21 Ekim 2008 Salı

Ahmet Mümtaz Taylan



• Çoğu zaman içinde bulunduğunuz işleri izlerken o projede sevdiğiniz, inandığınız, yanında durmak, destek olmak istediğiniz birileri olduğu hissine kapılıyorum. Yanılıyor muyum?
Haklısın. Üstelik bunu duyduğuma sevindim çünkü aynen söylediğin kriterlerle seçim yapıyorum ve bunun anlaşılabiliyor, görülebiliyor olması beni mutlu etti. Eğer önümde seçmem gereken iki proje varsa, birlikte olmaktan keyif alacağım insanların olduğu projeden yana karar veriyorum.
• Ya bu karar sizi duvara toslatırsa?
Çoğunlukla da duvara toslarım ama hiç pişmanlık duymadım verdiğim kararlardan. Elbette, bana sunulan iki proje varsa, bir tanesi diğerine nazaran benim hayatıma müthiş rahatlık sağlayacak miktarı önüme koyuyorsa, sırf diğerinde çalışmak daha eğlenceli olacak diye az para vereni seçmem. Duygularımla karar veriyor olsam da, hayatın gerçeklerini inkar etmemeyi bilecek yaştayım.

GEÇMİŞE BIRAKACAKLARIMIZI ÇIRAKLARDAN ÖĞRENİYORUZ.
Kelimeler kocaman bir çembere dönüşüyor ağzından çıktığında ve içine kozanı öreceğin mahrem, yalnız ama korunaklı bir sohbet olanağı sunuyor. Yön vermek haddim değilse de kısa sorularla, kimi zaman tek bir kelimeyle sohbetin seyrini etkileme görevini üstleniyorum. İtiraz etmiyor. Oyunculukla iştigal edenlerin ısrarla telaffuz ettiği, hep duyduğumuz, “usta-çırak ilişkisi”ni soruyorum.

“Bir sinema filminde 2-3 hafta ya da bir TV dizisinde 8-10 bölüm yan yana oynayarak usta-çırak ilişkisi tesis edilemez. Edilemiyor da zeten. Usta-çırak ilişkisi bizim mesleğimizi besleyen kaynaklardan biriydi ama, eskidi. Bugünün dinamiği içinden bakınca, genç bir oyuncudan da, idol edindiği adamın yamacında sebat edip beklemesini, biat etmesini istemek haksızlık gibi geliyor. Usta kabul ettiğin insan izin verirse kendi kanatlarınla uçmayı denemek maalesef bu yüzyılda çalışmayan bir gelenek. Yine de gençlerle yan yana durmak, onları anlamaya çalışmak, senden çok farklı da olsa, saçma bile gelse söylediklerine kulak kabartmak lazım. Ben özellikle onları izlerim, dinlerim. Çünkü gençleri anlamayı denemek geçmişle vedalaşmamı kolaylaştırdı. İnsan geçmişiyle var olur elbette. Neleri geçmişte bırakacağınızı bilemeyebilirsiniz, bırakmamak için diretebilirsiniz; lakin geçmişle doğru zamanda vedalaşamazsan gelecekten verim alamazsın. Alacak yeni şeyler bulamazsın. Bu da insanı çürütür. Bugün, geçmişe neleri bırakacağımızı çıraklardan öğreniyoruz. En azından ben böyle öğreniyorum.”

ACI EŞİĞİ YÜKSEK BİR TOPLUMUZ, BIÇAK BİR TÜRLÜ KEMİĞE DAYANMIYOR.
Bu söyleşinin okuyucularını, onun ışığı olmadan karanlık, nefesiyle ısıtılmadıkça soğuk kalacak cümlelere mahkum etmekten kaygılanıyorum. Yanıma bir kayıt cihazı almadığıma pişman oluyorum. Durmadan çalan telefonumdan utanıyorum. Dikkatimi bölen kediyi öldürmek istiyorum. O bana, yağmur altında kalmış bir kedi yavrusunu korumaya almakla Hamlet sahnelemenin farkını anlatıyor.

“Hamlet sergilemezsen dünyanın aksı değişmez, ama o yavru kediyi gecenin ayazında kalmaktan kurtarırsan, yaşar.” diyor. İnsan olmanın çok büyük manevralar gerektirmediğini anlatıyor. “Oyunculuk yapıyoruz. Bunda büyütecek bir şey yok. Nefes alacak hava, içecek su kalmadı, bunu konuşalım. Biri bana şu sorunun cevabını versin: Bu dünyada, elde kalan hava, su ve yeşil alan, bu üçü mevcut nüfusa eşit paylaştırılacak mı? Bugün tartışacaksak bize dayatılanları değil, işte bu gerçeği tartışalım diyorum. Diziler olmasa, hatta yarın haber bülteni bile yayımlanmasa ne olur? Hiçbir şey olmaz. Zaten anlatılanlar yalan, dolan. Bize günlerce Doğan Efendi’yle, Erdoğan Efendi’nin rant kavgasını izletiler. İlkokul çocuğu seviyesinde inandırıcılık kriterleriyle sergilenen müsamere bozması bu tartışmayı izlemek istemiyorum. Başkasının olana el uzatırsan hırsızsın. Benim gözümde, onun eşit dağıtamadığına kani gelip elini uzatır sen dağıtmaya kalkarsan da hırsızsın. Bu hırsızları konuşalım. Tedirgin bir insanım. Açlıkla terbiye edilmeye mahkum insanları zorla dahil ettikleri bu “Korku İmparatorluğu”nda, sözde toplumsal kuralları burnumuza dayatarak, naifliği aşan sözde “eşitlikçi” zihinleri, kılık kıyafet gibi yapay sorunlarla oyalanıp gerçeği ıskalattıkları için tedirginim. Sen bugün hala, ‘Kömür, bulgur dağıtıp oy topladılar!’ dersen ve bunun dışında bir politik argüman geliştiremezsen, ben de sana o zaman git önce insanların kömür ve bulgur sorununu hallet derim. Boğazdan geçip giden 'Amerikan Savaş Gemileri'nin üzerine işemek istiyorum. Kimse bana, ‘Ama Montreux Anlaşması?’ diye başlayan cümleler kurmasın. Bugün üniversitelere kızlarımız türbanla girsin mi, girmesin mi tartışması burnuma dayatıldığında, yeter ki okusun diyorum. Rahat bırak. Okula gitsin. Tababet kafada türban tutmaz. Senin görevin bunu öğretmek. Öğretemiyorsan, yolunu bulmak ve sunmak için kavga et. Bu memleketin en ücra köşesinde büyüyen bir çocuğun da benim kızımla eşit eğitim ve sağlık hizmeti almasının garantisini nasıl tesis edeceksiniz, bunu anlatsınlar bana. Suni gündemler ve yalanlarla birbirimizi oyalamayalım. Acı ve sabır eşiği yüksek bir toplumuz , maalesef bıçak kemiğe bir türlü dayanmıyor.”




İYİ BİR SEYİRCİ OLMAYACAĞIM
Sesinin yankısını aşan bir gürlükle anlatıyor herşeyi. Hep varmış da hiç göremediğim, görsem de anlayıp bilemediğim, başka bir evrenin dili zannettiğim sözcüklerin yeni anlamlarını ezberliyorum.
“Nefes alıyorsan, düşünüyor, konuşuyorsan, olanı biteni görüyorsan yani ortalama bir insansan bir tarafın olmalı. Orada ya da burada, iyi ya da kötü, sağda solda bir yerde durmalısın. Ben tarafsızım diyerek, hayat aksın ben kıyısında durup bakayım diyerek, yani sadece seyrederek insan olunmuyor. Ben hiçbir zaman seyirci olamadım, hiçbir zaman iyi bir seyirci olmayacağım. Kimi şanslıdır kazanan taraftadır, kimi kaybeden tarafta. Kaybetmek de kazanmak da hayatın içinde var, bunlar gerçek. Hep kazanan tarafta olmayı istemek nasıl vicdan dışıysa, hep kaybeden tarafta olduğun zannına kapılmak da akıl dışıdır. Gerekirse iki ayrı taraf olalım, kavga edelim. Ama benim dişimin kırılmasının, senin dudağının patlamasının sonuca varmamıza hayırlı bir hizmeti olsun. Adım atalım. Sadece uyanarak gördüğün kabustan kurtulamazsın. Biz çoktan uyandık ama henüz o rehavet duygusundan çıkamadık.”

Ortak acıları, ağrıları, yoksunlukları, yarını konuşuyoruz. Neşeli olmuyor bu sebeple sohbet ortaklığımız. Tuhaf, elsiz ayaksız bir sessizlik masaya eşlik etmeye niyetlenmişken imdadımıza postacı yetişiyor. “Fatura bıraktım Ahmet Bey..” diyerek, sessizliği masadan çalıyor... Ahmet Mümtaz Taylan, tanınır olmanın en önemli getirisini “İletişim Lüksü” olarak tanımlıyor.
“Sizden bir adım önde başlıyorum sokaktaki insanlarla ilişkime, bu çok büyük bir lüks ve bu lüksten rahatsızlık duyanlara gülüyorum.” diyor.

• Ya medya mensuplarının tacizci tutumu?
Ben hiç medya tarafından taciz edilmedim. Medyayla nasıl ilişki kuracağınızı bilirseniz, magazinci diyerek ötelediğiniz muhabir de size saygı duyar. Size saygı duyulmasını istiyorsanız, hak edecek bir rota tutturacaksınız. Bunu sağlamayı beceremiyorsanız, mesafeyi koruyamıyorsanız tacize uğrarsınız. Nihayetinde müdürüne iş, evine ekmek götürmekle yükümlü bir adamla muhatapsın. Magazin zihniyetini hastalıklı buluyorsan ve bununla savaşacaksan sokaktaki muhabirle itişme. Onu sokağa salan sistemin temsilcileriyle uğraş. Onların iki yüzlü tutumuna bayrak aç.

OYUNCULUK BİR RUH HALİ, BİR VÜCUT İKLİMİDİR.
Bir süredir o anlatırken, ben, “sadece izleyerek” bir tür yakınlık hatta hayranlık tesis ettiğimiz insanlarla ilgili neleri bildiğimizi, neleri bildiğimizi zannettiğimizi, neleri asla göremeyeceğimizi listeliyorum. Sohbetin başından beri aldığım notlara göz gezdirdiğini ve ne kadar az not aldığıma şaştığını biliyorum. Ama bu listeyi görmesini istemiyorum. Ağır hareketlerle not defterimi kendime doğru çekerek, arkama yaslanıyorum ve listeme küçük bir not daha ekliyorum: “Yeşil”

• Tanımların içinin hızla boşaltıldığı bir zeminde “Oyuncu, İyi Oyuncu, Değer, Eder” gibi sıfat ve kavramlardan hangisini kendinize uygun görüyorsunuz?
Yirmi senedir bu mesleğin içindeyim, hiçbir zaman kendimi 'Ben oyuncuyum!' diyerek tanımlamadım. Hayatımı oyunculuk yaparak kazanıyorum. Değerli miyim, değil miyim bu sorunun cevabını ben veremem. Ben sadece fiyatımı belirleyebilirim. Oyunculuk iyi para kazanılabilecek bir meslek. Olmaz ya, olur da tek bir an yan yana oynadığım bir diğer arkadaşımın benden çok kazandığına dair bir hisse kapılırsam, hemen geri kalan onlarca milyon insandan daha çok kazandığımı düşünür nefsimi terbiye ederim. Herkese de böyle yapmasını tavsiye ederim. Ama karşılığını almadan da oyunculuk yapmam. Çünkü sorumlu olduğum, sorumlu olmak istediğim başka hayatlar var, bunu ancak daha iyi kazanarak yapabilirim. Oyunculuk nedir? dersen, oyunculuk bir ruh hali, bir vücut iklimidir. Bu nedenle, ‘Ondan oyuncu olmaz, bundan olur’ tartışmalarını da lüzumsuz ve komik buluyorum. Okulundan mezun olup, oyunculuk yapmaya çalışan ama asla oyuncu olamayacak sürüyle isim var. Bunları tek tek saymaya gerek yok, seyirciye saygısızlık yapmak istemem. Eğitim, kimseyi oyuncu yapmaz. Yetenek tek başına hiçbir şey demek değildir. Bunlar hep bulunduğun pozisyonu fazlaca önemsemekten oluyor. ‘Sahne mabettir!’ Hayır! Mabet camidir, kilisedir, sinagogdur. Sahne mabet değildir. Oyunculuk katı sınırlar, sarsılmaz yöntemler içeren bir durum değil. Elini şu kadar kaldır, seyirciye 60 derece dönük oyna filan demek değil oyunculuk. Eğer seyirciyi ikna edeceğine, o illüzyonu kurabileceğine güveniyorsan git kulisten oyna rolünü, sahneye bile çıkma. Etrafımdaki genç insanlara, ders verdiğim öğrencilerime her fırsatta şunu anlattım: Hocalarınız önemli bilgileri ve kıymetli deneyimlerini sizlere aktarıyorlar. Kabul. Ancak, size ne yapmanızı söylüyorlarsa en az bir kez tersini denemelisiniz.




İYİ OYUNCU BİR DAHA ASLA TEKRAR EDİLEMEYECEK BİR ŞEY YAPANDIR.
Sosyal kuralların kalabalığından, kirinden pasından arınmış gelişkin bir “sorumluluk” duygusunu -çoğu zaman bir lanet gibi- taşıdığını apaçık görüyorum, belki de hiç sarf etmeyeceği sözcüklerin belli belirsiz izlerinde.

“Oyuncu zaten nadir bulunan bir şeydir. Tanımlamak şartsa, iyi oyuncu bir daha asla tekrarlanamayacak bir şey yapandır.” diyor. “Asla tekrarlanamayacak olana” örnekler veriyor. Bahsettiği isimlerin/eserlerin bende hiçbir karşılığı olmadığını bakışlarımdan anlıyor olmalı ki, nezaketle yeni bir örnek daha vererek beni rahatlatıyor. “Misal, 'Guguk Kuşu' filmi yeniden çekilecek olsa, 'McMurphy' karakteri de teklif edilen her oyuncunun kabusu olacaksa, o zaman Jack Nicholson iyi bir oyuncudur.” diyor. Bu sefer anlıyorum ne demek istediğini.

MUTFAĞI ELEŞTİRECEKSEK ÖNCE GEREKÇELERİ ORTADAN KALDIRMALIYIZ.
Sözcükler, yeni bir anlam için saf tutmak üzereyken, itiş kakış sırasını bekleyen ilerideki, öteki cümlelerini açık ve anlaşılır olmaya özen göstererek zihnime yerleştirmeye devam ediyor. “Sonsuz bir hızla dönen her şeyin yerinde durması gibi...” diyor, ekranda boy gösteren işlerle ilgili fikrini sorduğumda. “Televizyonda yayımlanan hiçbir projeyi seyretmiyorum.” diyor. "Ama bunu yazarım." diyerek lafını kesiyorum.

“Yazabilirsin. İzlemiyorum. Merak etmiyorum. Sebebi çok basit. Mesleğin içinden biri olarak ilk yarım saatini izleyince anlıyorum o işin nereye gideceğini, ne diyeceğini ya da diyemeyeceğini. Ancak televizyona o yarım saati bile ayırmak lüks benim için. Çünkü bilmediğim ama öğrenmek istediğim, görmediğim ama görmek istediğim, üzerine düşündüğüm, yazmak istediğim o kadar çok şey var ki, onlara zaman ayırıyorum ekrandan çalarak.”

• En sıradan Hollywood projesinde bile hissettiğim samimiyet duygusunu, nedense bizim olanda bulamıyorum, bunun “olanaklarla” alakası var mı?
Elbette bu işin mutfağını eleştireceksek, önce bu sektörde çalışanların gerekçelerini ortadan kaldırmalıyız. Yönetmenden 100 sayfayı 5 günde çekmesini istersen, bu iş olmaz. Neredeyse 24 saat çalıştırdığın insanlardan kusursuz olmasını bekleyemezsin. Çalışma saatleri insani standartlarda olmalı. Kanal yöneticisi olarak yapımcıyı çağırır ve 3 ay sonrasına proje sipariş edersen bu iş olmaz. Projelerin hazırlık aşaması için yeterli süre ayrılmalı. Yapımcı senaristi karşısına alıp da, ‘Al şu beş bölümün parasını, git senaryo yaz.’ diyemezse, bu iş olmaz. Öyleyse önce bu insanların çalışma şartlarını iyileştirmek, maddi gerekçelerini ortadan kaldırmak gerekir. Yani rahat yaşamalarını sağlayacak parayı ödemen gerekir. Sonra çürük yumurtalar kendiliğinden ayıklanır.

• Ne zaman?
Değişim çoktan başladı. Eskiden bu sorunları üç-beş kişi konuşurduk kendi aramızda toplanıp. Şimdi sadece sen ben değil, setteki çaycı da 8 saat çalışması gerektiğini, 8 saati aşan çalışmalar için ek ücret talep etmesi gerektiğini biliyor. Yurt dışındaki çalışma koşulları biliniyor ve konuşuluyor. Bunlar artık bilinen gerçekler haline geldi. Sektör olmaya çalışan bu kalabalık arenada bunların konuşuluyor olması büyük aşama. Önce bunlar konuşulacak sonra taşlar yerine oturacak. Sormadın ama, eğer sorsaydın bütün bu olumsuzluklara ve zor şartlara rağmen işimi çok severek yaptığımı söylerdim sana. Her şeyin zamanla daha iyi olacağına inanarak tahammül etme gücü buluyorum bu karmaşaya.




FİLMLER OYUNCULARIN ADIYLA ANILSA DA, YÖNETMENLERİNDİR.
• Son olarak "Gölgesizler" filminde rol aldınız, nasıl bir film oldu?
Gölgesizler, Hasan Ali Toptaş’ın kitabından yola çıkarak Ümit Ünal’ın senaryolaştırdığı aynı zamanda da yönetmenliğini üstlendiği bir sinema filmi. Ümit Ünal, önemli bir senarist ve yönetmendir bana göre. Ancak 'Nasıl bir film oldu?' sorusunun cevabını ben veremem. Çünkü filmler oyuncularının adıyla anılıyor olsalar da yönetmenlerindir ve bu soruya o cevap verebilir. Ben, vizyona girdiğinde izlerim ve bende uyandırdığını yorumlayabilirim. Ama şunu söyleyebilirim, kalben ve aklen okuyup onayladığım, oyuncusu olmaya karar verdiğim bu senaryonun ve filmin bir parçası olduğum için pişman olmayacağımı biliyorum.

• Blog okurlarından gelen sorularla devam etmek istiyorum, izninizle. Bir tanesi "fikren onaylamadığı bir projede oynar mı?" diye sormuş.
‘Fikir’ ile kastedilen ideolojik karşıtlık ise eğer, oynamam! Oyunculuğun turnusol kağıdı ‘samimiyet’tir. Meselesiyle barışık olamayacağınız bir projede sizi terkedecek ilk şey samimiyetiniz olacaktır. Örneğin milliyetçi kabadayılıkları ajite etmek amacıyla tasarlanmış ya da savaş çığırtkanlıklarıyla bezenmiş bir projeye emeğimi vermem! Oyunculuk kariyeri ve maddi kazançtan daha önemli bir çok şey var. Onlardan biri de ‘birey ve yurttaş olarak dik durmayı bilebilmektir.’ Racon kesmiyorum elbette ama ben yoğurdu böyle yiyiyorum.

• Oyunculuk eğitimi almak isteyenlere hangi kurumları öneriyorsunuz?
Oyunculuğun ne olduğunu öğretmek için sıraya girmiş eğitim kurumları var, modası geçmiş gibi görünse de bulabilirseniz bir usta; usta/çırak ilişkisi var, olmadı paçaları sıvayıp nüfuslu bir dost vasıtasıyla bir diziye kapak atarak öylesine de başlanabilir! Mesele ne kadar devam edebileceğinizdir! Bir tek başlarken karar sizdedir, devamına sanatımızın isterleri, seyirci ve bir de hayat karar verir! Başlayacak olanlara kolaylıklar dilerim...

• Bu aslında çoklu soru, ama sadece son kısmını sorayım: "Eşi iyi bir oyuncu olamazsa Ahmet Bey üzülür mü?"
Ayçin iyi bir oyuncu. Oynadığı son projede de çok sevilen bir karakter yarattı, severek ve sevinerek izliyorum. İnsanın hayatını paylaştığı eşini, işiyle de sevmesi çok hoş bir şey ama; beni eşimle ilgili üzebilecek tek şey, bir sabah uyandığında artık beni sevmekten vazgeçmesi olurdu...

ELEŞTİRİNİN VARLIK SEBEBİ ÜRÜNE KATKI SAĞLAMAKTIR.
Sürekli devinim halinde anlatıyor, coşkun ve akıcı. Kıpır kıpır ama asla dağılmıyor. Uzun uzun anlatıyor, sakınmadan, sansürlemeden. Ancak yorulmuş olacağını düşünüyorum. Soruyorum.
"Yorulmadım. Ben hiç bu bu kadar uzun konuşmadım. Keyif aldım." diyor. Devam ediyorum.

• Niçin kabul ettiniz bu söyleşiyi?

Öncelikle web siteme attığın mesajda kullandığın bir kelime dikkatimi çekti. ‘İdrak’, nadir kullanılan bir kelime. Sonra bloğu okudum. Blog yazarlığı gerçekten önemsediğim genç bir kavram. Sahip olduğum yurttaşlık bilincimle de, mesleğime bakışımda da her zaman bağımsız olmayı seçenin yanında durdum. Mesela bir yönetmenin ilk filminde her zaman oynarım. Sette yeni mezun bir oyuncu varsa onu dikkatle izlerim. Bir oyun sahneye koymak için hiç gidilmemiş yerleri tercih ederim. Ayrıca kimden gelirse gelsin eleştiri gerekli ve önemli bir şeydir. Kendinize kötü demekle kötü olamayacağınız gibi iyi demekle de iyi olamazsınız. İyi ya da kötü oluduğunuzu anlamak için kaynağınız sizin dışınızda duran, size dışarıdan bakan olmalıdır. Bizim mesleğimiz için kimdir bu dışarıdan bakan? Eleştirenler. Hakkımda yapılacak en sert ve haksız olduğunu düşündüğüm eleştiriye bile kızmam, onu yazanın bana ayırdığı zamana saygı duyarım. Eleştirinin varlık sebebi ürüne katkı sağlamaktır. Ancak eleştiren de, o ürünün parçası olmanın yarattığı ışıltının gözünü kamaştırmasına engel olmalı. Yarım sayfa yazı yazmaya çalışmanın ne kadar meşakkatli olduğunu ben okurken biliyorsam, yazan da ürüne katkı sağlaması gerektiğini, onu öldürmemesi gerektiğini bilmeli. Attila İlhan’ın dediği gibi ‘Olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması’ ama en azından denemeli...

SESİMDE SÖZCÜKLER YOK!
Çember tamamlanıyor. Soğuyan çaylar son kez tazeleniyor. Sigara dumanı çoğalarak havada asılı kalıyor. Kimselere bağışlanamayacak kadar değerli olan zaman, mutlak yokluğunda uçuşup gözden kayboluveriyor. Söyleşiyi bitiriyoruz. Bana zaman ayırdığı için teşekkür ediyorum. Vedalaşıp ayrılıyorum yanından. Kendi ayak seslerimi dinleyerek ve kimseyle göz göze gelmemeye özen göstererek hızla yürüyorum. Bazı kareler var anlattıklarından zihnime kazınan, kimisi sürekli, kimisi anlık. Peş peşe geliyor ve gidiyorlar. Görüntüler, en çok da kaybolan hayaletler gibi yerleşiyorlar zihnime, yol boyunca.

Bu sohbet, yapıldığı andan önünüze gelene kadar çokça yazıldı, bozuldu. Zihnimin imbiğinden geçti, zamana direnen koyu bir iz bıraktı hayat defterimde ve benden çıktı. Sahip olduğunu sandığı ilkelerin kalabalığıyla çoğalmış bu göçmen kervanından kaç mekan, kaç insan, bilmem ne kadar çok hayat sere serpe serilirken yeryüzüne, ben gördüğünü, işittiğini, susmadan, durmadan ve hiç yorulmadan söylemeye niyet eden Ahmet Mümtaz Taylan’la karşılaştım.

Çoktan beri, yeni bir yol sandığım o patikada durup, benden daha uzağa baktığını biliyorum. Bu yüzden beni affetmesini diliyorum: Sesimde sözcükler yok!





.

® Cihangir , Ekim 2008



.

Kapak Fotoğrafı: Ahmet Mocan
Fotoğraflar: Dilek Gezer

.


Ana Sayfaya Dön