16 Ocak 2009 Cuma

Selahattin Sancaklı: Bu İşi Yapmak İçin İyi İnsan Olmak Şart

SS Kapak


Kimbilir kaç zamandır köprüyü geçmemişim ve Bağdat Caddesi’ne çıkmamışım, “cadde insanı” kavramına da uzak kalmışım. Bağdat Caddesi, o cumartesi hınca hınç dolu. Sıradanmış bu kalabalık, ben uzun zamandır ilk kez görüyorum. Çok çocukluğumda, yaz aylarında Caddebostan'a göçerdik, biz. Şimdilerde yerinde yeller esen Caddebostan Plajı'ndan denize girerdim. Hatıralarımı cebime tıkıştırıp, zihnimi temizleyip, kalabalığın arasında geçiyorum. Buluşacağımız yere doğru hızlı adımlarla yürüyorum. Trafiğin tersine gidiyorum. Neyin düzüne gittiğimi bir bilsem. Mükemmel bir adres tarifi almışım, kolayca buluyorum buluşacağımız yeri. Blog için söyleşmeyi kabul ettiğinde sanal ortamda aratıp birkaç fotoğrafını bulmuştum. Bu sebeple uzaktan bakınca da hemen tanıyorum. Ortalık tenha ama kalabalık da olsa zorlanmadan tanırdım. Çünkü aydınlık bir adam Selahattin Sancaklı. En uzaktan bile hissediyorsunuz ışığını, parıldıyor sanki. İlk izlenimim bu oluyor. Birkaç saniye kadar uzaktan bakıp, izliyorum. Küçük bir poşet var masanın üzerinde, satın aldığı DVD'lere bakıyor. Uzun bir koridoru var buluştuğumuz mekanın, tek başına oturuyor masada. Yüzündeki rengarenk gülümseyişin kalabalıklara ait olmadığını görüyorum. Yalnızken de gülümsüyor.

Hakkında öğrendiklerim elbette bu kadar değil. Selahattin Sancaklı, zaman zaman öfkeleniyor, elini masaya vurarak konuşuyor. Dümdüz cümleler kurarak bir çırpıda önüme bırakıyor. Gerçeğin yelkenlisini üfleyen Kaptan Ahab'a benziyor bir tarafıyla da... Herman Melville'in eseri olan ve albino balina Moby Dick'in peşine düşen denizcinin hikayesini bilir misiniz? Hani, bacağını kaptırdığı balinanın peşinden sonsuz sulara açılan Ahab'ı? Gözünü kırpmadan, ömrünü bu uğurda harcayan, o tuhaf gülümseyişini hiç unutmadığım, çocuk aklımın uzun boylu sarışın denizcisiyle karşılıklı oturup çay içiyorum sanki, bütün söyleşi boyunca. Bu tarafıyla ürkütücü. Hemen itiraz etmeyiniz. Çünkü Kaptan Ahab'ı, Gregory Peck'den çok önce tanırım ve ben tanıdığımda nedense bu Kaptan oldukça genç, uzun boylu, sarışın bir adamdı.

Tanışma ve ısınma faslı esnasında bir fırsatını bulup, bu blog hakkındaki fikrini soruyorum. “Biraz benim gibi, dili sivri..” diyor. Kayıt düğmesine basıyorum. Birazdan okuyacağınız Selahattin Sancaklı söyleşisinden küçük bir haberi çalıp, önceden vermek istiyorum sizlere, bir müjde gibi. Yakında mesleki bilgi ve birikimlerini aktaracağı bir blog açmayı planlıyor. Şimdilik aramızda kalsın ama...

Buyrunuz öyleyse...

• Mimar Sinan Üniversitesi, Sinema Tv mezunusunuz. Son yıllarda MSÜ mezunları perde ve ekran işlerinde isimlerinin yanında parantez içinde belirtiyorlar okullarını, bu ortak bir tavır mı?
Tamamen okula duyduğumuz saygıdan, sevgiden dolayı oluşan bir duruş sadece.

• 9 Eylül’le, MSÜ mezunları arasında bir rekabet var mı?
Öyle bir rekabet olmadı hiçbir zaman. Sonuçta herkes kendi okulunu ön plana çıkarmak ister. 9 Eylül mezunları biraz daha teori bazlı eğitim alırlar ve yönetmen yetiştiren bir okulmuş havasındadırlar. Daha doğrusu kendilerini öyle lanse ettiler. Biz biraz daha işin tekniğine bakan bir okul olarak bilinir olduk. İyi görüntü yönetmenleri MSÜ’den çıkar gibi bir algı çıktı ortaya. Hepsi bu.

MSÜ mezunları sektörde birbirini kollar mı?
Belli bir dönem elbette mezunlarımızı kolluyorduk. Ama yeni sınav sisteminden kaynaklanan bazı durumlar oluştu eğitim kalitesinde. Her sene bölüme 20- 25 kişi giriyor. Kimin girdiğini, kimin mezun olduğunu bilemiyor hale geldik. Mesela 2000’li yıllara kadar bizim okul mezunlarını -gelen olursa- yanımıza almaya çalışıyorduk. Aslında yine gelen olursa elbette yardımcı olmaya çalışırız…

Bu durumda şu andaki eğitim sistemini beğenmediğinizi söyleyebilir miyiz?
Aslında daha çok uygulanan sınav sistemi nedeniyle bu rahatsızlıklar oluşuyor diyebiliriz. Sadece biz değil, hocalarımız da beğenmiyor. 20-25 kişiye nasıl iyi bir sinema eğitimi verebilirsiniz? 10 kişiye zar zor verilebiliyordu. Her sene 25 kişinin geldiği bir sistemde sağlıklı eğitim koşulları olduğu söylenemez. Eskiden mülakat da vardı. Çok zorluydu okula girmek. Ben, 3 bin kişilik sınava girdim. 500’e kaldım. 500’den, ilk 50’ye kaldım. 50’den sonra da ilk 10’a girdim. Böyle bir çok katmanlı elemeden geçerek okula girdim. Bu kadar zorlu bir sınav sisteminde gerçekten o bölümde okumak isteyip istemediğin de ortaya çıkıyor, yeteneğin de, zekan da. Son yıllarda gençler boşta kalmamak için bölüm yazıyor. Açıkta kalmaktansa herhangi bir yeri yazıyorlar. Yani hepsi bu amaçla girmiyor elbette ama, gerçekten okumak isteyenlerin hakkını gasp edenler de yok değil. O anlamda, akademik eğitim almak isteyenler için halen uygulanan sistem iyi bir sınav sistemi değil.

Siz nasıl karar verdiniz görüntü yönetmeni olmaya?
Aslında benim kararım biraz da okulda belirlendi. Senaryo konusunda çok başarılı değildim. Başından itibaren kameranın büyüsü çok çekti ve etkiledi. Işık, kamera bunlar ilgimi daha çok çekti.



Devamını Buyrun Buradan Okuyun!
.





••
Fotoğraflar: Vedat Ozan





®
İstanbul, Ocak 2009


.