27 Kasım 2008 Perşembe

Mahinur Ergun: Öldüğüm Ülkeden Mektuplar!


HER AY BİR KISA FİLM ÇEKİYORDUK. YAZDIKLARIMIZI ÇEKİP SONRA DA EVDE GALASINI YAPARDIK.


Mahinur Ergun’un mesleğe başlama hikayesini dinlerken ister istemez bu sektöre yeni giren genç insanların yılgın hikayelerini hatırlıyorum. “Ne istediğini bilmek”… Bu cümle onun ağzından çıkan sözcükleri bir araya getirince yeniden şekilleniyor hatta renk değiştiriyor. Sancısını, neşesini, edindiği melodileri, sokağın çağrısını nicedir parmak ucunda gezdiriyor, biz de tadına bakıyoruz. Her saniyesini deneyime çevirmiş, umutsuzluk yerine ilham veren bir hayat hikayesi dinliyorum. Kıyıda boş bulduğu bir kayığa atlayıp, tek başına yine, olanca narinliğiyle ama güçlü çekerek kürekleri uzaklaşıyor öyküsü benzerlerinden.

“Ankara’da okudum. Okulu bitirdim, istanbul’a geldim. En kolay reklam sektöründe öğreniliyordu bu işin mutfağı, hemen bir reklam ajansında iş buldum. Pars McCann’de çalışmaya başladım. O zamanlar küçük bir grubumuz vardı. Hepimiz başka işlerde çalışıp para kazanıp sonra da senaryo yazıp, kısa filmler çekiyorduk. Çok güzel bir ekiptik. Her ay bir kısa film çekiyorduk. Yazdıklarımızı çekip sonra da evde galasını yapardık . Her biri çok iyi yerlerde şimdi o ekibin üyelerinin. Sonra biz ekipçe Sinan Çetin’le çalışmaya başladık. Ben asistanıydım. Önce senaryo yazıldı. Benim için birkaç okula bedel bir dönemdi o deneyimi yaşamak. Sinan müthiş bir hocadır. Sonra uçsuz bucaksız bir tuz çölüne çekime gittik. Büyülü bir zamandı. İlk kez orada ‘bir dakika dedim’ kendi kendime, bu işin ne kadar ağır ve meşakkatli olduğunu gördüm. Reklam dünyasının şartlarıyla, sinemanın şartları o zaman çok farklıydı. Reklamın imkanları, bütçesi, olanakları sinemada yoktu. Fakat sinemada da hiçbir değer birimiyle ölçülemeyecek bir insan emeği vardı. Yeşilçam geleneği. Şartlar çok ağır. O zaman da her zorluk insanın sabrı, fedakarlığı ve gücüyle aşılıyor. Durdum. Gidip hemen film yapmalıyım duygusu yerleşti içime. Setten kaçıp kısa asistanlığıma son verdim. Video filmler furyası vardı. Reklam piyasasında çalışıp ilk filmim için biraz para biriktirmiştim. Sinan’ın yardımıyla kadroyu kurdum. Oyuncuları ikna etmeme yardım etti. Görüntü yönetmenim Uğur İçbak’tı. Uğur 2. sınıfta öğrenciydi o zaman. Filme başladık ve iki gün sonra para bitti.! Kaldık ortada. Set durdu. Bir çıkış yolu bulmam lazım. Atıf Yılmaz geldi aklıma. O zaman bir yapım şirketi var Atıf Bey’in ve video filmler pazarlıyor. Fakat ben hiç tanışmamışım Atıf Yılmaz’la aksi gibi tanıyan birilerini de tanımıyorum. Kalktım, adresi bulup ofisine gittim. Oturdum karşısına. “Ben iyi bir yönetmenim ve iyi bir film çekiyorum. Param bitti. Set durdu. Siz de yönetmensiniz bu durumu en iyi siz anlarsınız. Filmimi alın” dedim. Şöyle bir baktı bana sonra ortağını çağırdı. ‘Cengiz’ dedi, ‘bu film iyi bir film olacağa benziyor. Bunu alalım, hemen de listeye koyalım.’ dedi. Anlayacağın, rahmetli de deliydi biraz benim gibi. Bir yandan da gözümün içine bakıyor, ‘ iyi bir film olacak değil mi?’ der gibi. Bitmemiş bir filmi aldılar. Bitmemiş bir filmi sattım. Karşılığında çekler aldım. Sete gittim. ‘Filmi sattım’ dedim, başladık. Tabi çekler vadeli. Para var sayılmaz.. Tanıdıkların evinde, bizim evde çekiyoruz. Oyuncular benim mutfakta makarna falan yapıyor. O küçük video film bana 35 mm. filmlerime yatırım yapacak prodüktörleri getirdi. Önce Gece Dansı Tutsakları, sonra ”Med Cezir Manzaraları”nı ve ardından Ay Vakti..."

Med Cezir Manzaraları… Eskilere, en eskileri gidip hatırlamaya çalışıyorum. Ankara Film Şenliği'nde En iyi film seçilen, Mahinur Ergun’a En İyi Yönetmen, Zuhal Olcay’a En İyi Kadın Oyuncu, Kadir İnanır’a ise En iyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandıran film. Sene 1989... O yıllar için cesur bir senaryo, riskli oyuncu seçimi ama iyi sonuç… Aynı yıl, Roger Donaldson’un çektiği, Kevin Costner ve Sean Young’un başrollerini paylaştığı efsane film, “NoWay Out” vizyona girmiş. Benim ise karmakarışık zamanlarım… Usulünce söylenen bir eski zaman şarkısı gibi, hayat hikayesini anlatan efsunlu sesini dinliyorum. Kayıt aletini kapatıp, bu söyleşiyi bitirip, hiç kimseye anlatmadığımı bir çırpıda anlatıp, hiç susmadan, ne varsa bana ait önüne sermek istiyorum. Ve itiraf etmeliyim, en az iki kez hayat hikayemi anlatmanın kıyısından dönüyorum. Sözcükler ipi kesilmiş balonlar gibi uçuşuyor. Sonra da tütsü dumanlarına benzeyen kendi patikalarının içinden yürüyüp kendi izlerinden uzaklaşıyorlar. Onlar gitgide uzaklaşırken, siz bıraktıkları bu renkli izlerin peşinde tıknefes oluyorsunuz.

“Sonra bir televizyon kanalının tanıtım bölümünde çalışmaya başladım. Tanıtım çekip, para kazanıyorum. Boş zamanlarımda da senaryo yazıyorum yeni filmlerim için. Senelerce bu tempoda çalıştım. Bulduğum her boş anımda senaryo yazardım. Bir gün jenerik tasarımı yapan bir arkadaşım “seni biriyle tanıştırmak istiyorum birbirinize çok benziyorsunuz” dedi .Ve Tomris Giritlioğlu ile tanıştırdı. Tanıştık. Gerçekten de çok sevdik birbirimizi. Çok da iyi arkadaş olduk. Ağlayarak birbirimizin ilk filmlerini falan izledik. Bir araya geldiğimizde, sohbetlerimizde hep birlikte bir şeyler yapalım diyorduk. Sonra bir proje oluşmaya başladı kafamızda yavaş yavaş. Tomris o zamanlar Trt’deydi. Gümüşlük’te bir sokak var. Adı, ‘balık tutan şaşı kedi çıkmazı’. Bir tatilde Tomris’le o sokaktan her geçişimizde adına bakıp, gülüşmüştük. “Şaşıfelek Çıkmazı” adı da böyle çıktı. Hem yazıp, hem yönetiyordum. Çok güzel bir işti. Şu anda o kadroyu yeniden kurmaya kalksan, bütçe yetmez.

• Üzerinden o kadar zaman geçmesine rağmen unutulmamış hatta ciddi fanatikleri olan bir proje Şaşıfelek Çıkmazı, yeniden çekilemez mi?
Bir kere yeniden yapmaya çalıştılar. Hatta bana “günlük dizi” olarak geldi teklif ama cast o kadar pahalıydı ki artık, bir araya getiremediler. Yeni bir oyuncu kadrosuyla da çok doğru olmayacaktı. Bazen düşünüyoruz, Fikret Kuşkan’la konuşuyoruz. Yeniden başlamışız. Cesur büyümüş, çoluk çocuğa karışmış ama hala aynı deli Cesur. Fakat Şaşıfelek Çıkmazı bugün için yeniden çalışacak bir hikaye değil gibi geliyor bana. Belki de yapılsa bugün sevilmez. Her çağın yeni halleri var. O zaman insanların ihtiyacı, özlemi o kalabalık aileyi, aile fertlerinin birbirine kenetlenişini, o dayanışmayı görmekti. Şimdi ihtiyaçlar çok farklılaştı.

ESAS OLAN İNSANLARIN KENDİNE OLAN İNANCIDIR.

Birlikte çalışırken inandığınız insanlara zamanla çok bağlandığınız ve onların önünü açacak imkanlar yaratmaktan çekinmediğiniz anlatılır. Şaşıfelek Çıkmazı’nda bir yerden sonra Çağan Irmak’a sahne değil bölüm bile çektirdiğiniz anlatılır, doğru mu?
Çağan çok çalışkandır. Tanıdığım en çalışkan insanlardan biridir. Durmadan yazardı. Yazdıklarını okuturdu. Zorla hatta. Birini okumayı bitirmeden başka bir şey yazar verirdi. Bu kadar çalışkan ve istekli birine destek olmak gerekir. Piyasada yönetmen olabilmek için belli bir deneyim sahibi olmak ön şart olarak getiriliyor. Nasıl deneyim kazanacak genç insanlar? Bölüm çekerek elbette. Numaradan ateşlenirsin işe gelemezsin ve asistanın o gün çekim yapar! Böylece yapımcıya gösterebilecek sahneleri olur. Çağan bir süre benimle asistan olarak çalıştı ve son dönem onüç bölüm sanıyorum, yazar- yönetmen olarak götürdük. Birkaç tane böyle şu anda çok iyi yönetmen olan asistanım oldu. Destek vermekle ne kadar haklı olduğum da ortaya çıktı. Asmalı Konak’ta “horoz konağa bakar ve çok sinirli öter..” yazdığımda ve yayında bunu inanılmaz bir doğrulukla çektiğini gördüğümde acaip sevinirdim. Senaryomun bir damlasını ziyan etmezdi. Şu da çok önemli, ne olacak ki ben herkesin önünü açarım imkanım varsa günümün yarısı onun bunun için uğraşmakla geçer ama bir işi almak isteyen kendisi alır aslında. Esas olan insanların kendine olan inancıdır. Bu inançtır insanların yollarını açan, yeni yollar açan. Sen ne yapsan boş. Gerisini getirmek önemli. Sadece çalıştığım insanlara değil yazdığım karakterlere de bağlanırım ben. Çok sevdiğim karakteri öldürmem gerektiğinde sarsılırım.

Bir projenin başarılı olabilmesinde en büyük payın hikaye ve senaryoya ait olduğu söylenir. Sonra oyuncu ve yönetmen gelir diyorlar, katılıyor musunuz bu sıralamaya?
Katılmıyorum. Herkesin payı çok eşit oranlardadır bence. Sadece bu saydıkların değil yapım kalitesi de çok önemli. Mesela kadroyu oluştururken yani oyuncu seçiminde senaristin de, yönetmenin de oyu oluyor. Ama bazen de günlük akış içinde senin hiç haberin olmadan bir oyuncu seçimi yapılması gerekiyor. İşte o noktada aynı yerden baktığın insanlarla calışmak lazım. Aynı rengi seven insanların bir arada çalışmasında fayda vardır. Aksi halde düzey farkı olmaya başlıyor ve inandırıcılık kopuyor. Bir projenin sağlıklı sürebilmesi için bütün öğelere düşen payın çok eşit yüzdelerle dağılması gerektiğine inanıyorum. İyi yönetmen kötü yönetmen, iyi yapımcı kötü yapımcı, her türlü bileşimi yaşadıktan sonra söylüyorum ki, bütün ayaklar düzgün olduğu zaman çok iyi işler çıkıyor. Mesela hikayede kötü bir yönetim olduğu zaman anlam çıkmaz. Çünkü yönetmen sizin hikayenizi görsel olarak tekrar yazıyor. Eksik yazdığı zaman ya da başka türlü yazdığı zaman, oradaki bir cümleyi başka türlü yorumladığı zaman, sahnenin gerçeklik duygusu kayar. Işık yanlışsa, o ana uymayan bir mekan seçilmişse ya da bir sahne yazdın ama kötü bir müzik koydularsa, o sahnenin bütün büyüsü çöker. Çok başımıza geldi. Müziği değiştirdik mesela ve bambaşka bir durum oldu. Jenerikten itibaren başlıyor bu iş. İnsanların birbirinin ciğerini bilmesi lazım. Birbirleriyle rahat iletişim kurabilecek, takım ruhu taşıyan insanlar lazım. Ekip olabilmek o kadar önemli ki. Öfkeyi, alınganlığı, küsmeleri, ‘ben yaptım’ gibi söylemleri asla kaldırmaz bu iş. Omuz omuza gitmek lazım. Karmaşa ve huzursuzluk kapıdan girdiği anda biter o iş. Hikaye,yönetmen, oyuncular herkesin payı bana göre eşit. Hatta hepsinin arasında mükemmel bir uyum ve anlaşma olmalı. Ancak o zaman güzel bir iş çıkabilir. İyi hikaye olacak, iyi bir senaryo yazılacak, iyi oyunculardan kadro kurulacak ve iyi bir yönetmen çekecek ancak o zaman unutulmaz iş sınıfına girer bir proje.

Oyuncular size karakterlerinin hikayedeki paylarını, geleceğini soruyorlar mı?
Kibarca soruyorlar elbette, beni görürlerse. Haklılar da sormakta. Çünkü biz insanlara 30 bölümlük öyküler verip davet etmiyoruz projelerimize. En fazla 3 bölüm okumuş ve kalanını da ağızdan dinlemiş oluyorlar ve merak ediyorlar. Yazarken çeşitli virajlar alınıyor. Reytingden geliyor bu viraj, yapımdan geliyor, kanaldan geliyor. Oyuncunun güvenli olma hali sarsılıyor bazen. Ne oluyorum diyor ve soruyor. O zaman anlatıyorsun, biliyorsan. Bazen bilmiyorsun o zaman atıyorsun. Bazen ona anlatırken yazıyorsun. Aklına bir şey geliyor ya da oyuncu iyi bir fikir veriyor. Eskiden çok yapardım. Hem yazıp, hem yönetirken neredeyse bölümü sette yazıyoruz gibi olurdu. Çünkü herkes kendine uzun zaman ayırıyor, sen herkese zaman ayırıyorsun. Oyuncuların kendi karakterleri hakkında ne düşündüklerini bilmek iyi bir malzemedir senarist için. Halen bazen yapıyoruz, ne istiyorsunuz hadi anlatın diyoruz.

Devamlı çalıştığınız bir yazar grubu var mı, hep aynı ekiple mi yazıyorsunuz? Değişik yazarlarla birlikte yazıyorum. Çok uzun zamandır yazdığım için epey değişik yazarlarla yazdım. Kızımla yazıyorum zaman zaman. Ekibin en değişmez parçası Deniz Ergun aslında. Ama Deniz yönetmen oldu. Onunla Limon Ağacı’nda yazar yönetmen olarak çalıştık mesela. Ama arada çalıyorum onu ve birlikte yazıyoruz.

SENARİST, EDEBİYATÇI, SİNEMACI BUNLAR CİNSİYETSİZ İNSANLAR

Kadın yazar / erkek yazar ayrımına nasıl bakıyorsunuz?
Bence bir kitap kapağında, sinema filminin ya da dizinin jeneriğinde adı yazmasa onu kadın mı, erkek mi yazmış hatta Çinli mi, Türk mü yazmış bilemezsin. Belli bir kalitenin üzerindeki işlerde bu ayrıma varılamaz. Senarist, edebiyatçı, sinemacı bunlar cinsiyetsiz insanlar. Daha özel bir şekilde hayata bakan ve üreten insanlar. Başka bir boyutta üretiyorlar. Onların izini süremezsin. Elbette maço erkek ya da yapışkan duygusal kadın ürünleri de var ama belli bir seviyenin üzerinde üretilmiş kalbur üstü işlerde bu izi süremezsin. Ben süremiyorum, en azından öyle söyleyeyim.

Şu anda sürenler dışında yeni projeler var mı gündeminizde?
Tomris Giritlioğlu için yazdığım bir uyarlama senaryo var. Kül ve Ateş. O yayına girecek Şubat’ta. Benim bir projem var. Biraz Şaşıfelek tadında. Görüşmeleri sürüyor. En son Tudors’u izledim ve çok beğendim. Bizim Osmanlı saraylarını yazsak her halde çok sevilirdi diye düşünüyorum, zaman zaman. Sarayların soğukluğunu filan yazacaksın. Büyük ve soğuktur ya.. Büyük bütçeler lazım tabii. Ben televizyonda bu tür hikayeler görmek isterim. Trt yapabilir bu tür büyük prodüksiyonları mesela. Yapsa, bütün dünyaya satabilir. Herkes izler. Büyük düşünüp girilmesi lazım aslında. Dünya çapında yapılan bir iş niye satılmasın?

Dönem hikayesi seviliyor ama çoğunlukla ‘sesli tarih romanı’ izleme eğilimi var bizim seyircimizde..
Bu korku perdesi ortadan kalkarsa, geçmişimizden korkmak yerine, bize sunulandan başka bir şeyler de olmuş olabileceği gerçeğini kabullenirsek eğer, o zaman dönem hikayelerine daha ilgiyle ve keyifle bakmak mümkün olacaktır diye umut ediyorum.

Sinema filmi çekecek misiniz?
Evet. Kendi filmimi yapacağım. Üzerinde çalıştığım bir senaryo var. Adı “Öldüğüm Ülkeden Mektuplar” Durmadan yazıyorum, bozuyorum. Bitti dediğim anda filmimi çekeceğim.

Son Bahar’ı neden devraldınız ve bıraktınız? Bu soru aynı zamanda sizinle beni de buluşturan tılsımlı bir soru biliyorsunuz…
Faruk Turgut çok eski dostum ve o benden bir şey isterse yaparım. Ben de bir şey istersem o yapar. Birlikte çok sayıda iş yaptık. Bazen bir proje başlarken ben dolu oluyorum, sonra şartlar değişiyor. Bırakmadım, ara verdim birkaç bölüm sonra tekrar devam edeceğim. İşlerim vardı. Şirketin oluşturduğu bir ekip sürdürdü. Ocak tatilinde yeni döneme yeni öyküler yazıp yola devam edeceğiz.

Nelerden besleniyorsunuz?
Bir kere çok film izlerim. Durmadan film izlerim. Film festivallerini mutlaka takip ederim. Festivaller müthiş bir kaynak. 20 günlük bir festivalde 50 tane yönetmen tanıyorsun. Bir seansa gidiyorsun ve mükemmel bir yorum, yeni bir bakış yakalıyorsun. Çok kitap okurum. Mesela Paul Auster ne yazarsa okurum. Dönem dönem taktığım yazarlar, yönetmenler olur. O kadar çok okuyup, film izliyorum ki, bir ara unutmamak için sinema defteri tutmaya başladım. Not alıyordum yönetmenlerin isimlerini filan sonra bıkıp bıraktım. Bir yazarın bütün eserlerini toplu olarak okumayı severim. En son Mario Levi’nin bütün kitaplarını aldım ve okudum. İhsan Oktay Anar mesela, becerebilsem onları sinemaya çekmek isterdim.

Tıkandığınız, hikaye üretemediğiniz anlar oluyor mu yazarken, o anlarla nasıl başa çıkıyorsunuz?
Sürekli oluyor. Olmaz mı? Atlıyorsun o kısmını, başka bir öyküye dalıyorsun. Etrafında dolaşıyorsun bir süre. Bazen sonundan başına doğru gelmek faydalı olur. Nereye varacağını bilmek iyi oluyor. Sinema için yazarken daha kolay tabii bunu aşmak. Çok uzun zaman ayırabiliyorsun. Yeterince süren var. Bazen bırakırsın, bir ay sonra döner yeni bir gözle, beslenmiş olarak oturur yeniden yazarsın. Ama televizyona yazarken mümkün değil bu süreleri kullanmak. Neticede haftalık bölüm yetiştiriyorsun. Bu sebeple dizi yazma sürecinde hastalıklı bir hayatın oluyor. Sende olan herşeyi veriyorsun, döküyorsun sende bir şey kalmıyor. O yüzden de sporcu gibi, durmadan egzersiz yapmak lazım. Koşucu gibi, antremanı bıraktın mı o mesafeyi rahat alamazsın. Nefes açar gibi zihnini durmadan çalışır halde tutman lazım. Beyin faaliyetini bıraktın mı, yazamıyorsun. Son on senedir eskiye oranla birazcık daha rahatım. Belli günler ayırdım kendime yoksa hayata zaman kalmıyor. Haftanın belli günleri yazıyorum. Çok az uyuyorum. Sabah çok erken kalkıyorum. Saat altı dedin mi ayaktayımdır. Öğlen oldu mu bir sürü işimi bitirmiş olurum. En zor kısmı bu. Tıkanıyoruz elbette. Yazamıyoruz. Bu tıkanıklığı aşamazsak, o zaman beni de işten kovuyorlar zaten ..

Gülüyoruz. Başlangıcından, son anına kadar gülümseyen çok neşeli bir söyleşi oluyor. Paha biçilemez bir neşesi var sohbet ortaklığının. Güneşli bir havada sırt üstü çimenlere uzanıp geçen bulutlara isim takmak isteyebilirsiniz birlikte. Sohbet ederken, uzun zamandır tanıdığınız, çok samimi olduğunuz, her sırrınızı bilen bir arkadaşınızmış gibi yakınlaşmanıza izin veriyor Mahinur Ergun. Tehlikeli bir izin bu. Yani ön şartsız teslim ediyor samimiyet ipini elinize de, siz ister boynunuza geçirirsiniz, ister belinize bağlarsınız, seçiminize hiç karışmıyor.

Ne yazık ki söyleşiyi fotoğraflarla süsleyemeyeceğim. Kimliğime dair yaptığımız anlaşmanın bir diğer maddesi de “fotoğraf” konusuydu. Poz vermeyi sevmediğini söylediğinde ısrar etmiyorum. Bu söyleşiyi görsel tarihime derkenar etmek yerine zihnime yerleştirmeyi kabulleniyorum. Vedalaşıp, ayrılıyoruz. Kapının dışında bıraktığım öykü avcısıyla birlikte merdivenleri inip, taksiye biniyoruz. Yol boyunca alışılmadık bir sessizliğe teslim oluyorum. Konuşmayı unutmuşum gibi. Ağzımın içinden kelimelerimi çalan bu sessizliği bozmalı, öykü avcısına yeni bir isim bulmalı, ona bir hikaye anlatmalıyım: kaptanlar ve tayfalar, en üstteki dalgaya binen çocuk, buhar yapan ağaç, bir koku ve bir düş hakkında…



.
® İstanbul, Kasım 2008


.
•• Fotoğraflar Mahinur Ergun'un özel arşivinden alınmıştır.