21 Ekim 2008 Salı

Ahmet Mümtaz Taylan
İYİ OYUNCU BİR DAHA ASLA TEKRAR EDİLEMEYECEK BİR ŞEY YAPANDIR.


Metrodan çıktıktan birkaç dakika sonra cep telefonuma bir mesaj düşüyor. "Aradım, ulaşamadım. Röportajı yapalım ama önce telefonda usulünü konuşalım. Ahmet Mümtaz Taylan" Refleks bir hareketle telefonun arama tuşuna basıyorum. Tanıdık bir sesin, tanımadığım notalarını koklamaya çalışarak, derdimi anlatıyorum. Zatıma tahsis ettiği peşin bir iyi niyetle, hiç sözümü kesmeden dinliyor beni. Kısa cümlelerle konuşuyor. Ertesi gün için sözleşiyoruz.

İstanbul trafiğinin dengesizliğini göz önünde bulundurarak buluşma saatine 15 dakika kala "café"den içeri giriyorum. Erkenci olduğumu düşünürken, misafirimin beni beklediğini görüyorum. Tek başına oturuyor. Kendimi tanıtıyorum. Nazikçe masasına buyur ediyor, oturuyorum. Sözü, havadan sudan sektirip duruyorum. Sohbeti başlatamıyorum. Acemiyim, ama o bunu bilsin istemiyorum. "Söyleşiye başlamadan önce bana sormak istediğiniz bir şey var mı?" diyorum. Gözlerimin taa içine bakarak, "Sadece, senaryo okumayı bildiğimi söylemek istiyorum." diyor. Blogda, "Son Bahar"la ilgili yazdığım eleştiride sarf ettiğim cümleyi hatırlıyorum. Kırılmış olacağını düşünüyorum. Anlamsız birkaç cümle geveliyorum belli belirsiz ve konuyu "kimliğime dair" bir gizlilik anlaşması talebiyle geçiştirmeye çalışıyorum. Telaşlı manevramı fark ettiği halde yüzüme vurmuyor. Bir sigara yakıp, zaman kazanmayı deniyorum. Babadan kalma yöntemle, yani kayıt cihazı kullanmadan sadece notlar alacağımı ve sohbetin sonunda da izlenimlerimi yazıya dökeceğimi söylüyorum. "İlginç…" diyor.

HAYATIN GERÇEKLERİNİ İNKAR ETMEMEYİ BİLECEK YAŞTAYIM.
Ahmet Mümtaz Taylan, 12 Eylül 1965 yılında Ankara’da doğmuş. Kişisel olarak, demografik, sosyal statü, medeni hal gibi bilgilerle hiçbir bağlamda ilgilenmediğim için bu minvalde sorular sormuyorum. Kimse kusura bakmasın. Ancak insanların takip ettiği, sevdiği, hayran olduğu sanatçılarla ilgili her türlü bilgiye ulaşmak istemesinin doğal olduğu, bu sebeple en doğru kaynağın ve iletişim olanağının da bir "web sitesi" olduğu konusunda hemfikir oluyoruz, konuşmanın en başında. Bu fikri birliktelikten yüz bularak, resmi web sitesindeki kimi bilgilerin eskiliğinden dem vuruyorum. "Haklısın. Bir şeyin nasıl olması gerektiğini biliyorum ama, galiba biraz tembelim." diyor. Bu tembellik itirafının üzerinde durmayarak, kendimce deminki uzlaşmacı tavrına karşılık veriyorum ve bu sohbetten magazin malzemesi çıkarmaya niyetli olmadığımı gösteriyorum. Bu yazı yayımlandığında web sitesinin güncellenmiş olacağı konusunda söz veriyor. Sözünü tutacak mı, henüz bilmiyorum. Sormuyorum. Hiç telaffuz etmiyor ama sesinin tonundan anlıyorum ki, iki dudağının arasından çıkan söz, kağıtlara atılan imzalardan daha önemli.

İktisatla başlayıp, oyunculukla son bulan eğitiminin, tiyatro sahnesinde filizlenip sinemayla palazlanan rotasının ekranla ne zaman kesiştiğini merak ettiğimi itiraf ediyorum. Böylelikle aslında daha ilk dizisinde başrol oynadığını öğreniyorum. Yönetmenliğini Bora Tekay’ın yaptığı, "Uzaktan Kumanda" adındaki dizide başrol oynayarak ekran macerasının başladığını anlatıyor. Diziyi hatırlayamıyorum. "Çok normal, çünkü Dinç Bilgin tutuklanıp kanal karışınca, ana haber bülteni bile yayımlanamaz hale gelmişti. O karmaşa arasında bizim dizi de 3. bölümde yayından kalktı." diyor. Anlattığı dönemi hatırlıyorum. "Yeniden ekrana dönme kararım da kızım Ayşe’nin doğumuna denk gelir." diyor.

Yılan Hikayesi, ikinci ekran projesiymiş, arkası da peş peşe gelivermiş. Benim hatırladığım ilk ekran projesi de, "Çapkın" adındaki Show TV dizisiydi. Sene 2005 olmalı. Ahmet Mümtaz Taylan, "Okul", "Yazı Tura", "İnşaat" gibi sinema filmlerinde rol alarak hafızamın kıyılarında çoktan saf tutmuşken, absürt mü değil mi bilemediğim, kararsız kalmış hissi veren bir diziyle karşıma dikilivermişti.




.

Devamını Buyrun Buradan Okuyun



.
Fotoğraf: Ahmet Mocan

Ahmet Mümtaz Taylan



• Çoğu zaman içinde bulunduğunuz işleri izlerken o projede sevdiğiniz, inandığınız, yanında durmak, destek olmak istediğiniz birileri olduğu hissine kapılıyorum. Yanılıyor muyum?
Haklısın. Üstelik bunu duyduğuma sevindim çünkü aynen söylediğin kriterlerle seçim yapıyorum ve bunun anlaşılabiliyor, görülebiliyor olması beni mutlu etti. Eğer önümde seçmem gereken iki proje varsa, birlikte olmaktan keyif alacağım insanların olduğu projeden yana karar veriyorum.
• Ya bu karar sizi duvara toslatırsa?
Çoğunlukla da duvara toslarım ama hiç pişmanlık duymadım verdiğim kararlardan. Elbette, bana sunulan iki proje varsa, bir tanesi diğerine nazaran benim hayatıma müthiş rahatlık sağlayacak miktarı önüme koyuyorsa, sırf diğerinde çalışmak daha eğlenceli olacak diye az para vereni seçmem. Duygularımla karar veriyor olsam da, hayatın gerçeklerini inkar etmemeyi bilecek yaştayım.

GEÇMİŞE BIRAKACAKLARIMIZI ÇIRAKLARDAN ÖĞRENİYORUZ.
Kelimeler kocaman bir çembere dönüşüyor ağzından çıktığında ve içine kozanı öreceğin mahrem, yalnız ama korunaklı bir sohbet olanağı sunuyor. Yön vermek haddim değilse de kısa sorularla, kimi zaman tek bir kelimeyle sohbetin seyrini etkileme görevini üstleniyorum. İtiraz etmiyor. Oyunculukla iştigal edenlerin ısrarla telaffuz ettiği, hep duyduğumuz, “usta-çırak ilişkisi”ni soruyorum.

“Bir sinema filminde 2-3 hafta ya da bir TV dizisinde 8-10 bölüm yan yana oynayarak usta-çırak ilişkisi tesis edilemez. Edilemiyor da zeten. Usta-çırak ilişkisi bizim mesleğimizi besleyen kaynaklardan biriydi ama, eskidi. Bugünün dinamiği içinden bakınca, genç bir oyuncudan da, idol edindiği adamın yamacında sebat edip beklemesini, biat etmesini istemek haksızlık gibi geliyor. Usta kabul ettiğin insan izin verirse kendi kanatlarınla uçmayı denemek maalesef bu yüzyılda çalışmayan bir gelenek. Yine de gençlerle yan yana durmak, onları anlamaya çalışmak, senden çok farklı da olsa, saçma bile gelse söylediklerine kulak kabartmak lazım. Ben özellikle onları izlerim, dinlerim. Çünkü gençleri anlamayı denemek geçmişle vedalaşmamı kolaylaştırdı. İnsan geçmişiyle var olur elbette. Neleri geçmişte bırakacağınızı bilemeyebilirsiniz, bırakmamak için diretebilirsiniz; lakin geçmişle doğru zamanda vedalaşamazsan gelecekten verim alamazsın. Alacak yeni şeyler bulamazsın. Bu da insanı çürütür. Bugün, geçmişe neleri bırakacağımızı çıraklardan öğreniyoruz. En azından ben böyle öğreniyorum.”

ACI EŞİĞİ YÜKSEK BİR TOPLUMUZ, BIÇAK BİR TÜRLÜ KEMİĞE DAYANMIYOR.
Bu söyleşinin okuyucularını, onun ışığı olmadan karanlık, nefesiyle ısıtılmadıkça soğuk kalacak cümlelere mahkum etmekten kaygılanıyorum. Yanıma bir kayıt cihazı almadığıma pişman oluyorum. Durmadan çalan telefonumdan utanıyorum. Dikkatimi bölen kediyi öldürmek istiyorum. O bana, yağmur altında kalmış bir kedi yavrusunu korumaya almakla Hamlet sahnelemenin farkını anlatıyor.

“Hamlet sergilemezsen dünyanın aksı değişmez, ama o yavru kediyi gecenin ayazında kalmaktan kurtarırsan, yaşar.” diyor. İnsan olmanın çok büyük manevralar gerektirmediğini anlatıyor. “Oyunculuk yapıyoruz. Bunda büyütecek bir şey yok. Nefes alacak hava, içecek su kalmadı, bunu konuşalım. Biri bana şu sorunun cevabını versin: Bu dünyada, elde kalan hava, su ve yeşil alan, bu üçü mevcut nüfusa eşit paylaştırılacak mı? Bugün tartışacaksak bize dayatılanları değil, işte bu gerçeği tartışalım diyorum. Diziler olmasa, hatta yarın haber bülteni bile yayımlanmasa ne olur? Hiçbir şey olmaz. Zaten anlatılanlar yalan, dolan. Bize günlerce Doğan Efendi’yle, Erdoğan Efendi’nin rant kavgasını izletiler. İlkokul çocuğu seviyesinde inandırıcılık kriterleriyle sergilenen müsamere bozması bu tartışmayı izlemek istemiyorum. Başkasının olana el uzatırsan hırsızsın. Benim gözümde, onun eşit dağıtamadığına kani gelip elini uzatır sen dağıtmaya kalkarsan da hırsızsın. Bu hırsızları konuşalım. Tedirgin bir insanım. Açlıkla terbiye edilmeye mahkum insanları zorla dahil ettikleri bu “Korku İmparatorluğu”nda, sözde toplumsal kuralları burnumuza dayatarak, naifliği aşan sözde “eşitlikçi” zihinleri, kılık kıyafet gibi yapay sorunlarla oyalanıp gerçeği ıskalattıkları için tedirginim. Sen bugün hala, ‘Kömür, bulgur dağıtıp oy topladılar!’ dersen ve bunun dışında bir politik argüman geliştiremezsen, ben de sana o zaman git önce insanların kömür ve bulgur sorununu hallet derim. Boğazdan geçip giden 'Amerikan Savaş Gemileri'nin üzerine işemek istiyorum. Kimse bana, ‘Ama Montreux Anlaşması?’ diye başlayan cümleler kurmasın. Bugün üniversitelere kızlarımız türbanla girsin mi, girmesin mi tartışması burnuma dayatıldığında, yeter ki okusun diyorum. Rahat bırak. Okula gitsin. Tababet kafada türban tutmaz. Senin görevin bunu öğretmek. Öğretemiyorsan, yolunu bulmak ve sunmak için kavga et. Bu memleketin en ücra köşesinde büyüyen bir çocuğun da benim kızımla eşit eğitim ve sağlık hizmeti almasının garantisini nasıl tesis edeceksiniz, bunu anlatsınlar bana. Suni gündemler ve yalanlarla birbirimizi oyalamayalım. Acı ve sabır eşiği yüksek bir toplumuz , maalesef bıçak kemiğe bir türlü dayanmıyor.”




İYİ BİR SEYİRCİ OLMAYACAĞIM
Sesinin yankısını aşan bir gürlükle anlatıyor herşeyi. Hep varmış da hiç göremediğim, görsem de anlayıp bilemediğim, başka bir evrenin dili zannettiğim sözcüklerin yeni anlamlarını ezberliyorum.
“Nefes alıyorsan, düşünüyor, konuşuyorsan, olanı biteni görüyorsan yani ortalama bir insansan bir tarafın olmalı. Orada ya da burada, iyi ya da kötü, sağda solda bir yerde durmalısın. Ben tarafsızım diyerek, hayat aksın ben kıyısında durup bakayım diyerek, yani sadece seyrederek insan olunmuyor. Ben hiçbir zaman seyirci olamadım, hiçbir zaman iyi bir seyirci olmayacağım. Kimi şanslıdır kazanan taraftadır, kimi kaybeden tarafta. Kaybetmek de kazanmak da hayatın içinde var, bunlar gerçek. Hep kazanan tarafta olmayı istemek nasıl vicdan dışıysa, hep kaybeden tarafta olduğun zannına kapılmak da akıl dışıdır. Gerekirse iki ayrı taraf olalım, kavga edelim. Ama benim dişimin kırılmasının, senin dudağının patlamasının sonuca varmamıza hayırlı bir hizmeti olsun. Adım atalım. Sadece uyanarak gördüğün kabustan kurtulamazsın. Biz çoktan uyandık ama henüz o rehavet duygusundan çıkamadık.”

Ortak acıları, ağrıları, yoksunlukları, yarını konuşuyoruz. Neşeli olmuyor bu sebeple sohbet ortaklığımız. Tuhaf, elsiz ayaksız bir sessizlik masaya eşlik etmeye niyetlenmişken imdadımıza postacı yetişiyor. “Fatura bıraktım Ahmet Bey..” diyerek, sessizliği masadan çalıyor... Ahmet Mümtaz Taylan, tanınır olmanın en önemli getirisini “İletişim Lüksü” olarak tanımlıyor.
“Sizden bir adım önde başlıyorum sokaktaki insanlarla ilişkime, bu çok büyük bir lüks ve bu lüksten rahatsızlık duyanlara gülüyorum.” diyor.

• Ya medya mensuplarının tacizci tutumu?
Ben hiç medya tarafından taciz edilmedim. Medyayla nasıl ilişki kuracağınızı bilirseniz, magazinci diyerek ötelediğiniz muhabir de size saygı duyar. Size saygı duyulmasını istiyorsanız, hak edecek bir rota tutturacaksınız. Bunu sağlamayı beceremiyorsanız, mesafeyi koruyamıyorsanız tacize uğrarsınız. Nihayetinde müdürüne iş, evine ekmek götürmekle yükümlü bir adamla muhatapsın. Magazin zihniyetini hastalıklı buluyorsan ve bununla savaşacaksan sokaktaki muhabirle itişme. Onu sokağa salan sistemin temsilcileriyle uğraş. Onların iki yüzlü tutumuna bayrak aç.

OYUNCULUK BİR RUH HALİ, BİR VÜCUT İKLİMİDİR.
Bir süredir o anlatırken, ben, “sadece izleyerek” bir tür yakınlık hatta hayranlık tesis ettiğimiz insanlarla ilgili neleri bildiğimizi, neleri bildiğimizi zannettiğimizi, neleri asla göremeyeceğimizi listeliyorum. Sohbetin başından beri aldığım notlara göz gezdirdiğini ve ne kadar az not aldığıma şaştığını biliyorum. Ama bu listeyi görmesini istemiyorum. Ağır hareketlerle not defterimi kendime doğru çekerek, arkama yaslanıyorum ve listeme küçük bir not daha ekliyorum: “Yeşil”

• Tanımların içinin hızla boşaltıldığı bir zeminde “Oyuncu, İyi Oyuncu, Değer, Eder” gibi sıfat ve kavramlardan hangisini kendinize uygun görüyorsunuz?
Yirmi senedir bu mesleğin içindeyim, hiçbir zaman kendimi 'Ben oyuncuyum!' diyerek tanımlamadım. Hayatımı oyunculuk yaparak kazanıyorum. Değerli miyim, değil miyim bu sorunun cevabını ben veremem. Ben sadece fiyatımı belirleyebilirim. Oyunculuk iyi para kazanılabilecek bir meslek. Olmaz ya, olur da tek bir an yan yana oynadığım bir diğer arkadaşımın benden çok kazandığına dair bir hisse kapılırsam, hemen geri kalan onlarca milyon insandan daha çok kazandığımı düşünür nefsimi terbiye ederim. Herkese de böyle yapmasını tavsiye ederim. Ama karşılığını almadan da oyunculuk yapmam. Çünkü sorumlu olduğum, sorumlu olmak istediğim başka hayatlar var, bunu ancak daha iyi kazanarak yapabilirim. Oyunculuk nedir? dersen, oyunculuk bir ruh hali, bir vücut iklimidir. Bu nedenle, ‘Ondan oyuncu olmaz, bundan olur’ tartışmalarını da lüzumsuz ve komik buluyorum. Okulundan mezun olup, oyunculuk yapmaya çalışan ama asla oyuncu olamayacak sürüyle isim var. Bunları tek tek saymaya gerek yok, seyirciye saygısızlık yapmak istemem. Eğitim, kimseyi oyuncu yapmaz. Yetenek tek başına hiçbir şey demek değildir. Bunlar hep bulunduğun pozisyonu fazlaca önemsemekten oluyor. ‘Sahne mabettir!’ Hayır! Mabet camidir, kilisedir, sinagogdur. Sahne mabet değildir. Oyunculuk katı sınırlar, sarsılmaz yöntemler içeren bir durum değil. Elini şu kadar kaldır, seyirciye 60 derece dönük oyna filan demek değil oyunculuk. Eğer seyirciyi ikna edeceğine, o illüzyonu kurabileceğine güveniyorsan git kulisten oyna rolünü, sahneye bile çıkma. Etrafımdaki genç insanlara, ders verdiğim öğrencilerime her fırsatta şunu anlattım: Hocalarınız önemli bilgileri ve kıymetli deneyimlerini sizlere aktarıyorlar. Kabul. Ancak, size ne yapmanızı söylüyorlarsa en az bir kez tersini denemelisiniz.




İYİ OYUNCU BİR DAHA ASLA TEKRAR EDİLEMEYECEK BİR ŞEY YAPANDIR.
Sosyal kuralların kalabalığından, kirinden pasından arınmış gelişkin bir “sorumluluk” duygusunu -çoğu zaman bir lanet gibi- taşıdığını apaçık görüyorum, belki de hiç sarf etmeyeceği sözcüklerin belli belirsiz izlerinde.

“Oyuncu zaten nadir bulunan bir şeydir. Tanımlamak şartsa, iyi oyuncu bir daha asla tekrarlanamayacak bir şey yapandır.” diyor. “Asla tekrarlanamayacak olana” örnekler veriyor. Bahsettiği isimlerin/eserlerin bende hiçbir karşılığı olmadığını bakışlarımdan anlıyor olmalı ki, nezaketle yeni bir örnek daha vererek beni rahatlatıyor. “Misal, 'Guguk Kuşu' filmi yeniden çekilecek olsa, 'McMurphy' karakteri de teklif edilen her oyuncunun kabusu olacaksa, o zaman Jack Nicholson iyi bir oyuncudur.” diyor. Bu sefer anlıyorum ne demek istediğini.

MUTFAĞI ELEŞTİRECEKSEK ÖNCE GEREKÇELERİ ORTADAN KALDIRMALIYIZ.
Sözcükler, yeni bir anlam için saf tutmak üzereyken, itiş kakış sırasını bekleyen ilerideki, öteki cümlelerini açık ve anlaşılır olmaya özen göstererek zihnime yerleştirmeye devam ediyor. “Sonsuz bir hızla dönen her şeyin yerinde durması gibi...” diyor, ekranda boy gösteren işlerle ilgili fikrini sorduğumda. “Televizyonda yayımlanan hiçbir projeyi seyretmiyorum.” diyor. "Ama bunu yazarım." diyerek lafını kesiyorum.

“Yazabilirsin. İzlemiyorum. Merak etmiyorum. Sebebi çok basit. Mesleğin içinden biri olarak ilk yarım saatini izleyince anlıyorum o işin nereye gideceğini, ne diyeceğini ya da diyemeyeceğini. Ancak televizyona o yarım saati bile ayırmak lüks benim için. Çünkü bilmediğim ama öğrenmek istediğim, görmediğim ama görmek istediğim, üzerine düşündüğüm, yazmak istediğim o kadar çok şey var ki, onlara zaman ayırıyorum ekrandan çalarak.”

• En sıradan Hollywood projesinde bile hissettiğim samimiyet duygusunu, nedense bizim olanda bulamıyorum, bunun “olanaklarla” alakası var mı?
Elbette bu işin mutfağını eleştireceksek, önce bu sektörde çalışanların gerekçelerini ortadan kaldırmalıyız. Yönetmenden 100 sayfayı 5 günde çekmesini istersen, bu iş olmaz. Neredeyse 24 saat çalıştırdığın insanlardan kusursuz olmasını bekleyemezsin. Çalışma saatleri insani standartlarda olmalı. Kanal yöneticisi olarak yapımcıyı çağırır ve 3 ay sonrasına proje sipariş edersen bu iş olmaz. Projelerin hazırlık aşaması için yeterli süre ayrılmalı. Yapımcı senaristi karşısına alıp da, ‘Al şu beş bölümün parasını, git senaryo yaz.’ diyemezse, bu iş olmaz. Öyleyse önce bu insanların çalışma şartlarını iyileştirmek, maddi gerekçelerini ortadan kaldırmak gerekir. Yani rahat yaşamalarını sağlayacak parayı ödemen gerekir. Sonra çürük yumurtalar kendiliğinden ayıklanır.

• Ne zaman?
Değişim çoktan başladı. Eskiden bu sorunları üç-beş kişi konuşurduk kendi aramızda toplanıp. Şimdi sadece sen ben değil, setteki çaycı da 8 saat çalışması gerektiğini, 8 saati aşan çalışmalar için ek ücret talep etmesi gerektiğini biliyor. Yurt dışındaki çalışma koşulları biliniyor ve konuşuluyor. Bunlar artık bilinen gerçekler haline geldi. Sektör olmaya çalışan bu kalabalık arenada bunların konuşuluyor olması büyük aşama. Önce bunlar konuşulacak sonra taşlar yerine oturacak. Sormadın ama, eğer sorsaydın bütün bu olumsuzluklara ve zor şartlara rağmen işimi çok severek yaptığımı söylerdim sana. Her şeyin zamanla daha iyi olacağına inanarak tahammül etme gücü buluyorum bu karmaşaya.




FİLMLER OYUNCULARIN ADIYLA ANILSA DA, YÖNETMENLERİNDİR.
• Son olarak "Gölgesizler" filminde rol aldınız, nasıl bir film oldu?
Gölgesizler, Hasan Ali Toptaş’ın kitabından yola çıkarak Ümit Ünal’ın senaryolaştırdığı aynı zamanda da yönetmenliğini üstlendiği bir sinema filmi. Ümit Ünal, önemli bir senarist ve yönetmendir bana göre. Ancak 'Nasıl bir film oldu?' sorusunun cevabını ben veremem. Çünkü filmler oyuncularının adıyla anılıyor olsalar da yönetmenlerindir ve bu soruya o cevap verebilir. Ben, vizyona girdiğinde izlerim ve bende uyandırdığını yorumlayabilirim. Ama şunu söyleyebilirim, kalben ve aklen okuyup onayladığım, oyuncusu olmaya karar verdiğim bu senaryonun ve filmin bir parçası olduğum için pişman olmayacağımı biliyorum.

• Blog okurlarından gelen sorularla devam etmek istiyorum, izninizle. Bir tanesi "fikren onaylamadığı bir projede oynar mı?" diye sormuş.
‘Fikir’ ile kastedilen ideolojik karşıtlık ise eğer, oynamam! Oyunculuğun turnusol kağıdı ‘samimiyet’tir. Meselesiyle barışık olamayacağınız bir projede sizi terkedecek ilk şey samimiyetiniz olacaktır. Örneğin milliyetçi kabadayılıkları ajite etmek amacıyla tasarlanmış ya da savaş çığırtkanlıklarıyla bezenmiş bir projeye emeğimi vermem! Oyunculuk kariyeri ve maddi kazançtan daha önemli bir çok şey var. Onlardan biri de ‘birey ve yurttaş olarak dik durmayı bilebilmektir.’ Racon kesmiyorum elbette ama ben yoğurdu böyle yiyiyorum.

• Oyunculuk eğitimi almak isteyenlere hangi kurumları öneriyorsunuz?
Oyunculuğun ne olduğunu öğretmek için sıraya girmiş eğitim kurumları var, modası geçmiş gibi görünse de bulabilirseniz bir usta; usta/çırak ilişkisi var, olmadı paçaları sıvayıp nüfuslu bir dost vasıtasıyla bir diziye kapak atarak öylesine de başlanabilir! Mesele ne kadar devam edebileceğinizdir! Bir tek başlarken karar sizdedir, devamına sanatımızın isterleri, seyirci ve bir de hayat karar verir! Başlayacak olanlara kolaylıklar dilerim...

• Bu aslında çoklu soru, ama sadece son kısmını sorayım: "Eşi iyi bir oyuncu olamazsa Ahmet Bey üzülür mü?"
Ayçin iyi bir oyuncu. Oynadığı son projede de çok sevilen bir karakter yarattı, severek ve sevinerek izliyorum. İnsanın hayatını paylaştığı eşini, işiyle de sevmesi çok hoş bir şey ama; beni eşimle ilgili üzebilecek tek şey, bir sabah uyandığında artık beni sevmekten vazgeçmesi olurdu...

ELEŞTİRİNİN VARLIK SEBEBİ ÜRÜNE KATKI SAĞLAMAKTIR.
Sürekli devinim halinde anlatıyor, coşkun ve akıcı. Kıpır kıpır ama asla dağılmıyor. Uzun uzun anlatıyor, sakınmadan, sansürlemeden. Ancak yorulmuş olacağını düşünüyorum. Soruyorum.
"Yorulmadım. Ben hiç bu bu kadar uzun konuşmadım. Keyif aldım." diyor. Devam ediyorum.

• Niçin kabul ettiniz bu söyleşiyi?

Öncelikle web siteme attığın mesajda kullandığın bir kelime dikkatimi çekti. ‘İdrak’, nadir kullanılan bir kelime. Sonra bloğu okudum. Blog yazarlığı gerçekten önemsediğim genç bir kavram. Sahip olduğum yurttaşlık bilincimle de, mesleğime bakışımda da her zaman bağımsız olmayı seçenin yanında durdum. Mesela bir yönetmenin ilk filminde her zaman oynarım. Sette yeni mezun bir oyuncu varsa onu dikkatle izlerim. Bir oyun sahneye koymak için hiç gidilmemiş yerleri tercih ederim. Ayrıca kimden gelirse gelsin eleştiri gerekli ve önemli bir şeydir. Kendinize kötü demekle kötü olamayacağınız gibi iyi demekle de iyi olamazsınız. İyi ya da kötü oluduğunuzu anlamak için kaynağınız sizin dışınızda duran, size dışarıdan bakan olmalıdır. Bizim mesleğimiz için kimdir bu dışarıdan bakan? Eleştirenler. Hakkımda yapılacak en sert ve haksız olduğunu düşündüğüm eleştiriye bile kızmam, onu yazanın bana ayırdığı zamana saygı duyarım. Eleştirinin varlık sebebi ürüne katkı sağlamaktır. Ancak eleştiren de, o ürünün parçası olmanın yarattığı ışıltının gözünü kamaştırmasına engel olmalı. Yarım sayfa yazı yazmaya çalışmanın ne kadar meşakkatli olduğunu ben okurken biliyorsam, yazan da ürüne katkı sağlaması gerektiğini, onu öldürmemesi gerektiğini bilmeli. Attila İlhan’ın dediği gibi ‘Olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması’ ama en azından denemeli...

SESİMDE SÖZCÜKLER YOK!
Çember tamamlanıyor. Soğuyan çaylar son kez tazeleniyor. Sigara dumanı çoğalarak havada asılı kalıyor. Kimselere bağışlanamayacak kadar değerli olan zaman, mutlak yokluğunda uçuşup gözden kayboluveriyor. Söyleşiyi bitiriyoruz. Bana zaman ayırdığı için teşekkür ediyorum. Vedalaşıp ayrılıyorum yanından. Kendi ayak seslerimi dinleyerek ve kimseyle göz göze gelmemeye özen göstererek hızla yürüyorum. Bazı kareler var anlattıklarından zihnime kazınan, kimisi sürekli, kimisi anlık. Peş peşe geliyor ve gidiyorlar. Görüntüler, en çok da kaybolan hayaletler gibi yerleşiyorlar zihnime, yol boyunca.

Bu sohbet, yapıldığı andan önünüze gelene kadar çokça yazıldı, bozuldu. Zihnimin imbiğinden geçti, zamana direnen koyu bir iz bıraktı hayat defterimde ve benden çıktı. Sahip olduğunu sandığı ilkelerin kalabalığıyla çoğalmış bu göçmen kervanından kaç mekan, kaç insan, bilmem ne kadar çok hayat sere serpe serilirken yeryüzüne, ben gördüğünü, işittiğini, susmadan, durmadan ve hiç yorulmadan söylemeye niyet eden Ahmet Mümtaz Taylan’la karşılaştım.

Çoktan beri, yeni bir yol sandığım o patikada durup, benden daha uzağa baktığını biliyorum. Bu yüzden beni affetmesini diliyorum: Sesimde sözcükler yok!





.

® Cihangir , Ekim 2008



.

Kapak Fotoğrafı: Ahmet Mocan
Fotoğraflar: Dilek Gezer

.


Ana Sayfaya Dön

7 Ekim 2008 Salı

Bugünkü “Zeynep”in mesleki bakışını oluşturacak dokulara yakın olmak için işsiz kalmayı göze aldım.


Genç bir yönetmen Zeynep Günay Tan, biyolojik yaşıyla da mesleğe bakışıyla da genç. 15 senedir bu sektörün içinde önce asistan sonra yardımcı yönetmen, son 4 yıldır da yönetmen olarak kamera arkasında vazife yapıyor. “Vazife” sözcüğünü işine rutin bir görev gibi baktığı ve kanıksadığı için değil, bir tür “hizmet” olarak algıladığı için seçtim. “Hepimiz senaryoya hizmet ettiğimizi bilmeliyiz.” diyor, işinin inceliklerini anlatırken. Güler yüzlü. Ortak lisan oluşturmakta hiç zorlanmıyor. Özenle seçiyor kelimelerini, içten ve sağa sola çekiştiremeyeceğiniz dümdüz, çapaksız cümleler kuruyor. Meslek alışkanlığından olsa gerek…

Bütün samimiyetiyle ve neş'esiyle sürdürdüğü sohbetin her anında elini kalbinin üzerine koyarak sözcüklerin bağını çözüyor. Yazdıklarımdan fazlasını konuşuyoruz. Sorular ne kadar kıvransa, meyil alsa da her cevabın kıyısına köşesine iliştirilmiş incelikli bir mesafe sanki ete kemiğe bürünüyor ve onun "özel" saydığı kıyılara ayak basmanızı engelliyor.

"Kırık ve imkansız bir aşk hikayesi.." diyor, uzun uzun anlatmak istemediği idealindeki film projesinden bahsederken. "Seyrettiğim zaman, 'Ah ne güzel olmuş, süper' dediğim çok az sahnem var. Hiçbir bölümü 'şahane' diyerek huzur içinde izleyemedim." diyor. Hayat, tüm çağrışımlarıyla efsunlu bir ideal sunmuş ona ve en külfetli çabanın bile bir tür yaşam bilgeliği olduğuna öyle içten inanmış ki, siz de gözünüzü kırpmadan kapılıp gidiyorsunuz sözcüklerin peşinden.
Buyrun!

• Zeynep Günay Tan Kimdir?
Gönen doğumluyum. Annem babam avukat ve hâlâ Gönen’de yaşıyorlar. Ben ilkokul 5’inci sınıftan itibaren İzmir’de okudum. İzmir Amerikan Lisesi mezunuyum. Lisede okurken oyuncu olmak istiyordum. Izmir Amerikan Lisesi de tiyatro konusunda oldukça aktif bir okuldur. Kocaman bir anfimiz vardır ve her sene bir oyun sahnelenir. Konservatuardan hocalar gelirdi. Benim hocam Cengiz Küçükayvaz’dı mesela. Yönetmen olduktan sonra hiç çalışamadık ama üzerimde çok emeği vardır. Fakat ailem oyuncu olma fikrimi pek desteklemedi. Sonra Milli Eğitim Bakanlığı’ndan burs kazandım ve İtalya’da “Birleşik Dünya Koleji” diye bir okula gittim. İki sene orada okudum. İçimde hala oyuncu olma isteği varken okul televizyonu vasıtasıyla kamera arkasıyla tanıştım. Röportajlar yapıyordum, küçük kısa filmler çekiyorduk onları kendimiz kurguluyorduk, montajlıyorduk. Bu sayede kamera arkasında daha çok keyiflendiğimi fark ettim ve sinema okumaya karar verdim. Floransa’daki Domms Sinema Televizyon okuluna kabul edildim.

Fakat 5 Nisan kararlarıyla bursum kesildi. Apar topar Türkiye’ye döndüm. Üniversite sınavına gireceğim ama Sinema Televizyon bölümünü kazanmam pek mümkün görünmüyor. Çünkü İtalya’da gördüğümüz müfredatla buradaki birbirinden tamamen ayrı. Sonunda İtalyan Dili Ve Edebiyatı'nı yazdım ve kazandım. Okula kayıt yaptırmak niyetinde değildim. Bir yıl bekleyip sinema okumak istiyordum. Babam benimle bir pazarlık yaptı. "Bu bölümü oku, ben de sana bir stüdyoda staj ayarlayayım.” dedi. Kabul ettim. Bahsettiği yer Vipsaş. İlk görevim, Vhs’ten Betacam’a aktarma yapmak. 5 ay boyunca devamlı olarak bu işi yaptım. Vipsaş’da çalışırken de Kartal Tibet’le tanıştım. İlk asistanlık yaptığım kişi Kartal Tibet oldu. Setin en küçük asistanı olarak başladım. Ama Kartal Bey beni her zaman montaja götürürdü böylece montajı da öğrenmek için imkanım oldu. Sonra da çok şükür, harika bir yönetmen portfolyom oldu. İsimlerini her zaman gururla söyleyebileceğim yönetmenlere asistanlık yaptım. Çalışma sırasıyla gitmem gerekirse Kartal Tibet, Türkan Derya, Taner Akvardar, Orhan Oğuz, uzun sure Ömer Kavur, kısa bir dönem Atıf Yılmaz ve Şerif Gören, Ziya Öztan ve en son Çağan Irmak.



.

.

.
Devamını Buyrun Buradan Okuyun

Zeynep Günay Tan



Rüya Takımı gibi bu isimler.. Hemen hemen her asistanın mesleğe başlarken çalışmak isteyeceği ideal isimler, öyle değil mi?
Gerçekten de öyle... Her biri kendi başına bir okul ve en önemlisi her birinin tavrı birbirinden çok farklı. Hiçbiri diğerine benzemiyor. Benim en büyük şansım bu insanlarla çalışmak oldu. Ancak bu isimlerle çalışmak için ben de tercihlerimi doğru belirledim. Her çağrıldığım işe gitmedim, bekledim. Bugünkü “Zeynep”in mesleki bakışını oluşturacak dokulara yakın olmak için işsiz kalmayı göze aldım.

Yönetmenlik yapmaya ne zaman ve nasıl başladınız?
En son Çağan Irmak’la çalışırken başladım. Çemberimde Gül Oya’yı çekerken, 8. bölüm’de, bölümün de en güzel sahnesine, yani okuyunca insanın tüylerini diken diken eden bir sahneye hazırlanırken, Çağan birden bire, önceden hiç konuşulmadığı halde, “Ben gidiyorum Zeynep, bu sahneyi sen çek.” dedi ve gitti. Ben o zamana kadar sadece Ziya Bey rahatsızlandığında, Abdülhamit Düşerken’de son blokta birkaç gün sahne çekmiştim. Onun dışında da hiç böyle bir tecrübem yoktu. Çağan’ın bana bıraktığı sahne gerçekten dizinin o bölümünün en güzel sahnesiydi. Yani düşünüyorum da, ben şu anda kıyabilir miyim, aynı şeyi yapabilir miyim, emin değilim. Çünkü dizi çekerken şöyle bir şey oluyor. Kendine sahne seçiyorsun. Kimi zaman bazı sahnelerle fazla bağlantı kuruyorsun, kendin için çekiyorsun. En azından hafızanda güzel kalsın istiyorsun o sahne. Tam olarak böyle bir sahne bıraktı Çağan ve elim ayağım titredi. Ama özgüvenimi yerine getiren ve “yönetmen olabilirim” duygusunu hissetmemi sağlayan, bir anlamda arkamdan itikleyerek süreci hızlandıran da Çağan Irmak'tır. Çemberimde Gül Oya bittikten sonra da, Güz Yangını adındaki Show tv dizisinde yönetmen olarak çalışmaya başladım.

• Baskın bir karakter ve otoriter bir yönetmen misiniz?
Özel hayatımda hiç değilim. Otoriter bir yönetmen miyim? Aslında bu soruya ben cevap veremem. Bir otorite oluşturmaya çalışıyorum. Ama bunun için çaba sarfetmemeye de çalışıyorum. İlk işimde yaptığım hata buydu mesela. Otorite kurmak için çaba sarfettim. Sonra anladım ve öğrendim ki bu, çaba sarfedilerek oluşturulacak birşey değil. Vardır ya da yoktur. Daha sonra yaptığım işlerde bu durumu hiç zorlamadım. Ben, işimi iyi yapmaya çalışırım. Sette böyle bir kültür var. İnsanlara kadınmış erkekmiş, gençmiş yaşlıymış diye bakılmaz. İşini iyi yapıp yapmadığına bakılır. İnsanlar da işini iyi yapan birini gördükleri zaman ona saygı duyuyorlar.

Le grand Voyage adındaki bir filmde yönetmen yardımcısı olarak çalışmışsınız. Nasıl bir deneyimdi? Çalışma koşulları farklı mı?
En uzun süre çalıştığım yönetmen Ömer Kavur oldu. Yardımcı yönetmen olarak çalıştım. Alfa Film, sık sık yabancılarla ortak yapımlara giren bir şirketti. La Grand Voyage da, Alfa Film bünyesindeyken çalıştığım yabancı ortaklı işlerden bir tanesiydi. Fas asıllı fransız bir yönetmenin kendi hikayesiydi. Baba-Oğul hacca gitmek için Fransa’dan yola çıkıyorlar. Bu yolculuğun Türkiye’den geçen kısmıyla ilgili 20 günlük bir çekim programı vardı. Projenin Türkiye kolunun yardımcı yönetmenliğini yaptım.

Fark şuydu. İlk geldiklerindeki iş programı şöyle: "Saat 15: 22- 5. Sahne 3. Plan, Start / Saat 15: 34- Stop” 30 değil, 40 değil yani, 15: 34." Biz, bir süre dalga geçtik bu iş programıyla kendi aramızda. Komik geldi doğal olarak, Türküz ya! Ama o iş planı ilk gün gerçekten de tıkır tıkır işledi. Hepimiz şaşkınlıkla ve hayranlıkla izledik durumu. Fakat sonra şöyle bir şey oldu, en ufak bir aksilik olduğunda afalladılar. Dağıldılar. Bizim insanımızın en sevdiğim yönlerinden biri, aksilik olduğunda çok çabuk yeniden organize olup çözüm üretebilmesi. Bizim setlerimizde karar mekanizması çok çabuk gelişir ve o sorun halledilip, geçilir. Bu benim en keyif aldığım şeylerden biridir. Dizi yönetmenliğiyle ilgili söylüyorum bunu ama. Sinema filminde aksilik olursa vaktin olduğu için ertelersin. Düzeltir ve devam edersin. Ama dizide yayına yetişirken bir mekana girmen lazım, oyuncunun tiyatroya yetişmesi lazım ve geliyorsun o mekan kapalı. O bir saat içinde, olmayan mekanda sahnenin anlatmak istediği duyguya göre başka bir çözüm bulman ve çekim yapman gerekiyor. Bu tür aksaklıklar olduğu zaman tamamen yabancılar paralize oluyorlar. Yani çok planlı ve programlılar ama aksilik olduğu zaman biz daha kolay çözüm üretebilirken onlar duruyorlar. Onun dışında evet, çok düzenli çalışılıyor. Film önceden kağıt üzerinde çekilmiş oluyor, derslerini çok iyi çalışıyorlar. Filmin her karesi sete çıkmadan evvel çözümlenmiş. Ama Türkiye’de de böyle çalışan yönetmenler var, ben onlarla çalıştım.


Herşeyin bu kadar planlı programlı olması iyi bir şey mi?
Elbette iyi bir şey ama kişisel olarak benim pek sevdiğim bir durum değil. Ben, çekim anının kaosunu, sette hiç tahmin edilemeyen küçük bir aksaklığın, eksiğin yaratacağı problemin çözümlenme şeklini yani anında çözüm üretilmesini seviyorum. O eksiklikten çıkacak oyunu, o oyundan çıkacak rejiyi, rejinin bu kadar yaşayan birşey olmasını seviyorum. Bu işin o kadar da matematiksel olması beni çok ilgilendirmiyor. O yüzden de ufak tefek devamlılık sorunlarına, küçük teknik hatalara göz yumarım ve oyunun duygusu iyiyse sırf devamlılık tutsun diye sahneyi tekrar çekmem. Seyirci olarak da çok planlanmış bir şey izlediğimde gerçeklik duygumu kaybediyorum. Ama, mesela Karayip Korsanları’nda her kare planlanmış, storybordlar üzerinden çalışılmış. Defalarca prova yapılmış ve sonuç şahane. O bir masal. Dramada herşeyin bu kadar kurallı, tertipli ve organize olması gerçeklik duygumu kaybettiriyor. Kaotik durumların rejiyi beslediğini düşünüyorum. Bu benim tercihim...

Eşref Saati deneyimli oyunculardan oluşuyor. Genç bir yönetmen için kıdemli oyuncularla çalışmak zor mu?
Ben ilk işimde de çok deneyimli ve kıdemli oyuncularla çalıştım. Deneyimli oyuncular setin gereklerini ve gerçeklerini gençlerden daha iyi biliyorlar. Bu anlamda mesleğin duayenleriyle çalışmak zor değil aksine işinizi kolaylaştıran bir faktör. Çünkü o insanlar, çok daha iyi biliyorlar ki yönetmenlik yaşla ya da kıdemle ilgili bişey değil. Hiçbir deneyimli oyuncuyla sorun dahi yaşamadığım gibi her zaman çok çok fazla saygı gördüm. Ve kendimi hep çok iyi hissettim. Yani müthiş bir sevgi ve saygı içinde çalışıyorsun. O yüzden büyük isimler, iyi ve kıdemli oyuncular beni hiçbir zaman korkutmadı. Aksine anlattığım bu sebepler yüzünden heyecanlandırdı. Çünkü iyi oyuncu olmak demek, öğrenme sürecinin devam ediyor olması demektir. Öğrenme sürecini kapattığın, “oldum” dediğin zaman duruyorsun, düşüş başlıyor. Ben bu anlamda iyi oyuncularla çalıştım. Ben onlardan yüzlerce şey öğrendim, ama onlar da benden yeni birşey öğrenebilme ihtimalleri olduğunu biliyor ve kendilerini kapatmıyorlar. Karşılıklı sevgi, saygı ve deneyim alışverişi devreye giriyor ve işiniz o zaman daha da keyifli oluyor.

Kaybolan Yıllar, son sezonu oldukça düşük reyting oranları alarak kapattı. Bu durumun sizin diziden ayrılmanızla bir ilgisi var mıdır?
Ben hiçbir dizinin reytinginin bir yönetmene bağlı olduğunu düşünmüyorum. Yönetmen ancak iyi bir hikayeye kuş kondurur. Kondurduğu kuş da, teknik konuşursak bence 1 ya da 2 reytingden fazlası değildir. Aynı şeyi oyuncu seçimi için de düşünüyorum. Televizyonda temel mesele “ne anlattığın"dır. İnsanları hikaye ilgilendiriyor. Evet, güzel bir hikayeyi iyi anlatırsan güzel oynanırsa çok fazla reyting alır. Ama kötü bir hikayeyi iyi anlatırsan hiçbir faydası olmaz. Temel olan hikaye. Kaybolan Yıllar'da benden sonra reyting düştüyse orada mesele belki hikayenin ömrünü tamamlamış olmasıdır. Yoksa yönetmenle ya da benim bırakmamla alakası olduğunu sanmıyorum. Kaldı ki benden sonra da projeyi çok sevdiğim bir arkadaşım devraldı. Gayet de güzel çekti. Mesele tamamen televizyon matemetiğiyle ilgilidir.

Çok kötü hikayeler var ve 2- 3 sezondur izleniyor bu işler?
Kötü hikayeleri ortalamanın üzerinde çekerek ayakta tutabilirsin. Ama iyi bir iş olmasını sağlayamazsın. Kötü bir hikayeyle yola çıkıyorsan ne rejiyle, ne oyunculukla iyi bir sonuca varamazsın. Fenomen çıkaramazsın. Benim sette ısrarla söylediğim, çalıştığım oyunculara da anlattığım tek bir cümle var. Hepimiz senaryoya hizmet ediyoruz. Bunu hiçbir zaman unutmamamız lazım. Ben isterim ki, çalıştığım oyuncular da bu gerçeği bilsin. Her işin mutlaka oyuncu starı vardır ama, o star da senaryoya hizmet ettiği zaman doğru iş ortaya çıkar. Herkes o senaryodan payına düşeni üstlenmek zorunda. Örneğin, sen basit bir hikayeyi anormal bir rejiyle anlatıyorsan bence o da yanlış. Çünkü her hikaye kendi rejisini barındırır. Mesela benim en komiğime giden şey, “Ben omuz kamerası çok kullanırım, ben çok jimmy jib kullanırım” gibi cümleler duymaktır. Böyle birşey bence olamaz. Bazı hikayeleri, anları omuz kamerasıyla anlatamazsın ya da anlatmamalısın. Her hikayenin, içinde barındırdığı kendine ait bir anlatım dili var. Yönetmenin asli görevi bu dili hikayenin içinden çekip çıkarmak ve göstermek. Elbette her yönetmenin tıpkı imzası gibi özgün bir anlatım tavrı vardır, olmalıdır. Eğer çektiğin filmi ya da diziyi seyredenler bu tavrı farkediyorsa, o zaman senin kendine has bir anlatım dilin var demektir.



Yönetmen dizinin gidişatına ne kadar hakimdir? Mesela 5 bölüm sonra Eşref Saati’nde neler olacağını biliyor musunuz? Senaristler hikayenin gidişatıyla ilgili değişiklik yapacaklarsa yönetmenin fikrini sorarlar mı?
Bu sezon Eşref Saati’nde neler olacağını biliyorum. Sezon başlamadan önce senaristlerle bir araya gelip uzun uzun konuştuk. Bölüm bölüm detaylı değil ama, hikayenin genel gelişimini, karakterlerin açılımlarını, girip çıkacakları konuştuk. Hikayenin gidişatıyla ilgili değil de bir karakterin yaşayacağı önemli bir değişim olacaksa fikrimi alırlar. Yani ben her zaman böyle çalıştım.

Yerli ya da yabancı dizileri izliyor musunuz? En sevdiğiniz yönetmen kimdir?
Yerli dizilerin ilk bölümlerini mutlaka izlerim. Takip edemiyorum ama bu bir tercih değil zamanla ilgili bir mecburiyet. Ekrana iş yapıyorsan neler olup bittiğini bilmen gerekir. Dizi çekiyorsun ama dizi izlemiyorsun. Bu benim anlamlı bulabileceğim bir tercih değil. Yabancılar arasında en sevdiğim dizi House. Gregory House karakterini çok beğeniyorum. Nip-Tuck ve Prison Break’i severek izliyordum. Vakit buldukça takip etmeye çalışıyorum. Bir dönem CSI: Miami’yi izliyordum. Polisiye- Aksiyon izlemeyi çok seviyorum. En sevdiğim yönetmen Stanley Kubrick. Sonra Clint Eastwood, yenilerden Alejandro Inarritu var. Ama hayattaki idolün kim dersen, cevabım Ertem Eğilmez’dir.

Neden Ertem Eğilmez?
Çünkü çok doğru algılamış bizleri ve bizim olanı. Ben, ekranda ya da perdede her zaman bize ait hikayeler olmasından yanayım. Dünya çapında başarılı olacaksak, kendi hikayelerimizi anlatarak başarılı olalım istiyorum. Hikaye Türk olsun, ama anlattığı şey bütün dünyayı ilgilendirsin. Ertem Eğilmez’in de bunu çok iyi yaptığını düşünüyorum. Türk insanını çok iyi tanımış, gözlemlemiş ve çok iyi anlatmış. O yüzden de üzerinden 20 sene geçmiş olmasına rağmen hâlâ filmlerini izlediğimizde çok gülüyoruz. Çünkü sıcak ve bizden.

Yabancı formatların, filmlerin uyarlanması eğilimine nasıl bakıyorsunuz?
Denenmiş bir formatın uyarlanması karşı çıkılacak bir durum değil. Ancak atlanmaması gereken önemli bir nokta var. Formatı uyarlamakla, o formatın ait olduğu dünyayı aynen aktarmak farklı şeyler. Bizim en iyi bildiğimiz şey kendi topraklarımız, kendi geleneklerimiz. Bazen öyle senaryolar geliyor ki, “Hey sen!” diyor. Böyle bir dil yok bizim toprağımızda. Bazı diziler var, yabancı biri izlese hikayenin geçtiği yer Dubai mi, Miami mi anlayamaz. Kültürel doku olmadığı gibi kentin dokusu da yok. Benim Eşref Saati’ni sevme sebeblerimden biri de bize ait olmasıdır. İnsanlar evlerinde terlikle dolaşıyorlar, televizyonun üzerinde dantel örtü var, bayramlık ayakkabılarını yastıklarının altına koyuyor çocuklar, mahallede aşure dağıtılıyor bunlar bize ait bildiğimiz duygular. Komik olan da, çoğunlukla anlatılan hayatların şatafatıyla en ufak tanışıklığı olmayan, o yabancı hayatların dinamiğini ve ritüelleri bilmeyenler tarafından kuruluyor o dünyalar. O zaman da anlatılan hikayeler samimi olmuyor.

Bir meslek tanımı olarak yönetmen ne demektir sizce?
Yönetmenlik senaryoda yazanı hayata geçirme işidir. Hikayeyi ete kemiğe büründürür. Yaşamasını sağlar. Bunu gerçekleştirirken oyuncuyu da, ışığı da kamerayı da yönlendiren kişi yönetmendir. Yani hikayenin vadettiği dünyayı kurandır. Kağıt üzerinde yazılı olanı görünür hale getirendir.



• Birden fazla konuda meraklı olmayı, bilgi sahibi olmayı gerektiren bir mesleğiniz var. Nerelerden besleniyorsunuz?
Ben işin tekniğine çok fazla takılmıyorum. Gerekiyorsa bilerek aks da atlarım. Başından beri altını çizmek istediğim gibi benim için hikaye ve oyuncunun duygusu önemlidir. Teknik dediğin temel şeyi biliyorsun diye varsayıyoruz, Yani basit anlatımla, İmam Bayıldı yapılacaksa patlıcanı nasıl keseceğini, içini nasıl hazırlayacağını biliyorsun, en önemlisi patlıcanla yapılacağını biliyorsun. Değişik baharatlar kullanmayı, içini dışını farklı hazırlamayı denersin, öğrenirsin ama temel prensipler aynıdır. Bu cepte zaten. Diğer anlamda beslenme meselesine gelince devamlı etrafımda olan biteni gözlerim. yönetmen olmadan önce de çocukluğumdan beri bu böyleydi. Ilk kez misafirliğe gittiğim bir evin detaylarına bakarım. Sokağı, insanları seyrederim. Böylece görsel hafızanızı besleyip canlı tutuyorsunuz. Bunun dışında film izliyorum ve okumaya çalışıyorum. Eski Türk Filmlerini çok severim ve iyi bir izleyicisiyim.

Bazı senaryolarda özellikle belli meslek gruplarını ilgilendiren konular işlendiğinde hatalar oluşuyor. Bu hatalar mesela hukuk ya da tıp bilgisi gerektiren konularda olduğunda daha önemli hale geliyor. Örneğin, bir eczacının dikiş atması gibi. Neden setlerde danışman kullanma meselesi yaygın değil?
Zaman zaman danışmanlar kullanıyor ama ben bunu da denetleme görevinin yönetmene ait olduğunu düşünüyorum. Dünya kurmaktan bir anlamda kasıt da bu olmalı zaten. Eczacı kesilen parmağa dikiş atıyorsa bu durumdan öncelikle yönetmen kuşkulanmalı. Yönetmenin kaçırmaması gereken şeylerin bir kısmı da bunlardır. Ama dizi seti öyle deli bir ortam ki, hep bir acele var. "Hadi hadi!" durumu hakim. İşte o zamanlarda sen kendini o acele gidişin içinden kenara çekip, senaryo tarafında durup, kenarda not olarak yazılmayanları da düşünen kişi olmalısın. Bunu yapmak kolay olmuyor. Her zaman başaramıyorsun. Benim de Eşref Saati’nde izleyip, “Bu kadar küçük bir şeyi nasıl atlarım?” dediğim zamanlar oldu.

Diziler çoğunlukla basit devamlılık hatalarından dolayı eleştiri alıyor. Çoğumuz için eğlence kaynağı haline bile geliyor bu hatalar. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?
Bütün bunlar senaryonun size bir dünya sunup sunamadığıyla ilgili. İzlediğiniz hikaye sizi içine alıyorsa devamlılık hatalarını görmezsiniz. Çok taze bir örnek vereyim. Dün akşam, bir arkadaşım ve eşimle birlikte Kevin Spacey’nin filmini izledik. Filmin bir yerinde eşim, “Gördünüz mü?”, dedi. Neyi? dedik. Filmi durdurup sahneyi geri sardık. Mezarlık sahnesi, ikili konuşma planında adam bana bakarken gözünde gözlük var, diğer açıya dönüyor gözlük yok. Şimdi, biz sıradan seyirciden daha eğitimli gözüz, ama atladık. Temel mesele hikayeyi anlatım şeklindir. Ben o devamlılık hatasını görmedim. Görmezden gelmek değil, gerçekten görmedim. Görmediysem, o film beni içine almış demektir. O hata da, projenin nazar boncuğu olsun diyorsun, önemsemiyorsun.

Mesela, beni eleştireceklerse hikayenin rejisiyle ilgili eleştiriler yazılsın isterim. Asıl önemsediğim budur. Devamlılık hatalarıyla ilgili eleştirileri önemsemiyorum. Hiçbir meslektaşımın da önemsediğini sanmıyorum. Ben hikayenin yaşamasını engelleyecek hataları önemserim. Bir çok devamılılık asistanına “Tamam, bırak atlasın!” demişliğim vardır. Çünkü o sahnede oyuncunun duygusu doğru. Devamlılık tutmadı diye sahneyi tekrar çekersem duyguyu kaçırabilirim. Bir tercih yapmak zorundasın. Oyuncu konsantre oluyor ve rolü oynuyor. Sonraki tekrarlarda o iyi oynadığı hali taklit etmeye çalışıyor. Bu durumda kimi zaman almak istediğin duyguyu kaybediyorsun. Oyuncuların ilk ya da ikinci performanslarının her zaman "en iyi" olduğuna inanıyorum. En teknik bileni için de, en yeni oyuncu için de bu böyle. Sırf devamlılık yüzünden sahneyi tekrar çekmek benim yönetmen olarak tercih ettiğim bir durum değil. Sevmiyorum. Çok yerden çekilmesini de sevmiyorum. Benim idealize ettiğim ve istediğim şey, bir tane doğru prova yapılsın, en fazla iki tekrarla da sahne çekilsin. Oyun düşükse, oyuncu kendini iyi hissetmezse ya da kurtarılamayacak teknik bir hata varsa tekrar çekerim sahneyi. Fludur, kamera hareketiyle ilgili bişeydir tekrar ederim. Yakasındaki çiçek eksikti diye sahneyi tekrar etmem.



Bu mesleği icra ederken mutlu ve iyi bir insan olmak şart mı?
Bence yaşamak için mutlu olmak şart da, en önemlisi egonun dozu. Yönetmen için de, oyuncu için de geçerli bu doz ayarı meselesi ve önemli. Hem ego sahibi bir insan olmalısın hem de egonu doğru yönetmeyi bilmelisin. Her iki meslek grubu için de, yüksek ego sahibi olmak başarılı olmayı tetikleyen etkenlerden biri. Egonuzu, bir tür oyunculuk ya da reji aksesuarı gibi kabul edip, o aksesuarı işinizi yaparken yakanıza takmanız gerekir. Stop, dediğinizde hâlâ o aksesuarla dolaşıyorsanız hayat zor. Çünkü 60 kişiyle birlikte çalışıyorsun. Bu 60 kişinin bir kısmı neredeyse asgari ücretle, küçük bir kısmı yüksek ücretlerle çalışıyor. Bir kısmına olağanüstü bir yetenek bahşedilmiş, diğer kısmı sadece ilkokul mezunu, bilek gücüyle var oluyor. Şimdi hayat da böyle zaten ama, hayatın içinde bu iki ayrı uç 17 saat yan yana durmak zorunda değil. Sen hayatın içinde kapını açan adama selam vermemeyi tercih edebilirsin, günde 10 saniye görüyorsundur o adamı. Kaldı ki, bu bile sana yaşamsal bir aksaklık olarak geri döner. Mesela sana gelen önemli bir mektubu kaybedebilir iyi davranmadığın bir görevli, değil mi? Düşün ki, o selam vermediğin adamlarla aynı mekanda, 17 saat yan yana duruyorsun. Işte o zaman set bir kabusa dönüşür ve mutsuz bir yer olur. Ayrıca unutulmaması gereken daha önemli bir durum var. Dünyanın en önemli mesleğine sahip değiliz. Neticede eğlencelik bir iş yapıyoruz. Daha önemli, daha hayati meslekler var bu dünyada. Bunu kabul etmek ve sindirmek gerekir. İşimizi önemseyerek icra etmek başka bir durumdur, kendimizi önemseyerek işimizi yapmak başka bir durumdur.

İnsani özelliklerini sevmediğiniz biriyle çalışabilir misin?
Elbette işim ne gerektiriyorsa yaparım ama, tercih etmem. Çünkü çalışırken hislerimi çok fazla belli ediyorum. Sevmediğim birini seviyormuş gibi yapamam, iş çekerken. Çalıştığım insanlarla karşılıklı sevgi, saygı ve güven duygusuna sahip olmayı önemsiyorum. Oyuncularla iyi anlaşan bir yönetmenim. Yaşı benden büyükler de dahil olmak üzere hepsiyle arkadaş oluyorum. Aramızda sevgi ve güven ilişkisi var. Bizim işimizde bu çok önemli. Mesela sahne bana göre olmadıysa, hiç kıvırmadan “olmadı!” derim. En fazla, “daha iyisi olurdu..” derim. Şimdi, Eşref Saati’nin castı mükemmel oyunculardan kurulu. Hepimiz biliyoruz ki, onlar yetenekli ve çok değerli oyuncular. Onlar da bilir ki, “olmadı” dediğimde olmayan benim almak istediğim duygudur. An ile alakalı bir durumdur. Oyuncularım bilir ki, ben onların en iyi oyununu almak için oradayım, güzel resim çekeyim derdinde değilim. O yüzden bana çok güvenirler. Ben “olmadı!” dediğimde gerçekte ne söylediğimi biliyor olmaları birbirimize duyduğumuz güven ve sevginin sonucudur. En zor iş onların işi. Senaryo sette bir numaraysa oyuncu da ikinci önemli faktördür. Reji, bir tür resim yapmaksa senaryo kağıt, oyuncu kalem. Yönetmen o resmi yapan kişi ama, elindeki kalemin ucu kırıksa, kağıda desen çizemezsin. Bu nedenle sevmediğim insanla çalışırım ama, zorlanırım.

Televizyonun farklı bir matematiği ya da çekim tekniği var mı?
Kesinlikle var. Mesela Arife günü yayınlanan bölümde Yetkin Dikinciler ve Özge Borak'ın çok güzel bir sahnesi vardı. Bir hesaplaşma sahnesiydi ve mükemmel oynadılar. Çektik. Genel planı full kamera hareketiyle çektik. O kadar kararsız kaldım ki. Mükemmel oynadılar. Her şey kusursuz oldu. Mesela sinema filmi çekiyor olsaydım, o sahne tek plandı. Hiçbir yakın planını çekmezdim. Ama dizi yaptığın için çekmek zorundasın. Çünkü şunu biliyorsun, herkes dev ekranlarda, plazmalarda dizi izlemiyor. 35 ekranda seyreden de var. O zaman bu sahneyi küçük ekranda genel planla izlediğin zaman duygusunu alamazsın. O yüzden saçma planları çekmek zorundasın. Ölçeklerin çok daha yakın olmak zorunda kalıyor. Elini tuttu, el detayı. Her sahnenin yakın planlarını da çekerek altını çizmek zorunda kalıyorsun. Matematiği bu.


Blog takipçilerinden gelen sorulardan biri bana göre çok eğlenceliydi. Aynen aktarıyorum: "İnternette tek satır bilgi yok bu yönetmenin kim olduğu hakkında? Kaç yaşında, kaçıncı dizisi, kaç senedir çalışıyor, okullu mu, boyu kilosu kaç, sinirli biri mi? Hangi yemekleri sever? En sevdiği oyuncu, yazar, kitap hangisi? Hayalinde bir proje var mı? Anket gibi oldu ama merak ediyorum ne yapayım sorar mısın?
33 yaşındayım. Eşref Saati, çektiğim 3. dizi. 15 senedir bu sektördeyim. Okullu değilim. Boyum 1.70, kilolu değilim. Sinirli değilim. En sevdiğim yemek Yoğurtlu Bakla. En sevdiğim Kadın oyuncu Meryl Streep. Erkek oyuncu çok var: Al Pacino, Jack Nicholson, Johnny Deep ve Edward Norton. Fanatiği olduğum bir yazar yok ama, kitaplar var. Mesela Cevdet Bey ve Oğulları, Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Shibumi. İhsan Oktay Anar’ı okumayı seviyorum. Hayalimde bir proje var, evet. İmkansız ve kırık bir aşk hikayesi çekmek istiyorum.

Peki, son soru: Bir edebiyat uyarlaması çekmek isteseydiniz tercihiniz hangisi olurdu?
Cevdet Bey Ve Oğulları..
.




.

® Cihangir, Ekim 2008



.
Fotoğraflar: Özlem Cleo Büyükakkgül





.

Ana Sayfaya Geri Dön