Terakki, 2. Meşrutiyetten sonra o kadar büyük hatalar yapıyor ki, İmparatorluğu derdest edip batırıyorlar. Çok heyecanlı iyi niyetli gençler ama iktidara hazır değiller, geldiklerinde de ellerine yüzlerine bulaştırıyorlar. Abdülhamit’in 30 senede verdiği zararın on mislini, 8-10 senede verip ülkeyi batıran bir örgüt. Benim anlattığım dönem 1897’de başladı, şimdi 1898 yılındayız. İttihat Terakki’nin yeni kurulduğu dönem. Dizinin 1. bölümünde Abdülhamit şöyle bir laf kullandı yaverine, “Bir arada yaşamak mıdır hürriyet, yoksa tek başına yaşamak mı? Ülkeyi bir arada tutmaya çalıştığını anlatıyordu. Ama ulusçuluk akımları başlamış. Herkes tek başına olmak istiyor, adam da tutmaya çalışıyor. Yani bugüne kadar olan meselede “o haklıdır bu haklıdır” diye bakmadık. Karakterler kendi bakış açılarını anlattı. Biraz tarih okumuş, Osmanlıyı önemseyen, Osmanlı İmparatorluğu’nun çok büyük ve önemli olduğunu bilen biri olarak, Abdülhamit’i kötülemek ancak zır cahilin yapabileceği bir şeydir derim. Bu düşünce biçimi çok yanlış öncelikle. Bu bir öykü. Bu öyküdeki söylemler de o karakterlere ait. İttihatçi bir adamın ağzından, padişaha söylenen bir fikir ve karşılığında da Abdülhamit’in bakış açısıyla gelen bir cevaptır. Bu benim, yapımcının, yönetmenin ya da kanalın söylemi değil. İkincisi Mustafa Kemal, Lise 2’de okuyor şu anda. Hikayemiz de 1898 yılında. Kim var başka? Kendisinden iki üst sınıfta Enver Paşa var, geçen sene mezun oldu. Talat var, Cemal var bir de Niyazi karakteri var.

• Bir dakika.. “Enver Paşa geçen sene mezun oldu” dediniz. Bu durumu böyle şizofrenik bir boyutta mı yaşıyorsunuz yazarken?
E, tabii.. İşin içine bu kadar girince böyle bir söylem ikilemi yaşamaya başlıyorsunuz. Hikayenin dışında durduğunuzu biliyorsunuz ama içindeymiş gibi konuşuyorsunuz. Oluyor böyle durumlar...

• Peki..
Daha açık anlatmaya çalışayım. Sezon başlarken bir kronoloji çıkarıyoruz. Osmanlı’da olanlar ve Balkanlar, Rusya, İngiltere, Almanya’da olanların dökümünü çıkarıyoruz. Bunun içinde bizim hikayeye denk gelen önemli bir hadise varsa, fon olarak kullanmaya çalışıyoruz. Geçen sezon Mustafa Kemal’le ilgili küçük bir anekdot kullandık. Çünkü zamanı denk düştü. Teselya Savaşı çıkmış, o da Lise 2 öğrencisi ve gönüllü olarak savaşa katılmak istiyor. Başvuruyor. Askeri okul öğrencisi olduğu için kabul etmiyorlar. Ömer Naci’yle birlikte kılık değiştirip sivil olarak başvuruyorlar. Tam cepheye gidecekleri sırada da öğretmenleri onları trene binerken görüyor, yaka paça indirip okula götürüyor. Zamanlama kronolojik olarak oturmuştu, kullandık. İttihatçıları kötülemeye başlayacaklar diyerek eleştirmek istiyorlarsa, ona daha çok var. Tarihsel olarak erken noktadayız. Dizi devam eder de, "Mustafa Kemal- İttihatçiler" meselesine gelebilirsek o noktada da “o haklı bu haklı” demeyeceğim kesinlikle. İttihatçilerin de, Abdülhamit gibi temel söylemi şu: "Bu adam kötü yönettiği için ülkedeki etnik unsurlar birbirine girdi imparatorluk parçalanıyor. Bunu yollayalım, biz gelirsek halkı kucaklarız, bütün etnik unsurlarla ve ülke huzur bulur.” Mustafa Kemal ise ulusalcı. Ulus Devlet modeli kurmak istiyor. Ve İttihatçi söylemin başarılı olmayacağını görüyor. Onun da tarihsel zekası buradan geliyor zaten. Bu süreçde İttihatçiler ve Abdülhamit aslında aynı fikirde ama ayrı noktalardalar. Son laf; Mustafa Kemal- İttihatçi ayrımına da girsek tarafgirlik yapmayız.

• Tarihi hatalar yapıldığı meselesine geri dönersek...
Dizine bir Tarih danışmanımız var. Kronolojik olarak tarih hatası yapmamız olanaksız. Geçen sene danışmanımız Yılmaz Karakoyunlu’ydu. Çok takıldığımız konulara o açıklık getiriyordu. Yani tarihsel hata yapmamız pek mümkün değil. Ama hata yapmadık mı? Yaptık. Bir mahkeme sahnesinde hata yaptık. O zamanlarda Osmanlıda mahkeme işleyişindeki bir detayı atlayarak hata yaptık. Ertesi gün de İstanbul Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi rektörü mesaj attı. “O zaman osmanlıda mahkeme içtihatı öyle değil, böyleydi.” diye. Hata yapılıyor. Ama büyük ve tarihsel hataların yapılması mümkün değil.


acy4


BU KADAR PARA KAZANMASAM YAZMAM. KAĞIDA ADIMI BİLE YAZMAM.
• Adam Film’in başka projeleri var mı?
Bir-iki proje daha var gündemimizde. Onları da yaptıktan sonra artık televizyona yazmam sanırım. 18 senedir bu işin içindeyim. Çok stresli bir iş. 5 sene, en fazla 10 sene sonra ben bu sektörde zaten yazamam. Arkadan gençler geliyorlar. Beğensen de beğenmesen de yeni bir nesil geliyor. Yeni bir kuşak geliyor, öteki kuşağı da itiyor. Doğal bir süreç bu. 50 yaşında hala haftalık dizi yazamam. Bu kadar hızlı gelişen bir ülkede, bu kadar genç nüfusun olduğu yerde o anın ihtiyacını algılayacaksın bunu proje haline getireceksin, üstelik de her hafta yazacaksın. Vakti gelince yerini senden daha genç olana bırakmak lazım. Ama teknikerlik farklı. Tv’de yönetmenlik biraz daha teknikerlik isteyen bir durum. Yönetmenler devam edebilir. Günde 16 saat süren setler devam etmezse, Türkiye’de yasalar yerleşirse, çalışma saatleri düzelirse belli bir yaşın üstündeki yönetmen de o tempoyu kaldırabilir hale gelebilir. Ancak senaristin herşeyin farkında olması lazım. İhtiyacın farkında olması eğilimleri anlayabilmesi, değerlendirip doğru temaları keşfedebilmesi, kendini hızla yenileyebilmesi lazım. Kuşak farkı tam olarak da bu demek aslında. Aksi halde nasılki Mtv de güncel şarkılar çalarken, Vh1’da hep nostalji şarkıları çalıyorsa sende onun gibi olursun . Bir tane güzel hikaye çıkarabilirsin, Tv klasiği olabilir ama bir süreklilik arz edemezsin.

• Sektörde ihtiyacı karşılamaya yönelik zorlama bir iş gücü yaratımı çabası var. Bu durum kaliteyi etkiliyor mu?
Sistem kötü işliyor. Yönetmen için kötü işliyor, oyuncu için kötü işliyor, teknik ekip için kötü işliyor… Çok acımasız bir düzende işliyor. Bunları düzeltmeden gerisini düzeltmek mümkün değil. Düzenli para alamıyorlar. Sosyal güvence yok. Ama bu üretim fazlası için asıl baskı kanal ve reklam verenden kaynaklanıyor. Reklam veren eli kuvvetli olduğu için pazarlığı iyi yapıyor, fiyatları düşürüyor. Kanal da o dizinin parasını çıkarmak için uzun süre istiyor. 4 kuşak reklam girsin ve masrafını çıkarsın istiyor. Çıkarmadığı zaman da sana güle güle diyor.

• Yazan adam kalitesizliği de şartlar düzelirse geçecek mi yani? Gelen, gideni aratmıyor mu?
Evet, yeni gelen gençler çoğunlukla iyi değiller. Yazmak çok kolay bir iş değil. Çünkü yazmak, insanın kendini de yetiştirmesiyle ilgili. Günde 15 kişi başvuruyor bize senaryo yazarı olmak için. Aralarında 3-5 kitap yazmış insanlar da var. Ama bu iki uçlu bir durum. Bir sezonda 100 tane dizi başlayacaksa ve birine “gel sen yaz” diyorsan o adamcağız da yazıyorsa, suçun büyüğü onun değil. “Gel yaz” demişler. Sen daha önce ne yazdın, birikimin ne, ne kadar yazabilirsin bunu kimse bilmiyor ki? Ama sistem değişirse yapımcı daha seçici olabilir bu konuda. Sezon başlarken bütün yapım şirketlerinde ve kanallarda bir hareketlilik başlıyor. Oyuncu seçimi yaparken bile spesifik bir tercihin olamıyorken, yazan adam konusunda bu seçimi yapmak daha da karmaşık ve zor elbette.

• Sinema için yazmayı düşünüyor musunuz?
Hem yazmayı hem çekmeyi düşünüyorum. Yapabilir miyim, bilmiyorum. Sebebi de basit. Ben yazdığım işleri ekranda izlemiyorum. Çünkü kafamda bir hayal kuruyorum o hayali de kagıda döküyorum karşılaştığım şeyin de o hale çok uygun olmayacağın biliyorum. Ona bakarsam o beni olumsuz etkiler. 2 sebeple etkileyebilir. Bu tür sahneleri çekemiyorlar, yazmayayım diyerek kendine oto sansür uygulamaya başlıyorsun. Oto kontrol devreye giriyor. Ona mani olmak istiyorum. Içsel sebebim de kendi kafamın içindeki hayalin içinde yaşamak daha çok hoşuma gidiyor. Bunun tek bir çözümü var. kendin yaz hikayeni, kendin çek. O zaman kendi hayalini kendin becerebiliyor musun beceremiyor musun o ortaya çıkacak. Tek ihtiyacım o. Sinemayı çok sevdiğimden değil. Yazdığım hayali gerçekletirebilecek miyim, görmek istiyorum. Yazmayı da çok sevmiyorum. Hatta hiç sevmiyorum. Bu kadar para kazanmasam yazmam. Kağıda bile adımı yazmam. Ben hikaye kurmayı seviyorum. Kafamda hikaye oluşturmayı çok seviyorum. O sevdiğim hikayelerin de sinema olarak yapılması hoşuma gider ama kendim yapmak istiyorum.

VEDA ZAMANI
İnce bir diş ağrısına rağmen kestirmeye girmeden, oflayıp puflamadan sabırla sorularımı cevaplıyor. Telefonu durmaksızın çalıyor ama nezaketle geri çeviriyor aramaları, açmıyor bile. Yoğun olduğu, bana ayırdığı her dakikayı işinden çaldığını bildiğimden lafı toparlıyorum. Söyleşiyi kabul ettiği için teşekkür edip, sohbeti bitiriyorum. Yorulmuşum.


.


.

® Cihangir, Kasım 2008


.

Fotoğraflar: Vedat Ozan


.


.
* İlgili yorum Ekşi Sözlük yazarı "ladyshallot"un entarisinden kendisinin de izniyle alıntılanmıştır.

.


Ana Sayfaya Dön