29 Aralık 2008 Pazartesi

Ümit Ünal: Sanatın En Güzel Tarafı Önceden Belirlenmemiş Olması

ümitünal1


Bu söyleşi bir yeni yıl hediyesi, kendime ve blog okurlarına... Ümit Ünal, hem ekranla en az ilişkisi olan, hem de şöyleşilere başladığım andan itibaren ulaşmak için hatır kullandığım ilk konuğum. Bir araya geldiğimizde aslında söyleşmek için hatır kullanmaya ihtiyacımın olmadığını sadece yoğun bir dönemine denk geldiğim için yolladığım mesajın arada kaynadığını da anladım. Ama olsun. Torpil kullandım mı? Kullandım. Bu da, söyleşiyi kişisel hatır tarihime altın harflerle yazmaya yeterlidir. Emeği geçen herkese teşekkür ederim.

Ümit Ünal güler yüzlü, her an neş’e içinde kahkahalar atabilen, kalbini olduğu gibi açabilen bir çocuk adam. Yani varlığıyla sizi rahatlatıyor ama kolayca teslim olmuyor. İyi bir öykücü olduğu da sohbet esnasında açıkça ortaya çıkıyor. Kurgulamıyor anlattıklarını ama, yolunuzu rahat bulmanız için hazır halde anlatıyor hikayesinin başını sonunu. Hassas cümleler kurduğunda ya da ezber bozacak herhangi bir beyanda bulunduğunda lafın sonunu kahkahalarıyla süslüyor. Bu özelliğini karşılıklı konuşurken değil, söyleşi kaydını deşifre ederken anladım. Öyleyse dikkat! Ümit Ünal, sohbet esnasında lafını neşeli bir kahkaha ile noktalıyorsa, duyduklarınıza kulak kabartın. Ağzından dökülenler varsaydığınızdan daha keskin niyetli cümleler olabilir. Gülüyor diye, sakın hafife almayın.

Hazır fırsat bulmuşken itiraf etmeliyim ki oyunculardan çok hikayecilerle, senaryo yazarlarıyla sohbet ederken ve onların söyleşisini kaleme alırken geriliyorum, heyecanlanıyorum. Bu söyleşi vesilesiyle bunu da anladım. Bir tür kendi kalemini, cümlelerini, onların malzemesinden yaratacağın yeni hikayeyi beğendirme çabasına giriyor insan. Tıpkı bu söyleşide de olduğu gibi. Sanırım profesyonellik de bu kaygudan kurtulduğun anda başlıyor. Hoş, bu sefer soru- cevap şeklinde gelişen sohbetimiz o kadar verimli geçti ki aralara girip çıkmaya gerçekten kıyamadım, söyleşiyi olduğundan da fazla uzatmak istemedim ve bu haliyle sunmaya karar verdim. Öyleyse buyrun…

• Ekranla en az ilişkisi olan söyleşi konuğum sizsiniz. Yanılmıyorsam, bugüne kadar tek bir dizi çektiniz değil mi?
Hayır, iki dizide yönetmen olarak çalıştım. Bir tanesi Yavuz Turgul’un denetiminde çekilen “Biz size aşık olduk”, Beyazıt Öztürk ve Meltem Cumbul oynuyordu. İlk 7 bölümünü çektim. Bir de Barış Pirhasan’nın senaryosunu yazdığı “Günahım Neydi Allahım” diye bir dizi vardı, Kenan Işık ve Sanem Çelik oynuyorlardı, onun da ilk 3 bölümünü çektim. 4. bölümün yarısında ayrıldım. Ayrıca Atıf Yılmaz için “Tatlı Betüş” diye bir dizi yazdım. Bir de Uğur Yücel için “Aziz Ahmet”in 7 bölümünü yazdım. Ama dizi dünyasından çok memnun olmadım hiçbir zaman. Sinemadan ya da reklamdan gelen birisi için dizi dünyası yeterince tatmin edici değil. Özellikle yönetmenlik açısından. Yazar açısından da aynı durum söz konusu. Dizi yazmak ya da çekmek sadece parasal olarak tatmin edici bence.

Yani bir ekran projesi teklif edilse yönetmem mi diyorsunuz?
Evet, pek düşünmem. Ancak benim yazar olarak da kontrolümde olacak bir iş olursa o da sonsuza kadar gidecek bir dizi değil de, 13 bölümle sınırlı bir proje olarak düşünülen bir iş olursa, o zaman düşünürüm. Aksi halde bu şartlarda bu tempo, ölçümleme sistemi ve ilişki düzeni içinde dizi çektiğimi hayal edemiyorum.

Dokuz Eylül mezunusunuz değil mi?
Dokuz Eylül, Sinema Televizyon mezunuyum. 1965 doğumluyum. 85’de mezun oldum, 20 yaşında.

Aynı kuşağın insanıyız, belki erkek çocuk olmanız hasebiyle tercihiniz çok sorgulanmamış olabilir ama yine de cesur bir seçim yapmışsınız. Benim zamanımda en popüler okullar iktisat, hukuk ve mimarlıktı. Neden sinema okudunuz?
Ben aslında ressam olmak istiyordum. Resime biraz yeteneğim vardı, hâlâ var da pek yapmıyorum. Annem çok desteklerdi resim yapmamı, çok da hoşuna giderdi. Babam daha çok mimar olmamı çok isterdi. Üniversite sınavları öncesinde bizim okulun içerik açıklamasını okuyunca, sinema çok çekici geldi. Bir yandan da uzak geliyordu. Sanki benim yapamayacağım bir şey gibi geliyordu. Ama çekiciliği ağır bastı ve girdim. Dört yıl boyunca çok iyi arkadaşlar, çok iyi hocalar tanıdım ve çok hoş zaman geçirdim. Bizim dönemimiz çok çok iyi insanlarla doluydu. O dönemden yani bizden önce, bizim sınıf ve bizden sonraki sınıftan bir çok yönetmen, senarist, dizi yönetmeni çıktı. Küçüklüğümden beri bir şekilde çok okuyordum, resimle sanatla çok ilgiliydim. Ama bizdeki eğitim sistemi çocukların var olan yeteneklerini okul öncesi fark etmesini ve geliştirmesini sağlamıyor. Dolayısıyla da üniversite bu vazifeyi görüyor. Üniversite yıllarım çok verimli geçti ve bana çok faydası dokundu.

Sinema Tv’de okurken mi senaryo yazmaya başladınız?
Önce kısa filmler yapmaya başladım. Üç- dört tane kısa film yaptım. Üç tane aslında dördüncüsü bitmedi sonra da kayboldu kopyaları. Çektiğim kısa filmler çeşitli yarışmalarda ödül aldı. O zaman fazla yarışma da yoktu. Bahsettiğim yıllar 1983-84 seneleri. Sadece İfsak vardı, bir de Ankara’da Kurgu Kısa Film Yarışması vardı. Yaptığım filmler oralarda ödül aldı. Sonra okulun son yılındayken “Teyzem” filminde bahsettiğim olaylar yaşandı. Teyzem hastalandı. Bir yıl içinde neredeyse hızlı bir biçimde hastalığı gelişti ve intihar etti.




Devamını buradan okuyun



••
Kapak Fotoğrafı: Ahmet Mocan



®
Cihangir, Aralık 2008

.