<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-309149406441067195</id><updated>2012-02-16T00:00:02.741-08:00</updated><category term='söyleşi'/><category term='röportaj'/><title type='text'>Buyrun Buradan Okuyun</title><subtitle type='html'>"Bin fersahlık bir yolculuk da bir adımla başlar." 
Lao-Tse</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>ranini</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SqlDw6e1v5I/AAAAAAAACKg/hKzprgRDAD4/S220/IMG_0638.JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>16</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-309149406441067195.post-7775473557304006748</id><published>2009-02-04T17:00:00.000-08:00</published><updated>2009-02-05T04:03:54.983-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='söyleşi'/><title type='text'>Murat Güney: Klişelerden Kurtulmayı Bilmeniz Lazım</title><content type='html'>&lt;center&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/IMG_7787.jpg" /&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tevazu sahibi olmak da bir cür’ettir. Sahiden öyledir. Öyle uzaktan, derinden ve içre bakmak gerekir ki yetişemezsin, yetinemezsin. İlk andan beri zihnimde böyle yer eden yani adı bu sıfatla özdeş hale gelmiş konuğumu beklerken, Vedat’ın armağan ettiği kayıt aletini çözmeye çalışıyorum ve beceriksizliğimin şahikasına yeniden varıyorum. Defalarca! Ya'rabbim, niye kimseyi inandıramıyorum aptal bir kadın olduğuma? Çünkü, on numara akıllı rolü yapabiliyorum. Gerçekten. Ya'rabbim, niye kimseyi inandıramıyorum aptal bir kadın olduğuma? Çünkü, on numara akıllı rolü yapabiliyorum. Gerçekten. Küçük, şirin, üzerinde her lisandan yazı mevcud o kutuyu, getirip bırakıyor genç bir adam, adıma. Açıyorum. Bilinmeyen bir markanın kayıt cihazı avuçlarımda. Her söyleşi maceramda, istikrarla başıma gelen kayıplardan yılmış arkadaşımın armağanı teknolojik kayıt cihasına bakıyorum. O bana bakıyor ve beni anlıyor mu, bilmiyorum. Benim onu anlamadığın şimdilik eldeki tek gerçek. Kucağımda Kurabiye var. Alet çalışmıyor. Hayır, pilini de taktım. Kullanma kılavuzunda yazanları da satırı satırına uyguluyorum. Çalışmıyor. Mesaj atıyorum. “Oğlum, okuduğumu anlarım. Okuyorum ama bu aleti çalıştıramıyorum?”. Anında cevap geliyor, “Demek o sebeple bu kadar ucuzdu!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murat Güney’le buluşmamıza yarım saat var. Bir kayıt aletim var. Ama çalıştıramıyorum. Gözlerim acıyor, ampul yanıyor. O iki küçük, ince pilin şarj edilmesi gerekiyor!. Sanki bir kıta keşf’ettim. Uğraşmıyorum. Uğraşıyorum da o aşamaları anlatmaya utanıyorum. Nihayet, akıl edip, bakkaldan iki adet pil almayı beceriyorum. Cafeye dönüp, pili kayıt aletine takıyorum. Derin bir nefes alıyorum. Kapıdan içeri giriyor. Murat Güney karşımda. Nedendir bilemiyorum ama, tam da beklediğim gibi bir adamla karşı karşıya oturup söyleşiyorum. Herkese nasib olmaz, böylesi bir şans... Zor konuşurum, diyor. Az değil. Çok konuşurum ama, zor konuşurum, diyor. Testiyi kırmadan evladını tokatlayan baba gibi en başından söylüyor en son söylenecekleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zor konuşurum diyen bir insanla ne konuşursunuz? En kolay konuşulanı. Hayatı. Ben de bu kayıt aletini ilk defa kullanacağım ve deli gibi korkuyorum ya kaydetmezse, diyemiyorum. İtirafını karşılıksız bırakıyorum. Ve ilk kez bir söyleşi konuğumun beyanına sorgusuz sualsiz teslim oluyorum. O andan itibaren bilgi, görgü, intiba ne varsa bulduklarım, duyduklarım kucağımda Murat Güney karşımda, basıyorum kayıt aletinin düğmesine, yaradana sığına...&lt;br /&gt;Sonra? Sonrası, burada. Buyrun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hakkınızda çok fazla bilgiye ulaşamadım. Yaptığınız işler dışında, size dair detaylı bir hayat bilgisi yok sanal ortamlarda..&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Mimar Sinan, Heykel bölümünden mezun oldum. Bunun dışında yaklaşık 10 yıldır bu sektörde çalışıyorum. Sinema- Tv işlerine girişim de gerçekten tesadüfi oldu. Sinema için çalışacağımı 10-12 yıl önce sorsalardı asla seçeneklerim arasında saymayacağım, benim de tahmin edemeyeceğim bir durumdu. Bu sektörde çalışmak aklımı ucundan geçmiyordu. Çünkü heykel bölümünü çok isteyerek seçtim.. Başından beri istediğim Güzel Sanatlar’la ilgili bir bölüm okumaktı. Resim ya da İç Mimari ya da Heykel okumak istiyordum. Ve heykel bunların içinde en baskın olanıydı. Sınavlara girdim ve kazandım. Hatta kazanmam da benim için sürpriz oldu çünkü hazırlık sürem çok azdı. Heykel bölümünü kazamdığımda da gayet mutluydum. Epeyce de geç girdim okula. Yaş olarak da geç girdim. Biraz isteklerini geç ifade eden ve geç kavuşan adamlardan biriyim aslında. Bundan 5 yıl öncesine kadar şikayetçiydim bu durumdan aslında ama artık değilim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sektöre girişiniz nasıl oldu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Okurken bir yandan da çeşitli işlerde çalışıyordum. Barlarda çalışıp, duvar resimleri yapıyordum. O esnada da bir arkadaşım vasıtasıyla Çağan Irmak’ın ilk televizyon filminin sanat grubunda işe başladım. Çilekli Pasta. Asistan olarak girdim. Televizyon filmiydi. 5 günlük bir ön hazırlık ve sonrasında 20 gün sürecek çekim aşaması vardı. Kabul ettim ve başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devamını &lt;a href="http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/2009/02/murat-guney-kliselerden-kurtulmay.html"&gt;Buyrun Buradan Okuyun!&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 51, 204);"&gt;••&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Fotoğraflar Murat Güney'in özel arşivinden alınmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;® &lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;İstanbul, Ocak 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/309149406441067195-7775473557304006748?l=buyrunburdanokuyun.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/7775473557304006748'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/7775473557304006748'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/2009/02/murat-guney-kliselerden-kurtulmay_04.html' title='Murat Güney: Klişelerden Kurtulmayı Bilmeniz Lazım'/><author><name>ranini</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SqlDw6e1v5I/AAAAAAAACKg/hKzprgRDAD4/S220/IMG_0638.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-309149406441067195.post-5379709348797466786</id><published>2009-02-04T16:40:00.000-08:00</published><updated>2009-02-05T03:43:24.443-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='söyleşi'/><title type='text'>Murat Güney: Klişelerden Kurtulmayı Bilmeniz Lazım</title><content type='html'>&lt;center&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/IMG_9006.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılan işin doğru dürüst bir iş bile olmadığını düşünmeme rağmen arkasından ikinci proje geldi. Ardından bir başka iş daha geldi ve ben kendimi Şaşı Felek Çıkmazı’nda çalışırken buldum. Şaşı Felek Çıkmazı benim için tamamen dönüm noktasıdır. İnanılmaz bir oyuncu kadrosu, inanılmaz bir senaryo, inanılmaz bir yönetmen, teknik ekip ve ben onların arasında bir çömez. Bu işi ilk defa “ne yaptığını bilerek, farkına vararak” yapar halde buldum kendimi. Çok heyecanlıydım. Her sabah koşturarak işe gidiyordum. O kadar keyif aldığım, eğlendiğim ve severek yaptığım bir iş haline dönüştü ki, “tamamdır” dediğim nokta Şaşı Felek Çıkmazı oldu. İşin mutfağında Çağan Irmak vardı, Mahinur Ergun vardı. Mahinur Hanım senaryoyu yazsa bir an önce yollasa da okusak, acaba ne olacak diye merak içinde beklerdik. O yüzden çok keyifli bir süreçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Şaşı Felek Çıkmazı, her anlamda bir tür atölye gibiymiş..&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Evet. Benim için bu meslekten haz almaya ve işi önemsemeye başladığım noktadır. Çünkü açıkcası daha önceki işlerin benim için anlamı şuydu; üniversite öğrencisiyim, heykel bölümünde okuyorum ve bir yandan da para kazanıyorum. Hem para kazanıyorsun, hem de okula yeterince vakit ayırıyorsun. Bu çok keyifli elbette bir öğrenci için. Bu sektöre olan ilgimin başlangıcı Şaşı Felek Çıkmazı olduğu için bende  bu projenin ayrı bir yeri vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Başlangıç noktasına dönersek, bu iş size ilk olarak hangi içerikle sunuldu nasıl anlatıldı ve siz işin içinde kendinizi nasıl hissettiniz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sanat grubuna, asistan olarak çağrıldım. O zamanlar için “sanat yönetmeni” tanımını kullanmak doğru olur mu emin değilim ama, bana anlatılan, ekranda görünecek her resmin, karenin düzenlenmesinin sorumluluğu bize ait olacaktı. Başımızda bir sanat yönetmeni olacak ve biz onun direktifleri doğrultusunda sahnelerin görünümünü düzenleyeceğiz. Bana anlatılan iş buydu. Bugünkü bilincimle geri dönüp baktığımda da, çok zor bir proje değildi. Sıfırdan yaratılan mekanlar yoktu. Zaten varolan bir mekanı senaryonun istediği şekle sokuyorduk. Elde ne varsa. Hatta bazende evde ne varsa. O anlamda da çok zevkli bir iş değildi, sadece bulunduğum ortam çok keyifliydi. Zaten küçük ekipler kurulurdu. Bizim ekip de 2 kişiden oluşuyordu. Beni o ekibe alan da okuldan tanıdığım yakın bir arkadaşımdı. Filmin yönetmeni Çağan Irmak da çok samimi olmadığım ama tanıdığım en azından selamlaştığım bir insandı. Dolayısıyla ortama da yabancı hissetmedim kendimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Şaşı Felek Çıkmazı benim anladığım kadarıyla sizin de yaptığınız işin muhteviyatını anladığınız ve önemini tam olarak idrak ettiğiniz bir proje olmuş öyle değil mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Evet. Tam olarak bu işin ne olduğunu algıladığım nokta oldu. Proje için çağrıldığımda ciddi olarak Çağan Irmak ve Mahinur Ergun’la oturup toplantılar yaptık. Projeye daha önce kaldığı yerden devam edildiğinden dolayı karakterlerin ne giydiği, nerede oturdukları, alışkanlıkları yani işin temeli atılmıştı. Ama onlara ciddi revizyonlar yapmak gerekiyordu. Şaşı Felek Çıkmazı, çok yoğun ve koşturmalı bir senaryosu olduğundan dolayı hayatın kendisi gibiydi. Ne aksesuar, ne dekor, ne de kostüm işi asla bitmezdi. Küçük bir ekiptik. Toplam 3 kişiydik. Ben ve iki asistanla birlikte çalıştık. Bunlardan birinin ilk, diğerinin de ikinci setiydi. Çok yorucu ama inanılmaz keyifliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Şaşı Felek Çıkmazı’nın benim zihnimde yer ettiği halini gözden geçirdiğimde sanat yönetiminin çok başarılı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Çünkü her şey o kadar doğal ve işlevsel görünüyordu ki sanki yaşayan hazır mekanlara, o mekanlarda yaşayan gerçek insanların elbiselerini giymiş oyuncuları oturtmuşsunuz gibi görünüyordu. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çok teşekkür ederim, Şaşı Felek Çıkmazı’ndaki bütün ekip adına. Neredeyse her mekanı sıfırdan yarattık diyebilirim. En ufak detayına kadar her konuda titizlikle çalışıldı. Bugün bile seyredince nasıl yapmışsız diye hayrete düşüyoruz. Özellikle kostüm seçimi konusunda çok özenli davranıp, her bir karekter için gardolap oluştuemaya çaba gösterdik. Mesela Derya Alabora’nın bir hırkası vardı, 26 bölüm boyunca kullandık. Onu bir semt pazarından almıştık. Füsun Demirel’in kostümleri de Salı Pazarı’ndan alınmıştı. Bugün hala o proje hakkında insanlar övgüyle bahsediyorsa bunun sebebi bütün ekibin göstermiş olduğu özen ve projeye duyulan sevgidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Zaten sanat eğitimi görüyordunuz, yabancısı olmadığınız bir işe geçince kendinizde ne tür değişiklikler saptadınız?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Doğaçlama gelişen bir süreç yaşadım ben. Farkında olmadan pek çok şeye daha farklı gözlerle bakmaya başlıyorsunuz. Girdiğiniz bir mekan, okuduğunuz kitap, izlediğiniz bir film gözününde farklı şekillenmeye başlıyor. Her şeyi görsel hafizanıza kaydetmeye başlıyorsunuz. Her şeye sinematografik açıdan bakmaya başlıyorsunuz. Bir süre sonra insanlar ne giyer, ne içer, nasıl gezerler, nasıl davranırlar bunları zihninize not almaya başlıyorsunuz, farkında bile olmadan. Kitap okurken kahramanları ve mekanları gözünüzde canlandırırsınız ya, bunun sürekli ve çok detaylı olduğunu düşünün böyle bir sürece giriyorsunuz. Bu bende böyle oldu. Başkasında nasıl tezahür eder bilmiyorum. Mesela bugün artık boş bir mekana girdiğimde, örneğin orası bir cafe olacaksa, 5 dakika sonra artık orasının nasıl bir yer olacağını biliyorumdur. Her detayına kadar kafamda canlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Sinema filmlerini normal seyirci gibi izleyebiliyor musunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Seyrediyorum. Normal seyirci gibi izliyorum. Gözlemiyorum, ortama odaklanmıyorum ama film bittikten sonra mekanlar ya da kostüm ve ortam hakkında bir sürü bilgiye de hakim oluyorum. Adeta bir refleks gibi. Film bittikten sonra olumlu ya da olumsuz her detay kendiliğinden hafızama yerleşmiş oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Sıradan insanlar olarak biz, “Bu masanın üzerinde şu örtü olsun, o vazo da şurda dursun, sen de yeşil kazak giy!” diyenin sanat yönetmeni olduğunu sanıyoruz, bu bilgimizin ne kadarı doğru?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çoğunlukla da öyle oluyor zaten. Çekim anındaki görevimiz aşağı yukarı böyle tarif edilebilir. Ancak bunu öncesinde çok yoğun bir hazırlık dönemi var. O vazonun ve o örtünün orada olup olmayacağına karar verildiği anın da ötesinde başlıyor bizim görevimiz. Öncesinde senaryo aşamasında yönetmenin kuracağı dünyayı anlamak, onun hayalindekini görünür hale getirmekten başlıyor. En başından anlatmak gerekirse genellikle önce projenin yapımcısıyla konuşursunuz. Yönetmen sizinle çalışmak istiyorsa, yapımcıya adınızı verir. Yapımcı da sizi çağırır. Projeyi anlatır. Ne istediğini anlatır. Önceden senaryo okuma şansınız varsa bu lehinize işleyen bir durumdur. Ama bazen senaryo ortada yokken anlaşırsınız. Evvelce iş yaptığınız tanıyıp güvendiğiniz bir yapımcı ya da yönetmendir proje sahibi, kötü bir iş çıkmayacağını bilirsiniz ve projenin henüz sadece ismi varken kabul edersiniz. İşi kabul ettikten sonra projenin sanat bütçesi kaba taslak ortaya çıkar ve bir sonraki aşamada sanat ve kostüm grubu senaryo okumaya ve ön hazırlık sürecine başlar. Aslında sanat ve kostüm diye pek ayırmak istemiyorum çünkü ben kostüme de müdahale ediyorum. Yönetmenle senaryo üzerinde ya da dizi işiyse 13 bölüm sinopsis üzerinden ön hazırlık çalışmalarına başlanır. Senarist ile birlikte karakterlerin genel hatları çizilir. Karakterler ne yer, ne içer, eğitimleri nedir, neden böyle davranır, alışkanlıkları nedir, bütün karakter dökümlerinin üzerinden geçilir. Dizide bu süreç sinema filminde olduğu kadar derinlemesine olmuyor çünkü böyle bir zamanınız yok. 90 dakikayı, 6 günde çekerken bu kadar derin tahlillere vakit ayıramıyorsunuz. Ama sinemada böyle değil. Sahne sahne detaylandırıp  karakter analizleri, mekan tasarımları ve kostüm provaları önceden yapılıyor. Sağlam ve risksiz girmeye çalışıyorsunuz. Ama sürprizler olmuyor mu, oluyor. Bu da aslında işin zevkli taraflarından biridir. O koşuşturma, bizi besliyor ve biz bunu seviyoruz sanırım sinema sektörü olarak. Ciddi olarak ön çalışma 1 ay kadar sürer. Sonra kullanacağımız tüm aksesuarların, eşyaların listeleri çıkmaya başlar. Mekanlar, aksesuvarlar ve sponsorlar belirlenir ki ben sponsorlarla çalışmaktan çok haz etmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Neden?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çünkü çoğu zaman astarı yüzünden pahalı geliyor. Sponsora ait olduğu için sizin kurduğunuz dünyaya uygun olmayan parçaları da kullanmanız gerekiyor. O yüzden ben sponsorla çalışmayı pek tercih etmiyorum. Eğer uygun kalemler olursa, yararlanıyoruz. Ama temel oluştururken sponsorlara sırtımı dayamaktan pek hoşlanmıyorum..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Haklısınız...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sonra da çekim esnasında da günlük programın aksamaması için her şeyi kontrol etmek ve her sahneyi hazırlamak zorundasınızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/IMG_9077.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Görüntü yönetmeniyle paralel çalışıyorsunuz değil mi?&lt;br /&gt;Evet. Sağ kol ve sol gibi oluyoruz. Çünkü ikimizin de görevi yönetmenin hayalindekine en yakın fotoğrafı oluşturmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Murat Güney özelinde bir biçim/ tavır/ tarz tanımlaması yapmak gerekirse ve eğer bu tanımlama çabası doğru kabul edilirse beni en etkileyen şey adınızın geçtiği işlerde sanki hiç sanat yönetimi yokmuş gibi tamamen doğalında mekanlar, ve kostümler çıkarıyor olmanızdır. Sizin işlerinizde hiçbir zaman mekanlar ya da kostümler öne çıkmadı. Issız Adam’a gelene kadar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Aslında mekanları karakterlerle birlikte değerlendirdiğiniz zaman Issız Adam’da da. Her şey doğal ama alışılagelmişin dışındaydı. Karakterlerin yaşadığı çevre, içinde bulundukları ortam ve farklı bir İstanbul, Issız Adam’da mekanların öne çıkmasına sebep oldu. Beyoğlu, Galata, Cihangir ve Kitapçılar Çarşısı gibi ruhu olan özel mekanlar ister istemez karakterler kadar öne çıktı. Filmin ardından bu mekanlara olan ilginin artmış olması da bunun bir göstergesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Zor bir süreç miydi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çağan Irmak bunun bir İstanbul filmi olması gerektiğini, Cihangir ve Çukurcuma taraflarında geçmesi gerektiğini söyledi. Bahsedilen yerler çekim yapılması açısından çok zor mekanlar ve filmin neredeyse tamamı o mekanlarda geçecekti. Sonra karakterlerin üzerinden tek tek ve uzun uzun geçtik. Hepsinin özel hayatı, ruh durumları, alışkanlıklarını belirledik. Aşağı yukarı filmin geçeceği yerler belliydi ve location manager’la birlikte mekan arayışına geçtik. Ama ben zaten yürüyerek bütün mekanları 1 günde kafamda belirlemiştim. Hepsi boş mekanlardı. Hepsini yeniden yaptık. Lebnon hariç. Oraya da ciddi anlamda aksesuar girdi. Yani filme hizmet eden, mekanları öne çıkaran bir anlayış bunun üzerine kuruldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Philippe Starck’ın limon sıkacağını (juicy salif ) kullandınız. Çok da eski bir objedir ama siz yeniden gündeme getirdiniz. Aslında filmde kullandığınız pek çok obje konuşuldu, dikkat çekti ve merak edildi değil mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çok eski bir objedir, evet. Kullandığımız aksesuarlar insanların ilgisini çekti çünkü bu tür objeleri filmlerimizde görmeye pek alışkın değiliz. Filme dair konuşulan her obje çoğunlukla Alper’e aittir. Alper’in evi, cafesi, barı konuşuldu, çünkü böyle kurgulandı. Çünkü Ada işlevsel olan her şeyi, her yerden satın alabilir, marka aramaz. Ada’nın evi canlıdır, yaşar. Alper’in ise eviyle donuk bir ilişkisi var, onun evinde ikinci bir kişiye yer yok, ikinci kişinin yatacağı yer de yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Tam yeri gelmişken sorayım, Alper’in evi olarak kullandığınız mekan sizin eviniz mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yok hayır. Öyle olmasını çok isterdim, çok güzel bir mekandı. Ama benim evim değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Mutfaktaki cam su ısıtıcısını nereden aldınız?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Senaryoda “kettle’da su kaynamaktadır” diye bir cümle yazılmıştı. Esse’de gördüğüm bir su ısıtıcısını görünce çok beğendim ve Alper’in evi için çok uygun olacağını düşündüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Sinema filmlerinde sette oluyorsunuz anladığım kadarıyla, dizi setinde de fiilen bulunuyor musunuz? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çoğunlukla sette bulunuyorum. Ama örneğin 15 sayfa, tek mekan içinde çekilecekse sahneyi kurup her ihtiyacı karşıladıktan sonra asistanlarıma bırakıp gidersem de bilirler ki o an orada olmak yerine piyasada olmam ve somut ya da soyut malzeme toplamakla meşgul olmam daha faydalıdır. Bunu herkes bilir. O yüzden çekim anında sette değilsem kimse bir şey demez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Obje satın alıyor musunuz, belki bir yerde kullanırım diye?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Artık almıyorum. Eskiden yapıyordum bunu ama artık yapmıyorum. Gerçekten evim fazlasıyla doldu. Saat ve Murano topluyordum sonunda evde kıpırdayacak yer kalmadı. Aslına bakarsanız, bir aksesuarı kullanıyorsunuz ve onun hükmü bitiyor. Artık yeniden kullanacağınız yeri bulmak zaman alabilir ve onu o süre içinde muhafaza etmek de dert haline gelebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Hollywood’da sanat yönetmenlerinin bir tür müze gibi kendi işlerini sergiledikleri, muhafaza ettikleri depodan hallice showroom’ları var. Mesela Issız Adam’ın malzemeleri kimin ve nerede onlar şimdi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Satın alınan eşyaların tamamı Most’un deposunda. Hollywood’da da stüdyoların depoları vardır, yaygın olarak. Kendi koleksiyonuna sahip sanat yönetmeni ve kostüm tasarımcısı var elbette. Benim de bir süredir aslında aklımda böyle bir depolama sistemi var. Aslında hem bir heykel atölyesi gibi hem de marangozhane gibi bir yer düşünüyorum. Çok da işlevsel çünkü senaryo gereği bazen akıl almayacak kadar küçük bir şey lazım oluyor tuhaf bir saatte ve dükkanlar kapalı oluyor. Deponuz olsa gider, alır ve ihtiyacınızı karşılarsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Sabit ekiplerle mi çalışıyorsunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Benim ekibim uzun zamandır sabit, evet. Şanslı bir insanım. Çok iyi bie ekiple çalışıyorum. 1. Asistanım Buket Sezgin’le 5 yıldır çalışıyorum. Artık aynı dili konuşuyoruz. Bakışarak anlıyoruz birbirimizi. Diğer iki asistanım Sinan Demir ve Salih Gültekin’de üç yıldır benimle birlikteler. Toplam 3 kişiyle çalışıyorum. Issız Adam’a başlarken, istersen 2 kişi daha al dediler ama kalabalık ekiple çalışmak pek çok açıdan konsantrasyonumu dağıtıyor. Sevmiyorum. Örneğin Çağan’la çalışacaksanız, çok sessiz ve çok hızlı olmalısınız. Bu gibi durumlarda çoğunlukla ekibin fazla adamdan oluşmasındansa birbirini iyi bilenlenlerden oluşması daha anlamlı oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Dönem mi daha çok ilginizi çeker, böyle bir ayrım var mı sizin için?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hayır hiç öyle özel bir yönelimim olmadı. Projeyi sevdikten sonra dönemdir ya da değildir diye bakmam. Tamamen hikayeyi, projeyi ve ekibi sevmekle ilgili benim tercihlerim. Koşuşturması, gerginliği, set içinde yeni bir şey yaratmanın heyecanı çok keyifli. İzleyenlerin tepkisi ve ondan aldığın haz çok önemli. Bunların üzerine bir de sevdiğiniz projede çalışıyorsunuz aldığınız haz da o oranda artıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Tiyatro için çalıştınız mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hiç yapmadım. Öyle bir teklif de gelmedi. Ama çalıştığım işlerin içinde tiyatro dekoru yaptık. Basit ve naif şeylerdi ama tiyatro dekoru kurdum. Sanıyorum daha ziyade farklı ve dinamik mekanları içeren işler daha çok ilgimi çekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Çok değişken ve hareketli hiç durmayan bir temponuz var. Bağımlılık yapıyor olabilir mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Olabilir. Mesela tek bir gün için Tarsus’a gidiyorsunuz. Issız Adam’dan örnek vereyim en son orada başımıza geldi çünkü. Tarsus’da önceden anlaştığımız mekanda sorun çıktı. İki günümüz var. Hemen yeni bir yer bulduk. Bulduğumuz mekan mimari olarak çok uygun ama, tek bir perde bile kullanabileceğimiz gibi değildi. Ve biz bir gün içinde o yeni mekanı revize ettik. Eşyaları bulduk, mekanın uyumsuz yerlerini onardık. Bütün ev boşaltıldı. Ev o gece sabaha kadar boyandı. Adana’nın bütün eskicilerinden eşya toplandı. Yatak örtülerinden, perdelere varana kadar dikildi ve öğleden sonra çekime hazırladık. Bir günde yapıldı bütün bunlar. Elbette böyle olunca çok tempolu bir iş oluyor. Bu arada şehri de görmeye çalışıyorsunuz, “tantuni yeseydik şurada” diyorsunuz, ama elde simitle günü bitiriyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Sanat yönetmeni oyuncuya müdahale eder mi? Öyle bir hakkı var mıdır?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Eğer iyi tanıdığım bir yönetmense fikrimi söylerim. Ama temel yapılanmada benim iş alanıma girmez. Elbette ben, “ okuduğum hikayedeki yüz bu değil” derim çok iyi tanıdığım bir yönetmense ama genel olarak fikrimizi almazlar. Kısacası resmi olarak böyle bir satır yok görev tanımımız içinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/IMG_6098.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Oyuncu o fotoğrafa oturmadığında kamufle etmeye çalışmak daha mı zor?&lt;br /&gt;Aslında yönetmen için zordur. Çünkü o oyuncu karakterle bütünleşemediğinde bunu kurtarmak yönetmene düşer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Figürasyona karışıyor musunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sadece kostüm anlamında karışıyorum. Reji maalesef o anda sahnenin çekilmesine odaklanıyor doğal olarak ve sizin kurduğunuz dünyanın bütünlüğüyle pek ilgilenmiyor. Hiçbir şekilde o adamla o kadın yan yana gelir mi, diye bakmıyorlar. O aşamada da bunu gözetmek tamamen sizin vazifenizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• O yüzden de biz Türkiye’de çok başarılı kalabalık sahneler çekemiyoruz. Mesela disko, gece kulübü, eğlece mekanı ya da parti çekimlerimiz asla tam başarılı olamıyor. Bu anlamda su bardağında viski içiren Yeşilçam’dan bir adım ileri gidemedik.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Maalesef öyle. Çekemiyoruz. Daha doğrusu başarılı olmaya yaklaşabilenler bile çok zorlanıyorlar. Issız Adam’da o kalabalık disko sahnesini iki kere çektik. Çünkü istediğimiz gibi bir cast gelmedi. O sahne için 400 kişi lazım. Bunları tek tek giydirmek demek, akşama kadar sürecek demektir. Öyle bir zamanımız zaten yok. Bu yüzden ne istediğinizi en küçük detayına kadar cast ajansına anlatıyorsunuz. Hatta dergilerden fotoğraflar kesip yaklaşık olarak kostüm bilgisi de veriyorsunuz. Buna rağmen çekim günü bir figürasyon geliyor, inanamazsınız. Düğüne gider gibi geliyor insanlar. Tamamen yanlış tipler var elinizde. Çağan baktı ve sahneyi iptal etti. Ama dizide bu şansın da olmayabiliyor. O zaman biraz sen gizliyorsun, biraz reji gizliyor ve halletmeye çalışıyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Sanat grubunda görev yapan ekipler özellikle ekran işlerinde çalışanlar gündelik hayatla ilgili çok donanımsızlar kaldı ki gelişmiş zevkler hakkında da kişisel bir gusto sahibi değiller. Bu sebeple de izlediğimiz işlerde sanat grubunun sahip olduğu “görgü” ve “bilgi”ye mahkum ediliyoruz. Bizim önümüzde değiller. Acaba çok mu zor benzer bilgilere ulaşmak, o yüzden mi bu kadar komik detaylar ve deliller veriyorlar elimize? Örneğin elinizde bir oyuncu var ve yüksek topuklu giydiğinde yürüyemiyor diyelim. Giydirme yüksek topuklu ayakkabıyı, babet giyince o kadın “zengin kadın” olmayacak mı sanıyorlar? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İnsanların nasıl yaşadığını bilirsiniz. Hayatı doğru gözlerseniz her tür hayat hakkında bilgi ve görgü sahibi olursunuz. Bu tamamen kişisel istekle ilgilidir. Bunun dışında da gerçekten oyuncunun sunduğunuz aksesuarı taşıyabiliyor olması çok önemli. Sizin aksesuarınız oyuncuya yük getirmeyecek, kolaylık sağlayacak. İçinde olduğu kıyafetle rahatsızsa bir oyuncu nasıl rol yapacak değil mi? Bunu kenara koyarsak, siz bir tür “kalite” isnad edeceksiniz diye giydirdiğiniz elbiseyi taşıyamıyorsa, taşıyabildiği elbiseyi bulup sunacaksınız oyuncunuza. Klişelerden kurtulmayı bilmeniz lazım. Marka taşır diye bir klişeye mahkum kalmayacaksınız. Siyah bir pantolunu ünlü bir markadan alabilirsiniz iyi durmaz, salı pazarından alırsınız marka gibi durur. Bunu yaratmak, arayıp bulmak da ciddi bir meslek sevgisi ve şevk ister. Aramalısınız. Dergilerden yararlanabilirsiniz ama hayat dergi fotoğraflarından ibaret değil. Zenginle rüküş arasındaki farkı bilmelisiniz.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• Şimdi ben dışardan bakan ve ahkam kesen biri olarak sektörün zor şartları olduğunu artık ezberledim. Evet, şartlar zor. Kabul. Ama başrol oyuncusuna üzerinde kat izleri duran bir gömleği giydiriyorsun ve bana şartlar zor diyorsan, artık ben bu masalı dinlemek istemiyorum. Ve gördüğüm zaman da o işi yereden yere vuruyorum, kimse kusura bakmasın. Bu sebeple sizin sektörde çalışanlara bu konuda getireceğiniz eleştiri çok önemli. Nedir bu “zor şartlar” meselesi sanat grubu açısından?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Uzun çalışma saatleri, kısıtlı sosyal güvenceler, meşakatli ve bitmek bilmeyen temposu sebebiyle zor şartlar altında çalıştığımız bir gerçek. Fakat bunun kesinlikle işlerin yarım yamalak, sakil bir şekilde halledilmesine bahane olmaması gerekiyor çünkü bu sektördeki zor şartların ne olduğu daha en başından ortada. Bunun bilincinde olan insanların profesyonellikten taviz vermeden ellerinden gelenin en iyisini ortaya koymaları gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Emeğinizin karşılığını alıyor musunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Açık söylemek gerekirse, işinizi iyi ve doğru yapıyorsanız karşılığını gerçekten alıyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Sizin açınızdan bakıldığında bugün bulunduğunuz noktaya gelmenizde şans faktörünün payı nedir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Başlangıç noktasında belki şansı yakalamak önemli ama onu sürdürülebilir kılmak sizin elinizde. Bir kez şans yüzünüze gülebilir ama gerisi tamamen size kalmıştır. İyiyseniz devam edersiniz. Devam edemiyorsanız dönüp kendinize bakıp doğru tahlil yapacaksınız. Kendinize dürüst olacaksınız. Pratik, hızlı düşünen, çözüm bulucu ve çalışkan olmanız lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Eleştiri yaparken en çok karşılaştığım savunma şekli, “Boşver” oluyor. Yani, “Boşver” bizim başucu kelimemiz özellikle de bu sektörde.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Büyük resmi görmek ve onu önemsemek açısından söylüyorlardır. Ama aslında büyük resim o küçük parçalardan oluşuyor, bunu da hiç atlamamak lazım. Zaten başarılı işlere bakarsanız, küçük parçaları gözardı etmemiş işlerdir. Size bir anımı anlatayım. Şaşı Felek Çıkmazı’nı çekiyoruz. Kahvaltı edecek ailece masayı hazırladım, sahneye girmeden önce Mahinur Hanım beni kenara çekti ve “herkesin önüne portakal suyu koymuşsun. Nerede gördün orta halli bir ailenin sofrasında herkesin portakal suyu içtiğini? Bu sadece Saadet’in alışkanlığı..” dedi. Öyle bakıldığında küçücük bir detay bu değil mi? Küçük bir şey. Seyirci bunu görür mü? Görmez boşver, derseniz o küçük boşverler birikir ve kurmak istediğiniz dünyayı yıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Murat Güney nasıl biridir, diye sorsam nasıl bir cevap alırdım?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İyi biridir. Ama reji beni sevmez. Ben rejiyi sevmem ☺&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Yeni proje var mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kanal D de bir iş var. Sitcom tadında bir stüdyo programı. Yaz aylarında çekilmesi planlanan bir sinema filmi ve dizi var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Son olarak içinde olmak istediğiniz ama olamadığınız bir proje var mı diye sormak istiyorum. Şunu çekseler de içinde ben de olsam dediğiniz bir ekran ya da sinema projesi var mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Vardı aslında birkaç tane, ama yapıldı. Şimdi adını söylemek doğru olur mu, çok da emin değilim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Tamam, söylemeyin. Sadece küçük bir ipucu verin, dönem işi miydi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yok dönem değil. Çok uzun zaman önce okuduğum bir kitaptı. Çok da sevdiğim bir kitaptı..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Gölgesizler mi yoksa?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Evet! İçinde olmayı çok isterdim. Ümit Ünal’ın filmlerini de çok seviyorum üstelik. İşi yapan sanat yönetmeni de arkadaşımdır. Zeki Demirkubuz’un Kıskanma’sında da olmayı isterdim, sanat yönetmenliğini Nilüfer Çamur yaptı. Keşke Nilüfer’e asistanı olmayı teklif etseydim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span&gt;Öyle dalmışız ki bir bardak çay zor ayırıyor bizi bu koyu sohbetten. Sanki dilencilerin uzun uykularında donduklarının farkına varmayan, sert bir kış yaşanıyor dışarda. Bizim dışımızda. Biz, merdiven diplerinde yosun tutmuş kelimelerin pasını siliyorduk. Keyfimiz yerinde. Onları mutsuz eden sözcüklerin tamamı bizim keyfimize selam duruyor. Bak, abartıyorum zannetmeyin şose diyorduk biz asfalt yollara o günlerde ve şoseler dört köşe parke taşlarıyla döşeniyordu. Boş sayfalar yoktu. Tıpkı Murat Güney’in hayat hikayesinde olduğu gibi.. Olur da taammüden bırakılmış tek bir boş sayfa bulunursa, o gizli ve gizli kaldıkça dokunulmaz bir acı halinde, sorgusuz sualsiz, son dakika günlerinden koparılan o boş sayfadan, ipi, yüce göklerde kopacak bir uçurtma yapmalı, tepetaklak düştükçe uçurtma ormanın derinliklerine, ormanın derinliklerinden lodos bulaşığı bir uçurtma efsanesi yaratmalı. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(204, 51, 204);"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 51, 204);"&gt;•&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:85%;" &gt;Fotoğraflar Murat Güney'in özel arşivinden alınmıştır.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;® &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;İstanbul, Ocak 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.buradanokuyun.com/"&gt;Ana Sayfaya Dön&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/309149406441067195-5379709348797466786?l=buyrunburdanokuyun.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/5379709348797466786'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/5379709348797466786'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/2009/02/murat-guney-kliselerden-kurtulmay.html' title='Murat Güney: Klişelerden Kurtulmayı Bilmeniz Lazım'/><author><name>ranini</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SqlDw6e1v5I/AAAAAAAACKg/hKzprgRDAD4/S220/IMG_0638.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-309149406441067195.post-1626571391528334682</id><published>2009-01-16T10:36:00.000-08:00</published><updated>2009-01-16T17:24:37.468-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='söyleşi'/><title type='text'>Selahattin Sancaklı: Bu İşi Yapmak İçin İyi İnsan Olmak Şart</title><content type='html'>&lt;center&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;&lt;a href="http://photobucket.com/" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/compJ.jpg" alt="SS Kapak" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimbilir kaç zamandır köprüyü geçmemişim ve Bağdat Caddesi’ne çıkmamışım, “cadde insanı” kavramına da uzak kalmışım. Bağdat Caddesi, o cumartesi hınca hınç dolu. Sıradanmış bu kalabalık, ben uzun zamandır ilk kez görüyorum. Çok çocukluğumda, yaz aylarında Caddebostan'a göçerdik, biz. Şimdilerde yerinde yeller esen Caddebostan Plajı'ndan denize girerdim. Hatıralarımı cebime tıkıştırıp, zihnimi temizleyip, kalabalığın arasında geçiyorum. Buluşacağımız yere doğru hızlı adımlarla yürüyorum. Trafiğin tersine gidiyorum. Neyin düzüne gittiğimi bir bilsem. Mükemmel bir adres tarifi almışım, kolayca buluyorum buluşacağımız yeri. Blog için söyleşmeyi kabul ettiğinde sanal ortamda aratıp birkaç fotoğrafını bulmuştum. Bu sebeple uzaktan bakınca da hemen tanıyorum. Ortalık tenha ama kalabalık da olsa zorlanmadan tanırdım. Çünkü aydınlık bir adam Selahattin Sancaklı. En uzaktan bile hissediyorsunuz ışığını, parıldıyor sanki. İlk izlenimim bu oluyor. Birkaç saniye kadar uzaktan bakıp, izliyorum. Küçük bir poşet var masanın üzerinde, satın aldığı DVD'lere bakıyor. Uzun bir koridoru var buluştuğumuz mekanın, tek başına oturuyor masada. Yüzündeki rengarenk gülümseyişin kalabalıklara ait olmadığını görüyorum. Yalnızken de gülümsüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakkında öğrendiklerim elbette bu kadar değil. Selahattin Sancaklı, zaman zaman öfkeleniyor, elini masaya vurarak konuşuyor. Dümdüz cümleler kurarak bir çırpıda önüme bırakıyor. Gerçeğin yelkenlisini üfleyen Kaptan Ahab'a benziyor bir tarafıyla da... Herman Melville'in eseri olan ve albino balina Moby Dick'in peşine düşen denizcinin hikayesini bilir misiniz? Hani, bacağını kaptırdığı balinanın peşinden sonsuz sulara açılan Ahab'ı? Gözünü kırpmadan, ömrünü bu uğurda harcayan, o tuhaf gülümseyişini hiç unutmadığım, çocuk aklımın uzun boylu sarışın denizcisiyle karşılıklı oturup çay içiyorum sanki, bütün söyleşi boyunca. Bu tarafıyla ürkütücü. Hemen itiraz etmeyiniz. Çünkü Kaptan Ahab'ı, Gregory Peck'den çok önce tanırım ve ben tanıdığımda nedense bu Kaptan oldukça genç, uzun boylu, sarışın bir adamdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanışma ve ısınma faslı esnasında bir fırsatını bulup, bu blog hakkındaki fikrini soruyorum. “Biraz benim gibi, dili sivri..” diyor. Kayıt düğmesine basıyorum. Birazdan okuyacağınız Selahattin Sancaklı söyleşisinden küçük bir haberi çalıp, önceden vermek istiyorum sizlere, bir müjde gibi. Yakında mesleki bilgi ve birikimlerini aktaracağı bir blog açmayı planlıyor. Şimdilik aramızda kalsın ama...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buyrunuz öyleyse...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Mimar Sinan Üniversitesi, Sinema Tv mezunusunuz. Son yıllarda MSÜ mezunları perde ve ekran işlerinde isimlerinin yanında parantez içinde belirtiyorlar okullarını, bu ortak bir tavır mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Tamamen okula duyduğumuz saygıdan, sevgiden dolayı oluşan bir duruş sadece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• 9 Eylül’le, MSÜ mezunları arasında bir rekabet var mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Öyle bir rekabet olmadı hiçbir zaman. Sonuçta herkes kendi okulunu ön plana çıkarmak ister. 9 Eylül mezunları biraz daha teori bazlı eğitim alırlar ve yönetmen yetiştiren bir okulmuş havasındadırlar. Daha doğrusu kendilerini öyle lanse ettiler. Biz biraz daha işin tekniğine bakan bir okul olarak bilinir olduk. İyi görüntü yönetmenleri MSÜ’den çıkar gibi bir algı çıktı ortaya. Hepsi bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;MSÜ mezunları sektörde birbirini kollar mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Belli bir dönem elbette mezunlarımızı kolluyorduk. Ama yeni sınav sisteminden kaynaklanan bazı durumlar oluştu eğitim kalitesinde. Her sene bölüme 20- 25 kişi giriyor. Kimin girdiğini, kimin mezun olduğunu bilemiyor hale geldik. Mesela 2000’li yıllara kadar bizim okul mezunlarını -gelen olursa- yanımıza almaya çalışıyorduk. Aslında yine gelen olursa elbette yardımcı olmaya çalışırız…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bu durumda şu andaki eğitim sistemini beğenmediğinizi söyleyebilir miyiz? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Aslında daha çok uygulanan sınav sistemi nedeniyle bu rahatsızlıklar oluşuyor diyebiliriz. Sadece biz değil, hocalarımız da beğenmiyor. 20-25 kişiye nasıl iyi bir sinema eğitimi verebilirsiniz? 10 kişiye zar zor verilebiliyordu. Her sene 25 kişinin geldiği bir sistemde sağlıklı eğitim koşulları olduğu söylenemez. Eskiden mülakat da vardı. Çok zorluydu okula girmek. Ben, 3 bin kişilik sınava girdim. 500’e kaldım. 500’den, ilk 50’ye kaldım. 50’den sonra da ilk 10’a girdim. Böyle bir çok katmanlı elemeden geçerek okula girdim. Bu kadar zorlu bir sınav sisteminde gerçekten o bölümde okumak isteyip istemediğin de ortaya çıkıyor, yeteneğin de, zekan da. Son yıllarda gençler boşta kalmamak için bölüm yazıyor. Açıkta kalmaktansa herhangi bir yeri yazıyorlar. Yani hepsi bu amaçla girmiyor elbette ama, gerçekten okumak isteyenlerin hakkını gasp edenler de yok değil. O anlamda, akademik eğitim almak isteyenler için halen uygulanan sistem iyi bir sınav sistemi değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Siz nasıl karar verdiniz görüntü yönetmeni olmaya?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Aslında benim kararım biraz da okulda belirlendi. Senaryo konusunda çok başarılı değildim. Başından itibaren kameranın büyüsü çok çekti ve etkiledi. Işık, kamera bunlar ilgimi daha çok çekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devamını &lt;a href="http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/2009/01/selahattin-sancakl-bu-ii-yapmak-iin-iyi.html"&gt;Buyrun Buradan Okuyun!&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 51, 204);"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;••&lt;/span&gt; Fotoğraflar: Vedat Ozan&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;® &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;İstanbul, Ocak 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/309149406441067195-1626571391528334682?l=buyrunburdanokuyun.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/1626571391528334682'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/1626571391528334682'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/2009/01/selahattin-sancakl-bu-ii-yapmak-iin-iyi_16.html' title='Selahattin Sancaklı: Bu İşi Yapmak İçin İyi İnsan Olmak Şart'/><author><name>ranini</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SqlDw6e1v5I/AAAAAAAACKg/hKzprgRDAD4/S220/IMG_0638.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-309149406441067195.post-4747179171615186383</id><published>2009-01-16T10:20:00.000-08:00</published><updated>2009-01-16T17:24:00.105-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='söyleşi'/><title type='text'>Selahattin Sancaklı: Bu İşi Yapmak İçin İyi İnsan Olmak Şart</title><content type='html'>&lt;center&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;&lt;center&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;&lt;a href="http://photobucket.com/" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/compJ.jpg" alt="SS Kapak" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/center&gt;&lt;/span&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• En başından bu bölümü seçme kararını nasıl verdiniz? 69 doğumlusunuz galiba değil mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Evet, 1969 doğumluyum. Okula 1987 yılında girdim, 18 yaşındaydım. Aslında dayımın etkisi oldu. Reklam ajansında çalışıyordu ama alakasız bir bölümde. Muhasebe müdürüydü. Ara sıra ajansa götürürdü beni. Ajans ortamında bulundukça film yapımı ilgimi çekmeye başladı. Dayım daha çok grafiker olmam için ikna etmeye çalışıyordu beni. Akademi sınavlarına girdiğimde grafik, resim, iç mimarlık bölümleri ve bir de sinema tv bölümü vardı. Diğer 3 bölümün sınavlarına girdim, sonuçları beklerken Sinema Tv’nin de sınavlarına girdim. Kazandım. Grafiker olamayacağım ama sanatın bir dalında olurum dedim ve kaydımı yaptırdım. O zamanlar özel tv’ler yok, sinemanın durumu parlak değil.  Okulu kazandığımda babam, “ne olucan sen?” dedi. Nasıl anlatabilirim ki kameraman olacağım, sinemada görüntü yönetmeni olacağım diye? Sinemacı olacağım diyorsun doğal olarak. Kimse akıllı uslu, ekmek kazandıracak bir meslek olarak görmüyor. Mahalledekiler, "televizyoncu olucan yani televizyon mu tamir edeceksin, dükkan mı açalım sana?" diyorlardı. Anlatamadım etrafımdaki insanlara  durumu bir türlü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim okulda ilk sömestrin sonunda gerekli teknik bilgiyi alırsın. Biraz da akıllı, meraklı bir adamsan, kaparsın işin tekniğini rahatlıkla. Ben ilk sömestirden sonra hemen çalışmaya başladım. Babamın bir ayda kazandığı parayı ben haftada kazanmaya başladım. Çok şahane bir durum. En başta işin çok sanatsal yönüyle alakadar olamıyorsun. 18 yaşında adamsın neticede. Ben para kazanmaya başlayınca evdekilerin de hoşuna gitti. Bu sefer etrafımdaki insanlar bu okula nasıl giriliyor demeye başladılar. Çünkü okuyorsun, okurken para kazanıyorsun. Ciddi paralar kazanıyorsun. İnsanlar 6 sene tıp okuyacağıma gidip sinema okuyayım, diyor. Aslında Sinema- Tv ile ilgili konularda hâlâ da çok kişide bu bakış açısı var. Ama, bu böyle kolayca olacak bir durum değil anlaşılması gereken de bu zaten. Sonuç olarak herkese bahşedilen bir lütuf değil bu. Yeteneğin ve zekan varsa olabilecek bir durum. Bu gazla bölüme giren arkadaşlarım oldu, olmadı değil ama şimdi nerdeler o önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Doğrudan Uğur İçbak’la çalışmışsınız yani şanslı bir giriş yapmışsınız…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Evet. Mehmet Aksın, Serdar Akar, Tarkan Karlıdağ hepimiz aynı sınıftaydık. O zamanlar Uğur İçbak bizden büyük sınıftı, abimizdi. Diploma projesini veriyordu. Biz de onun öğrenci filminde çalışıyorduk. Reklam sektöründeydi, Sinan Çetin gibi isimlerle çalışıyordu. Bir gün, “benim reklam çekimim var, asistan olarak gelir misin?”, dedi. Okey reklamı çekilecekti. Hiç unutmuyorum. Tamam dedim, gittik. Yarım günlük bir çekim. O zamanın parasıyla yanlış hatırlamıyorsam 20 bin lira aldım. Acaip bir para! Fakat sonrasında işler umduğum gibi gelişmedi, reklam sektörü açısından. Reklam piyasasında çalışanlar ve asistanların sayısı belliydi. Köşeler tutulmuştu. Piyasaya girmek çok zordu. Uğur’la da denk gelirse çalışabiliyordum, daimi bir asistanı vardı zaten. Onun dışında da piyasada işverenler kendi ekipmanıyla gelirdi. Kamera, yanında asistanıyla kiralanırdı. Baktım zorlanıyorum. Başka bir tarafa kaydım, ışıkta çalıştım bir süre. Işık asistanlığı yaptım. Ondan sonra yaz aylarında laboratuvarlarda çalışmaya başladım. Şafak Film’de çalıştım. Filmin kimyası nedir, ne değildir öğrendim ve okul bilgilerimi pekiştirmek açısından çok faydası oldu bana bu çalışmaların. Böylece yavaş yavaş girdim sektöre. Ama çok zor oldu. Çok sancılı oldu. Bir tarafta sektörün eskileri var, yenilere pek şans verilmiyor. Okullu olmak ciddi bir dezavantajdı, ukalalık gibi geliyordu bizim durumumuz insanlara. Alaylı ve okullu arasında tatlı bir sürtüşme vardı yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sinema nasıl başladı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bir şirkette asistan olarak işe başladım. Kamera departmanında, kameradan sorumlu adam olarak çalışmaya başladım. O zaman uzun metrajlara gitmeye başladım. Şansıma da Ertunç Şenkay’la tanıştım. Ertunç Abi benim için çok önemli bir adamdır. Çünkü okulda öğrendiğin doğrular başka, öğrendiklerini pratiğe geçirmek başka. Ertunç Abi alaylı olmasına rağmen çok pratik bir sinema zekasına sahiptir. Işık kurma konusundaki çözümleri çok yaratıcıdır. Beni çok etkilemiştir, kendimi geliştirmemde katkısı büyüktür. Türkiye için ideal bir adamdır. Hele 4-5 haftada çekilen sinema filmleri olduğunu düşünürseniz, ideal ışıklar yapan çok başarılı bir adamdır. Tarzını, insan ilişkilerini çok severim. Sert bir adamdır ama komiktir de aynı zamanda. Çok eğlenceli geçiyordu onunla çalışma zamanlarımız. Reklam asistanlığı kısmında da  yurt dışından gelen ekiplerle çalıştım. Yabancı yönetmenler, görüntü yönetmenleri geliyordu. Onları çok dikkatle gözler izledim. Bana öğretilenlerle, gördüklerimi kafamda örtüştürüp bir şekle sokmaya çalışırdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sektör içinde bir tarz ve tavırdan söz etmek pek mümkün değil ama daha yakın olduğunuz bir tarz var mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kendime bir tavır vermeye, tarz yaratmaya çalışıyorum. Aslında okula girdiğiniz ilk andan itibaren bu durum doğal olarak sizinle birlikte yürüyor. Tavır, tarz zamanla gelişip yerleşen bir durum. Ben, bir zaman sonra tek kaynaklı sert ışıkları seven bir adam oldum mesela. Yani bu tarz meselesi projeye göre değişen bir durumdur ama, sinema görüşüm biraz daha o yöne kaydı diyebilirim. Çok ışık yapmış gibi değil de, daha çok işin doğalında dolanan insanların tarzını sevmeye başladım. Darius Khondji gibi Janusz Kaminski gibi adamları seviyorum. Onların yaptığı her işi seyrediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Masumca seyredebiliyor musunuz? Yani perdede oynayanı sıradan bir film gibi izleyebiliyor musunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yok. Ben okula girdiğimden beri sinema filmini "film" gibi izleyemiyorum. Keyif almıyor muyum, alıyorum elbette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;En son ne izlediniz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ridley Scott’ın son filmini “Body  Of Lies”ı izledim. Kafamdaki sinemaya çok yakın bir iş çekmiş adam. Ridley Scott’ın yanında çaycı olmayı bile isterdim, şu halimle ve durumumla yani. O kadar beğendiğim bir adamdır..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;a href="http://photobucket.com/" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/IMG_0410A.jpg" alt="SS05" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yabancı ekiplerle de çalıştınız. Bizi nasıl buluyorlar?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Pek çok yabancı ekiple çalıştım. En son, “Kurtlar Vadisi Irak” filmi için Ridley Scott’ın efekt grubu Mark Meddings geldi. Onlara sordum. Nasıl görüyorsunuz burdaki durum nedir, dedim. Adamlar çok büyük projelerde çalışmışlar. Saving Private Ryan, Black Hawk Down, Gladiator gibi onlarca büyük projede çalışmışlar. "Garip insanlarsınız. İlk başta çok tedirgin olduk. Çekinerek geldik ama Türkiye’de genç insanlar bir iş yapıyor madem bize de teklif ettiler bakalım dedik. Aslında verdiğiniz paraya dönüp bakmazdık ama meraktan geldik." dedi. Çok keyiflenmişler bizimle çalışırken. Mesela "Siz çözüm bulmak üzere kodlanmışsınız. Olanaklar kısıtlı da olsa bir şekilde durumu çözmek üzerine kodlanmışsınız." dediler.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sizin döneminiz ve sizden biraz önce mezun olanlarla birlikte dikkat çekmeye başlayan bir “görüntü yönetmeni” kavramı var. Önceden sektörün içinde de öne çıkmayan bir kavramdı. Maalesef kavramsal olarak hâl&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;â&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; sıradan insana hiçbir şey ifade etmeyen bir mesleğiniz var. Siz bu geçiş dönemini nasıl yaşadınız? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sektöre çıktığımız dönem 88-89 seneleriydi. O zamanlar özel kanallar yok. Hiçbiri yok. Bir tek TRT var. Yeşilçam, video film furyasına girmiş, hatta o dönemin sonu gibi. Aman aman bir sektör de yoktu ortada, halen de olmadığı gibi. En çok reklam sektörü gelişmekteydi. Yeşilçam’da bir film çekme maceram var benim. İnanılır gibi değil. Aşkın Sağıroğlu ile bir filme çağrıldık. Gittik, 4 metreye 3 metre bir ofis. Ortalıkta yoğun bir küf kokusu var. Aşkın’la ben birbirimize bakıyoruz. Okulda bize işimizin anlatıldığı şekliyle o anda bulunduğumuz ortamın en küçük bir alakası yok. Aslında tam olması gereken gibi anlatılıyor okulda ama, dışarıda öyle bir gerçek yok. Bize okulda öğretilmiş, lensler şöyle muhafaza edilir, negatifler şurada saklanır. Alakası yok. Adam başladı konuşmaya. Yönetmen şu, oyuncular bu, anlatıyor. Ben, kamerayı görebilir miyim, dedim. Kamera 2C ya da 2B, ne olduğunu da tam anlayamadım zaten. Vizörden bakıyorsun resmin yarısı flu, ortaya denk getirebilirsen gözünü görüntü nispeten netleşiyor. Lenslerin halkaları kaymış. Son derece büyük bir hayal kırıklığı yaşadık. Okula gittim, hocalarıma anlattım durumu. “Biz o sebeple size sektörden uzak durun diyoruz. Zehirlenirsiniz, yanlış öğrenirsiniz.” dediler. Tamam, uzak duralım zehirlenmeyelim ama sonuçta bu gerçekliğin içinde iş yapacağız hepimiz bir gün. Muhataplarımız, işverenlerimiz bu insanlar ve bu olanaklar. Bir şekilde ara yolu bulmak lazım. İşte o ara yolu bulmak çok zordu ve uzun sürdü. Kendimizi kabul ettirmek çok zor oldu. “Alaylı” ve “Okullu” gibi çok keskin bir çizgi vardı. Sette herkes bir tuhaf bakıyor okullusunuz diye. Set işçisi de küçümseyerek bakıyor. Bu sebeple insan ilişkileri düzgün olanlar, kolay iletişime geçme becerisi olanlar bu engeli çabuk aştı.  Hiç kolay değildi. Herkesin gözü üzerimizdeydi. "Okulda yanlış öğretmişler size" diyor adam mesela. Ya nesi yanlış asıl doğrusu bu, kitabi şey burda işte, diye gösteriyorsun ama faydasız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yönetmenlerin tavrı nasıldı size karşı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ben Yavuz Özkan’la çalıştım, 3 filmde. Aramız çok iyiydi. Yavuz Abi, okumuş yani duruma vakıf olan insanlara karşı çok saygılı ve ilgiliydi. Hep sorardı. Bir nev-i danışır gibi yapar, o anlamda bizi motive ederdi. Yılların sinema tecrübesi var tabii. Çok güzel geçti asistanlık  dönemim. Hatta son olarak geçen yaz bir film için çağırdı beni ama vakitlerimiz uymadı. Ters bir yönetmenle başlayıp meslekten soğumak gibi bir durum da oluşabilirdi. Tam tersine Yavuz Abi kucakladı bizi. Gökhan Atılmış’la birlikte çalıştık Yavuz Abi’yle o dönem. İyi bir dönemdi bizim için. Ertunç Abi’den sonra Yavuz Abi’yle çalışınca sinemayı sevdirdiler bize. Mesela hiçbir sette bana bağırıldığını, aşağılandığımı hatırlamıyorum. Böyle bir gelenek de var çünkü. Kıstastır yani. Adam ustasından azar işiterek büyüdüğü için çırağına da öğrendiği gibi davranıyor. Ben o durumu hiç yaşamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ekranla ilişkiniz nasıl başladı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kanal D’de “Mini Miniler” adında bir iş vardı. Serdar Akar çekiyordu orada başladım. Okul kapalıyken cumartesi pazarları yani asistanken,  görüntü yönetmeni gibi takıldığım  ilk işimdir. Sonra TRT’ye bir iş yaptım. Rahmetli Selim Naşit oynuyordu. 4-5 bölüm çalıştım. O da pek tutmadı. Çok dikkate değer işler olamadı ama televizyon bazında kendimi geliştirmeme yaradı.  Asıl müzik klipleriyle bir çıkış sağladım denilebilir. 120’ye yakın klip çektim. Kendime ışıklar bulurdum. Kafamda kurduklarımı uygulardım. Çok deneyim kazandırdı bana. İlk film pozladığım klip Abdullah Oğuz’la, Sertab Erener’in “Ruya” klibidir. Peşinden “Adam” şarkısının kilbini yaptık ve “Uhte”yi çektik.  Ödüller aldı onlar yurt dışında. Aslında en çok kriz zamanı çok zorlandım. Malum 8 senede bir kriz çıkıyor bu ülkede. 2000 krizi esnasında hayata küstüm diyebilirim. Askerden gelmişim. 8 ay yok olmuşum piyasadan. Değil 8 ay, 8 gün ortalıkta görünmesen hemen unutulursun, yerine başkaları gelir bu piyasada. İşte o zaman doğru meslek ama yanlış memleket dedim, kendi kendime...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Gitmeyi düşündünüz mü?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yok. Hiç düşünmedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Teklif geldi mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Teklif geldi ama artık 20'li yaşlarda değilsin ki macera yaşayabilesin. Evlenmişsin, çocuk sahibi olmuşsun. Co- production bir iş olur, o tamam. Yurt dışında yapamam mı, diye soruyorum kendime, yaparım. O konuda sorun yok. Çektiğim filmleri yurt dışından gelen ekiplere gösteriyorum. Olumlu tepkiler alıyorum. Ama artık adamlar yurt dışından buraya geliyorlar mesela reklam çekmeye, beni niye götürsünler oraya? Aslında bu memlekette bu işi yapmak çok keyifli. Doğru insanlara denk gelindiği zaman çok iyi işler yapmak ve keyif almak mümkün. Zaten bizim en büyük problemimiz, sektör müyüz, değil miyiz? Hala bunun ayrımına varabilmiş değiliz. Sendikamız var ama neyin sendikası? Daha 2-3 hafta önce iki tane insan öldü, ne oldu? Yaptığımız diziler gibi oldu. Kuma bir yazı yazdık, dalga geldi götürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Şimdi yolda gelirken onları düşünüyordum. Allah rahmet eylesin. Olayın ertesi günü Sine- Sen alevlendi. Toplaşıp yürüdüler. Bitti. Sonra ne oldu, kimsenin bir haberi yok..&lt;/span&gt;.&lt;br /&gt;O kadar. Bakın, ben size Sine- Sen üye kartımı göstereyim. 1995 yılından beri üyesiyim. Kavga dövüş, meslek haneme kameraman yazdırdım. Yılda 120 lira aidat veremeyecek kadar düşkün bir adam mıyım ben? Değilim. Sendika olarak sen neredesin? Hiçbir hakkımı savunmadıktan, aidat toplamaktan başka bir varlık gösteremedikten sonra biz neyi konuşacağız ? Toplanalım miting yapalım, Taksim Meydanı'na çelenk koyalım, sonra ne olacak? Senin sendika olarak herhangi bir yapımcıya, bir tv kanalına yaptırım gücün yok ki!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;a href="http://photobucket.com/" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/IMG_0449A.jpg" alt="SS02" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bana göre "çalışma şartları" meselesinin aşılması ve iyileştirilmesi pek mümkün değil. Eğer olur da şartlar birgün değişirse, bu sektör mensuplarının mücadelesinden değil, sektörün temayüllerinin değişmesinden olacakmış gibi geliyor...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Aynen öyle. Bu piyasanın kalbur üstü yapım şirketleriyle çalıştım. Hâlâ da çalışıyorum. Baktığında verdikleri ücretler iyi, insanlara yaklaşımı iyi, şartlar daha insani, sigortan var, ödemeler düzenli. Araç derdin yok, alıyorlar sete götürüyorlar evine teslim ediyorlar. Ama ona rağmen ben her gün 17 saat mesai yapıyorum. 17- 18 saat çalışıyorum. 17 saat çalışan bir insandan nasıl verim bekleyebilirsin? Yapılan işler aslında mucize. 90 dakika- 87 dakikalık bölümler çekiliyor. 6 günde, hatta 6 gün de değil 5 günde çekiliyor. Sonra da televizyon eleştirmenleri çıkıp, “şurda şu olmuş, arabanın ışığı böyle olmuş, bu adam gizli gidiyordu bu nasıl ışık?” diyorlar. Kardeşim, biliyorsan bana anlat, ben de uygulayayım. Gece çekiminde, araba içi çekiminde nasıl bir ışık olur sen bana anlat, nasıl aydınlatacağımı söyle, ben de ona göre ışık yapayım. Misal istersen sen gel, 17 saat, 18 saat süreyle 5 gün sette dur, bakalım ondan sonra o sette çalışan insanları eleştirebilecek gücü bulabilecek misin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eleştirme demiyorum. Ama sen meselenin ışığına kadar girerek eleştireceğine, içinde bulunduğun sistemi, yazdığın gazetenin patronunu eleştir. Kanal sahibi olan onlar. Bu insanların hiçbiri köle değil. Bize öğretilen nedir? Bir insanın bedenen ve zihnen fokuslanabildiği makul süre maksimum on saattir. Biz sabah 7’de başlıyoruz çekime. Haricide başlıyoruz. Kar yağıyor, tipi oluyor yağmur çamur altında çalışıyoruz. Ondan sonra kat kat giyinip, galoşları takıp iç mekana giriyoruz. Ev sahibi sanki evine hayvan sürüsü girmiş gibi bakıyor, parasını alıyor ama çok da beğenmiyor yani bizi. Filmciler geldi, diziciler geldi, diyor küçümseniyoruz. Ondan sonra televizyona çıkıyor, vay efendim orası da şöyle oldu. Neyiz biz? Niye bizi bu kadar eziyorsunuz ki, çok adi bir iş mi yapıyoruz?&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bu sorunu yine bu sektörün kısmen vazgeçilmezleri yani pastadan büyük dilimi alanlar çözemeyecek mi? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Türk insanının problemi hep aynı. Başımıza bir iş gelmediği sürece bütünleşemiyoruz. Bütünleşsek bile kısa bir an için yan yana durabiliyoruz. “Biz kaç kişiyiz” adında bir platform vardı mesela, ne oldu onlara? Mitingler yapıldı, yer gök inledi, sonuç?  Adam şimdi hapiste, kaç kişi kaldı arkasında? Biz kendi aramızda da çok denedik birlik olmayı. Amerikan sineması gibi "Society" olmayı  denedik. İlk toplantıda tartışılan konu şuydu: ben ayda altı tane iş çekiyorum, yedi çekmek isterim. Ben diyorum ki, ben ayda bir iş bile çekemiyorum o işi bana pasla. Kimse yanaşmıyor. Şimdi böyle bir durumda kiminle neyi halletmeye çalışabilirsin? Hiç kimse kendi cebinden üç kuruş eksilsin istemiyor, daha gelmemiş olanı bile kayıp gibi düşünüyor. Bizlerin kiralanan kamera kadar bile kıymeti yok. Onun sigortası peşin ödenir. Başına bir kaza gelmesin diye özen gösterilir ama bizim o kamera kadar kıymetimiz yok. Mesela ben arkadaşlarıma da tavsiye ediyorum imkanı olanlar mutlaka özel sağlık sigortası yaptırsınlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Eskiye göre daha çok ve sık konuşuluyor bu sorunlar. Eskiden kendi aranızda konuşuyordunuz şimdi ben, o, yani sıradan insan da konuşuyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Konuşulur da çözüme gitmek çok zor. Tuzla’da kaç tane insan öldü? En son benim bildiğim 110 kişi. Ne oldu? Kriz geldi, işler durdu da insanlar ölmüyor. Yoksa şartlarda bir gelişme sağlandığından değil. Sektörel bazda baktığımızda hiçbir garantimiz yok. Diziye başladın diyelim. Hayatının 1 senesini o işe angaje ederim diyorsun. Sonra 3 bölüm çekiyorsun, 4. bölüm paketleniyor proje. Dizi kalktı, diyorlar. Bana başka iş gelmişti o esnada ve gitmedim. Ne olacak şimdi? En azından 13 bölümlük bir anlaşma imzalamam lazım ki kendimi güvenceye alabileyim. O zaman proje 5. bölümde de bitse, -devam ederse ne ala- bir garantim olabilsin.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Uzun zamandır Pana Film'in projesinde çalışıyorsunuz. Kurtlar Vadisi. Pana Film’le ilgili başka insanlarla da konuştuğumda nispeten daha iyi şartlarla çalıştıkları söyleniyor, doğru mu bu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çalıştığım en iyi şirketlerden biridir. 5 senedir bu insanlarla çalışıyor olmamın sebebi başka türlü açıklanamaz. Onlar benden memnun, ben de onlardan memnunum ki ortak bir paydada buluşuyoruz ve devam ediyoruz. Biraz daha insani saatlerde çalışılıyor, daha iyi yemek yeniyor, geç kalan insanlar evlerine arabalarla bırakılıyor. Ama kanaldan gelen taleb, 85 dakika. 85 dakika iş teslim etmek durumundasın. Çünkü kanal 3 tane reklam kuşağı koymak istiyor araya Kanal 85 dakka iş istedikten sonra Pana Film olsa ne yazar, Metro Goldwyn Mayer olsa ne yazar? Amerika’da adamlar senaryoları 60 dakika istedi diye bütün senaristler ayaklandı, yazmıyoruz dediler. Oyuncular, yönetmenler ayaklandı. Topluca greve gittiler. Sonunda yine 45 dakikaya bağlandı. Avrupa Yakası mesela sitcom değil mi? 110 dakika süren sitcom olur mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Haklısınız... Sizce yeterince yetişmiş adam var mı bu sektörde?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;110 tane diziyi kaldıracak kadar adam yok. 110 tane yönetmen, 110 tane görüntü yönetmeni yok, dünyada yok. Böyle baktığında sektör bir elin parmağı kadar yönetmenin etrafında dönüyor. Doğru dürüst iş yapan yönetmen sayısı 10- 15'i geçmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Blog okurlarına doğru görev tanımı anlatabilmek için ekran işlerini baz alarak bir bölümün çekim günlüğünü anlatır mısınız? Yani nerede başlıyor göreviniz ve nerede bitiyor?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Görüntü yönetmeninin vazifesi senaryoda yazılanı, yönetmenin kafasında var olanı elindeki materyalle yansıtmak, görünür hale getirmektir. Bu film olur, video olur, dizi olur fark etmez. Senaryoda var olan atmosferi yaratan, yönetmenin kafasındaki dramatik  durumu ortaya çıkaran insandır. Sabah gelir. Çekilecek sahnelere bakar. Harici sahneler var diyelim. Sahnenin durumuna, havanın çatlağına patlağına göre ışığı dengeler. Şaryonun hareket alanını belirler, kullanılacaksa elbette. Kısacası yönetmenin yaratmak istediği dünyayı resme aktaran adamdır.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sanat grubuna da karışır mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Elbette. Set hiyerarşisine göre birinci adam yönetmendir, ikinci adam da görüntü yönetmenidir. Yönetmen zaten işin genel havasını, gereklerini sanat grubuyla konuşmuştur. Karar vermiştir. Biz karar verilenin uygulamada sorun çıkarmamasını denetleriz sadece. Zaten yönetmenle ortak bir resim görüyor olmanız lazım aksi halde başarılı olamazsınız. Onun ak dediğine ben kara dersem, o iş yanlış olur. Görüntü yönetmeninin sanat yönetmenine de, ışıkçıya da, set grubuna da etkisi vardır. Ama dediğim gibi, yönetmenle parallel gittiği zaman doğru sonuç çıkar. Aksi halde yönetmen filmi değil, görüntü yönetmeni filmi olur. 19 yıllık meslek hayatımda hiçbir zaman yönetmeni ezen bir tavrım olmadı. Yönetmen ne istiyorsa onu yerine getirmeye çalışan bir adam olmaya özen gösterdim. Yönetmenini, yapımcısını mutlu eden görüntü yönetmeni ideal görüntü yönetmenidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;a href="http://photobucket.com/" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/IMG_0451A.jpg" alt="SS01" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yapımcı mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yapımcının da istekleri var. Onun da projeyi oluştururken hayal ettiği, baz aldığı bir dünya var. İş öyle başlıyor. Okuduğu senaryonun onda oluşturduğu dünyayı kim yaratır diye düşünüyor. Şu yönetmen olsun diyor. Yönetmen diyor ki,  benim kafamdaki resmi en iyi kim yapabilir? X yapabilir. Yani kurulan ekipler tesadüfi değildir hiçbir zaman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;O günün çekim programı bittiğinde sizin de işiniz bitiyor mu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Montaj ve seslendirme kısmına ben pek katılmıyorum. Sadece color correction dediğimiz renk düzeltme durumu var. Yani sette müdahale etme şansının olmadığı bazı anlar olur. Color Correction o tür durumları toparlayacak işlemi yapan birimdir. Filmin toplam ambiyansını doğru olarak renklendirdiğiniz bir yer, oraya gidip rengi seçiyorsunuz. Mesela Asmalı Konak'ta sarı hakim bir renk vardı. Kurtlar Vadisi’ne başlarken biraz daha soğuk bir renk olsun istedim. Mavi ağırlıklı bir durum yaratmak istedim. Işte o maviyi bütün filme yaymak için çekim sonrası bölümün gittiği bir yer var, ondan sonra benim işim bitiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Asmalı Konak gerçekten çok güzel bir projeydi. Her zaman güzel işler çıkabiliyor ama fenomen iş çok az çıkıyor. Asmalı  da öyle fenomen bir işti. Tamamında var mıydınız?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ben ikinci dönem vardım. Yani Seymen Ağa’nın mayın tarlasına girip patlamasından sonraki dönemde vardım. Açıkçası o işin sahadaki başarısı Çağan Irmak’la alakalı. Çok pozitif bir adamdır. Sinirli mi derseniz, evet çok tartışmalarımız olmuştur. Ama dersini çalışıp gelen bir adamdır. Asmalı Konak’ın sanat yönetmeni, dersini çalışıp gelen bir insandı. O sette herkes dersini çalışıp sete çıkıyordu. Çağan’ın o zamanki ekibinin şu anda bulunduğu yerleri söyleyeyim. Sanat grubunda Murat Güney vardı. Babam Ve Oğlum’un ve Issız Adam’ın sanat yönetmeni oldu. Ayla İncekol’un bir sürü işi var. Irmak Çığ var, suflördü, en son Yol Arkadaşım’ın yönetmeni oldu. Uluç Bayraktar vardı , dizi yönetmeni oldu. Bir anlamda da okul gibiydi dizinin seti. O gün orada olup, bugün çok iyi yerlere gelen bir sürü arkadaşımız var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Biraz geriye dönmek istiyorum. Çünkü özellikle altını çizmek istediğim bir durum var. Evet, sektör şartları kötü. Ama sektör çalışanlarının da bir kısmının vasıflı eleman olamamasından kaynaklanan sorunlar olduğunu kabul ediyorsunuz değil mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Elbette. Kimi zaman yeni gelen asistanlara yakın planda adamın kafasının kesilmeyeceğini anlatana kadar göbeğim çatlıyor. Kadrajlar çünkü daha önce yaptığı işin devamı gibi geliyorlar, kendi dizinizin konseptini oturtmak biraz vakit alıyor. Ama iyi asistanlarım var. Bazen arkadaş veya talep üzerine gelenler oluyor. İyi olanlar kalıyor, bir ışık görmediklerimiz maalesef eleniyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Türkiye teknik ekipman ve alt yapı açısından yeterli mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kesinlikle yeterli. Her tür teknik ekipmana sahibiz.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;O zaman neden hâl&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;â&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; temiz bir "gece sahnesi" izleyemiyorum?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;O laboratuvarla yani filmin banyosuyla ilgili bir sorun. Maalesef o konuda yetişmiş teknik eleman eksiği var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Mezunlardan bu işe yönelenler olmuyor mudur?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sanmıyorum. Onlar hemen yönetmen olma peşine düşüyorlar. Günümüzde kimsenin kolay kolay ilgisini çekecek bir meslek değil. Çocuklar yönetmenlik daha çok para  kazandırıyor sanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ekipmanınızla mı gidiyorsunuz projelere?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ben tüccar değilim. Hiç  bu konuda yatırım yapmadım. Yapımcıyı da serbest bırakmak lazım bu konuda. Ben sadece ihtiyacım olanları söylerim ve yer gösteririm. İstediğim kalitede ekipmanı kimden sağladıklarıyla uğraşmam.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• Yakında &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;sinema filmi var mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Birkaç projeyle görüşüyorum. Vakit olmuyor çoğunlukla. Uygun zamanlama olursa  her sinema projesine açığım. Ama 35’e çekilen işleri organizasyon anlamında daha samimi ve ciddi buluyorum. HD olması ekiplere bir rahatlık sağlıyor ve bu da sahada işe asılmayı değil, rahatlığı tetikliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Son olarak gençlere ne söylemek istersiniz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çok film izlesinler, çok çalışsınlar ve iyi insan olsunlar. Bu işi yapmak için iyi insan olmak şart. Çünkü bizim işimiz insan psikoljisine hitap eden bir iş. Sevgiyle, severek yapılan her iş gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi insan olmak... Bu lafın üzerine en yakışan şey susmak ve nokta koymaktır, sanırım. Selahattin Sancaklı bu sektörde çok uzun zaman, çok başarılı işler yapacak ve adını hatırlanacaklar listesine en tepeden yazabilecek iyi bir insan. Aslında ben düğmeye basıp kaydı durdurduktan sonra bir süre daha konuşuyoruz. Sohbete devam ediyoruz. Biz, hararetle merak ettiklerimizi soruyoruz, o bize cevap vermeye devam ediyor, bütün nezaketiyle. Bir ara, yeniden kayıt düğmesine basmaya niyetleniyorum. Ama sohbet hem çok teknik konularda seyrediyor, hem de fazla kişisel gelişiyor, o yüzden vazgeçiyorum. Çünkü masada bir fotoğrafçı ve neredeyse sinemacı kadar yetkin bir seyirci var. Aslında onlar ortak bir lisanda konuşup anlaşıyor, ben sadece dinliyorum. Bir süre sonra izin isteyip, teşekkür ederek kalkıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışarıda yağmur başlamış. Dolmuşa binerek o yakayı terk etmem konusundaki bütün ısrarlara ve benim bütün çabalarıma rağmen&lt;span style="color: rgb(204, 51, 204);"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt; taksiye biniyorum. Çünkü üşüyorum ve dolmuş bir türlü gelmiyor. Üç, iki, bir. Tek başıma kalıyorum. Yol boyunca, kulaklığı takıp söyleşiyi dinliyorum. Bir yandan da kucağımdaki kitaba bakıyorum. Tatlı Ruyalar. Yazan, Alper Canıdüz. Elimde tuttuğum, kitabın yedinci baskısı. İletişim Yayınları. Okur muyum? Okurum. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;••&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Fotoğraflar: Vedat Ozan&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:85%;" &gt;® Ocak 2009&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.buradanokuyun.com/"&gt;Ana Sayfaya Geri Dön&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/309149406441067195-4747179171615186383?l=buyrunburdanokuyun.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/4747179171615186383'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/4747179171615186383'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/2009/01/selahattin-sancakl-bu-ii-yapmak-iin-iyi.html' title='Selahattin Sancaklı: Bu İşi Yapmak İçin İyi İnsan Olmak Şart'/><author><name>ranini</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SqlDw6e1v5I/AAAAAAAACKg/hKzprgRDAD4/S220/IMG_0638.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-309149406441067195.post-6459284144311913688</id><published>2008-12-29T10:39:00.000-08:00</published><updated>2008-12-29T14:54:12.412-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='söyleşi'/><title type='text'>Ümit Ünal: Sanatın En Güzel Tarafı Önceden Belirlenmemiş Olması</title><content type='html'>&lt;center&gt;&lt;a href="http://s472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/?action=view&amp;amp;current=n670130245_5086586_3181.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/n670130245_5086586_3181.jpg" alt="&amp;amp;uuml;mit&amp;amp;uuml;nal1" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu söyleşi bir yeni yıl hediyesi, kendime ve blog okurlarına... Ümit Ünal, hem ekranla en az ilişkisi olan, hem de şöyleşilere başladığım andan itibaren ulaşmak için hatır kullandığım ilk konuğum. Bir araya geldiğimizde aslında söyleşmek için hatır kullanmaya ihtiyacımın olmadığını sadece yoğun bir dönemine denk geldiğim için yolladığım mesajın arada kaynadığını da anladım. Ama olsun. Torpil kullandım mı? Kullandım. Bu da, söyleşiyi kişisel hatır tarihime altın harflerle yazmaya yeterlidir. Emeği geçen herkese teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit Ünal güler yüzlü, her an neş’e içinde kahkahalar atabilen, kalbini olduğu gibi açabilen bir çocuk adam. Yani varlığıyla sizi rahatlatıyor ama kolayca teslim olmuyor. İyi bir öykücü olduğu da sohbet esnasında açıkça ortaya çıkıyor. Kurgulamıyor anlattıklarını ama, yolunuzu rahat bulmanız için hazır halde anlatıyor hikayesinin başını sonunu. Hassas cümleler kurduğunda ya da  ezber bozacak herhangi bir beyanda bulunduğunda lafın sonunu kahkahalarıyla süslüyor. Bu özelliğini karşılıklı konuşurken değil, söyleşi kaydını deşifre ederken anladım. Öyleyse dikkat! Ümit Ünal, sohbet esnasında lafını neşeli bir kahkaha ile noktalıyorsa, duyduklarınıza kulak kabartın. Ağzından dökülenler varsaydığınızdan daha keskin niyetli cümleler olabilir. Gülüyor diye, sakın hafife almayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazır fırsat bulmuşken itiraf etmeliyim ki oyunculardan çok hikayecilerle, senaryo yazarlarıyla sohbet ederken ve onların söyleşisini kaleme alırken geriliyorum, heyecanlanıyorum. Bu söyleşi vesilesiyle  bunu da anladım. Bir tür kendi kalemini, cümlelerini, onların malzemesinden yaratacağın yeni hikayeyi beğendirme çabasına giriyor insan. Tıpkı bu söyleşide de olduğu gibi. Sanırım profesyonellik de bu kaygudan kurtulduğun anda başlıyor. Hoş, bu sefer soru- cevap şeklinde gelişen sohbetimiz o kadar verimli geçti ki aralara girip çıkmaya gerçekten kıyamadım, söyleşiyi olduğundan da fazla uzatmak istemedim ve bu haliyle sunmaya karar verdim. Öyleyse buyrun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;•  Ekranla en az ilişkisi olan söyleşi konuğum sizsiniz. Yanılmıyorsam, bugüne kadar tek bir dizi çektiniz değil mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hayır, iki dizide yönetmen olarak çalıştım. Bir tanesi Yavuz Turgul’un denetiminde çekilen “Biz size aşık olduk”, Beyazıt Öztürk ve Meltem Cumbul oynuyordu. İlk 7 bölümünü çektim. Bir de Barış Pirhasan’nın senaryosunu yazdığı “Günahım Neydi Allahım” diye bir dizi vardı, Kenan Işık ve Sanem Çelik oynuyorlardı, onun da ilk 3 bölümünü çektim. 4. bölümün yarısında ayrıldım. Ayrıca Atıf Yılmaz için “Tatlı Betüş” diye bir dizi yazdım. Bir de Uğur Yücel için “Aziz Ahmet”in 7 bölümünü  yazdım. Ama dizi dünyasından çok memnun olmadım hiçbir zaman. Sinemadan ya da reklamdan gelen birisi için dizi dünyası yeterince tatmin edici değil. Özellikle yönetmenlik açısından. Yazar açısından da aynı durum söz konusu. Dizi yazmak ya da çekmek sadece parasal olarak tatmin edici bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yani bir ekran projesi teklif edilse yönetmem mi diyorsunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Evet, pek düşünmem. Ancak benim yazar olarak da kontrolümde olacak bir iş olursa o da sonsuza kadar gidecek bir dizi değil de, 13 bölümle sınırlı bir proje olarak düşünülen bir iş olursa, o zaman düşünürüm. Aksi halde bu şartlarda bu tempo, ölçümleme sistemi ve ilişki düzeni içinde dizi çektiğimi hayal edemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Dokuz Eylül mezunusunuz değil mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Dokuz Eylül, Sinema Televizyon mezunuyum. 1965 doğumluyum. 85’de mezun oldum, 20 yaşında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Aynı kuşağın insanıyız, belki erkek çocuk olmanız hasebiyle tercihiniz çok sorgulanmamış olabilir ama yine de cesur bir seçim yapmışsınız. Benim zamanımda en popüler okullar iktisat, hukuk ve mimarlıktı. Neden sinema okudunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ben aslında ressam olmak istiyordum. Resime biraz yeteneğim vardı, hâlâ var da pek yapmıyorum. Annem çok desteklerdi resim yapmamı, çok da hoşuna giderdi. Babam daha çok mimar olmamı çok isterdi. Üniversite sınavları öncesinde bizim okulun içerik açıklamasını okuyunca, sinema çok çekici geldi. Bir yandan da uzak geliyordu. Sanki benim yapamayacağım bir şey gibi geliyordu. Ama çekiciliği ağır bastı ve girdim. Dört yıl boyunca çok iyi arkadaşlar, çok iyi hocalar tanıdım ve çok hoş zaman geçirdim. Bizim dönemimiz çok çok iyi insanlarla doluydu. O dönemden yani bizden önce, bizim sınıf ve bizden sonraki sınıftan bir çok yönetmen, senarist, dizi yönetmeni çıktı. Küçüklüğümden beri bir şekilde çok okuyordum, resimle  sanatla çok ilgiliydim. Ama bizdeki eğitim sistemi çocukların var olan yeteneklerini okul öncesi fark etmesini ve geliştirmesini sağlamıyor. Dolayısıyla da üniversite bu vazifeyi görüyor. Üniversite yıllarım çok verimli geçti ve bana çok faydası dokundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sinema Tv’de okurken mi senaryo yazmaya başladınız?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Önce kısa filmler yapmaya başladım. Üç- dört tane kısa film yaptım. Üç tane aslında dördüncüsü bitmedi sonra da kayboldu kopyaları. Çektiğim kısa filmler çeşitli yarışmalarda ödül aldı. O zaman fazla yarışma da yoktu. Bahsettiğim yıllar 1983-84 seneleri. Sadece İfsak vardı, bir de Ankara’da Kurgu Kısa Film Yarışması vardı. Yaptığım filmler oralarda ödül aldı. Sonra okulun son yılındayken “Teyzem” filminde bahsettiğim olaylar yaşandı. Teyzem hastalandı. Bir yıl içinde neredeyse hızlı bir biçimde hastalığı gelişti ve intihar etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/2008/12/mit-nal.html"&gt;Devamını buradan okuyun&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(204, 51, 204);"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Kapak Fotoğrafı: Ahmet Mocan&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;® &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Cihangir, Aralık 2008&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/309149406441067195-6459284144311913688?l=buyrunburdanokuyun.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/6459284144311913688'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/6459284144311913688'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/2008/12/mit-nal_29.html' title='Ümit Ünal: Sanatın En Güzel Tarafı Önceden Belirlenmemiş Olması'/><author><name>ranini</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SqlDw6e1v5I/AAAAAAAACKg/hKzprgRDAD4/S220/IMG_0638.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-309149406441067195.post-3760393906725990863</id><published>2008-12-29T10:22:00.000-08:00</published><updated>2008-12-29T14:48:55.430-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='söyleşi'/><title type='text'>Ümit Ünal:Sanatın En Güzel Tarafı Önceden Belirlenmemiş Olması</title><content type='html'>&lt;center&gt;&lt;a href="http://s472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/?action=view&amp;amp;current=n670130245_5086586_3181.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/n670130245_5086586_3181.jpg" alt="&amp;amp;uuml;mit&amp;amp;uuml;nal1" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;TEYZEM OTOBİYOGRAFİK BİR HİKAYEDİR&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de bu olaydan çok etkilenip hikayesini yazmaya başladım. Senaryo diyemiyorum, 30 sayfalık bir hikayeydi. Hatta daha çok kısa film senaryosu gibiydi. Daha sonra İstanbul’a geldiğimde o hikayeyi bir kaç kişiye gösterdim. Atıf Yılmaz’ın asistanı Leyla Özalp’le tanışmıştım. Leyla okudu hikayemi ve çok hoşuna gitti. Film yapılabileceğine inandı. Atıf Yılmaz’a beğendirmeye çalıştık. Hikayeyi beğendi ama film yapılabilmesi meselesiyle pek ilgilenmedi. Ben de filmimde Müjde Ar’ın oynamasını çok istiyordum. Leyla, Adı Vasfiye’de 4. asistan olarak işe başlamamı sağladı. Ve filmin baş kadın oyuncusu Müjde Ar. Böylece Müjde’yle tanışma şansım oldu. Teyzem’i ona okuttum. Çok hoşuna gitti. Ben bu filmde mutlaka oynarım dedi. Bütün bunlar Kasım ayında oluyor. Mayıs ayında hikayem Milliyet Gazetesi’nin yarışmasında birinci oldu. Haziran ayında filmi çekmeye başlamıştık. Demek eskiden bu işler çok çabuk oluyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yarışma şartnamesi yüzünden mi Halit Refiğ çekti filmi? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hayır. Müjde Ar zaten bu hikayede oynamak istiyordu. O zamanlar starlar çok güçlüydü. Şimdi de öyle etkisi olan oyuncular var mıdır bilmiyorum ama, o zaman Müjde bir hikayede oynamak isterse zaten o proje çekilirdi. Halit Refiğ’in aslında başka bir projesi vardı Müjde’yle çekmek istediği hatta proje Müjde Ar adıyla satılmıştı. "Kurtar Beni” adında bir projeydi, çekti daha sonra Halit Bey o filmi. Gülşen Bubikoğlu ve Talat Bulut oynadılar. Bir fahişeye aşık olan imam hikayesi. İlginç bir hikayedir aslında ama Müjde o filmde oynamak istemedi ve Teyzem’i çekerseniz, oynarım dedi. O zaman Halit Refiğ’in çalıştığı yapımcı da kabul etti ve böylece film gerçekleşti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yazmak dışında sette görev aldınız mı hikayenizin çekilirken?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Evet, 2. asistandım, Bir yandan senaryoyu yeniden yazıyordum sette. Bir sürü sahneyi sette yeniden yazdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Gerçekten kötü bir asistan mıydınız?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Asistanlık başka bir zihniyet gerektiriyor. İyi bir lise talebesi olanlar, iyi asistan olabilir. Sette benim kafam çok karışık oluyordu. Daha çok yönetmeni izlemeye dalardım. Onun işini düşünürdüm. O sahne böyle olsa, şu sahne böyle olmaz diye düşünürdüm hep. Bu yüzden de asıl yapmam gereken vazifeleri yapamazdım. Kötü bir asistandım gerçekten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hikayenizin filminden memnun olmadığınızı okumuştum bir röportajınızda…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Şöyle anlatayım. “Teyzem” otobiyografik bir hikaye. Benim teyzem oradaki gibi yaşadı ve öldü. Hikayeyi yazarken İstanbul’a geliş deneyimimi de ekledim. Asıl hikaye Bursa’da geçiyordu. İstanbul’da geçiyormuş gibi yaptım. Çocuğun İstanbul’dan etkilenmesini filan katmak istedim. Beğenmemek kısmına gelince, benim yapmak istediğim bir parça daha hafif bir filmdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hafif?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hafif demeyeyim tam tersi aslında hafif görünümlü daha ağır bir filmdi. Kitsch bir görünüm isterdim. Ajda Pekkan’ın eski şarkılarını kullanmak istiyordum. Kızın tuttuğu hatıra defterlerinin görüntülerini kullanmak istiyordum. Ve senaryo biraz daha ileri geri gidişli bir senaryoydu. Halit Refiğ’in de tarzı hiç bu düşlediğim havalarda olmadığı için hikayenin daha çok psikolojik tarafına ağırlık verdi. Teyzem, çekildiği dönem itibariyle tam da Türk Sineması’nın değişim dönemlerine denk geldi. O dönem yapılan filmlere bakarsak örneğin; Züğürt Ağa ve Muhsin Bey var. Her iki film de bugün bile bakıldığında teknik olarak düzgün çekilmiştir ve  iyi prodüksiyonlardır. Onlarla kıyaslarsanız, Teyzem sanki çok daha eski zamanda yapılmış bir film gibi duruyor. Halit Bey tekniğe de çok önem veren birisi değildi. Kısacası prodüksiyonundan memnun değilim. Hikayenin yorumunu çok ciddi ve bazı yerlerde ağır buluyorum. Ama yine de duygusunu iyi geçiren bir film olduğunu düşünüyorum. Bütün aksaklıklarına rağmen. Teyzem, bugün bile benim en çok hatırlanan senaryomdur diyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;a href="http://s472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/?action=view&amp;amp;current=n670130245_3127422_7079.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/n670130245_3127422_7079.jpg" alt="&amp;amp;uuml;mit2" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;GÖLGESİZLER BAŞKA FİLMLERE DE YOL AÇABİLECEK ENGİN BİR KİTAP&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İyi bir hikaye, iyi bir senaryo çok kolay parçalanamaz, realize edilirken kolaylıkla bozulamaz diyorlar. Hepimiz biliyoruz ki çok başarılı bir hikayeci ve senaryo yazarısınız. Bunu siz de bildiğiniz için mi kendi senaryolarınızı çekiyorsunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Teşekkür ederim. Son yaptığım film aslında kendi hikayem değil. Gölgesizler, Hasan Ali Toptaş’ın romanından uyarlama. Bu işe en başından itibaren hikaye üreterek başladım. Aslında  bazen başkasının yazdığı şeyleri de kendime çok yakın bulduğum oluyor. Ama benim için bir filmin heyecanı önce hikayesiyle geliyor. Ve filmi hikayesiyle, diyaloglarıyla bir bütün olarak oluştururken büyük heyecan duyuyorum. Sanırım bu yüzden başkasının hikayesini, senaryosunu kullanmayı düşünmemiştim, Gölgesizler’e kadar. Gölgesizler de, bir roman uyarlaması ama açıkçası biraz kendi filmlerime benzettim galiba. Romanı çok değiştirdim. Tek başına film olması imkansız bir romandı. Onun için de belli noktaları öne çıkartarak ve hikayeyi bir sıraya koyarak bir tür yorum yapmak zorunda kaldım. Tam bir uyarlama denilemez o manada yani bir tür kaynak hikaye gibi oldu. Çünkü Gölgesizler başka filmlere de yol açabilecek bir eser, engin bir kitap ve benimki sadece yorumlarından biri olabilir. Öte yandan film bir anlamda da kitabın ruhuna çok uygun aslında. Diyaloglar, bazı sahneler birebir olarak kitapta var. Kitapta bir ölçüde belirsizlik vardı, sanırım o belirsizliği ortadan kaldırdım, dramatik bir çatışma yaratabilmek için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Gölgesizler nasıl bir film oldu? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ben çok memnunum. Beğeniyorum. Benim yaptığım diğer filmlere göre değerlendirirsem, ilginç bir film oldu. Bir kere, şimdiye kadar yaptığım filmler ufak bütçeli prodüksiyonlar olduğu için herkes benden teatral ve bol diyaloglu bir film bekliyor. Gölgesizler’de bütün film boyunca durmayan bir kamera var. Oradan oraya dolaşıyoruz, tırnak içinde aksiyon sahneleri var. Şimdiye kadar yaptıklarımdan çok farklı bir film oldu. Durgun değil. Tek mekan filmi değil. Diyaloglar diğer filmlerime kıyasla çok az. Filmlerimde deneysel olmayı seviyorum, farklı şeyler olsun istiyorum, hiç denenmemişi yapmayı istiyorum. Aslında bu anlamda da diğer filmlerime benziyor. Yani ilginç bir film oldu. Ben memnunum yaptığım işten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ne zaman izleyeceğiz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Film, Ekim başında bitti. 27 Şubat’da gösterime girecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Mesleki kariyerinizde yoğun olarak reklam yazarlığı ve yönetmenliği yaptığınız bir dönem var. Sektörde, reklamda yetişmiş yönetmenlerinin sinemaya çok katkısı olacağına inanan bir grup var. Hatta sinemada reklam yönetmenlerine ihtiyaç olduğu iddiası var, siz bu teze katılıyor musunuz? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hayır. Reklam filmi çekmenin beni teknik açıdan yetiştirdiğini söyleyebilirim. Reklamda büyük paralar var. Dolayısıyla da önünüze çok büyük teknik olanaklar seriliyor. Avrupanın en iyi stüdyoları bizde. Teknik manada dünya standardında işler yapılıyor. Düşünsenize, mini dv ile bir reklam çektim sonra onun sinema filmine aktarılmış halini perdede izledim. Bunlar insanı cesaretlendiriyor. Bu yüzden de 9’u hayal edip, yapabildim. Yani reklam beni teknik olarak çok geliştirdi. Ama her zaman da ikisini çok ayrı işler olarak düşündüm. Reklam yönetmenliği ile sinema yönetmenliği veya reklam yazarlığı ile yazarlık, edebiyat yazarlığı tamamen ayrı işlerdir. Daha önce bir röportajda da söylemiştim marangoz olmakla, aşçı olmak kadar farklı işler. Aslında aynı malzemeyi kullansa da, reklamda anlatacağınız şey en baştan bellidir. Size bir mesaj olarak verilir. Bir ürün var ve o ürün satılacak, siz de “bunu al!” diyeceksiniz. İş tarifiniz belli. Size kalan satılacak olanı bir kılığa sokup, biraz süsleyip, yenilir yutulur bir hale getirmektir. Halbuki sinemada, edebiyatta, sanatta daha doğrusu siz olmasanız ortaya çıkan bir ürün yok. Ona karşı bir talep de yok. Orada anlatılan şeyi kimse sizden önce akıl etmemiş zaten veya söylenen gösterilen şeyi sizden önce kimse görmemiş, düşünmemiş. Nasıl anlatacağını da kimse size dikte etmiyor. Sanatın en güzel tarafı önceden belirlenmemiş olması. Benim için en büyük farklılık bu. Ama bazı sanatçılar var ki reklam gibi düşünüyorlar, bir mesajı aktarmaya çalışıyorlar. Reklamdaki gibi formüllerle insanların algısına göre hareket ediyorlar. Onları kötü sanatçı olarak görüyorum. Reklamda da aynı durum var. Sanatı reklama karıştırdığınız zaman sıkıcı ve  anlaşılmaz reklamlar doğurabiliyor. Şiir diliyle reklam metni yazanlar var, ikisini apayrı düşünmek lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Siz bu ayrımı yaptığınızı düşünüyor musunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Evet, ben bu ayrımı yapabildiğimi sanıyorum. Şimdiye kadar kimse filmlerime “reklam yönetmenliğinden geldiği için böyle olmuş.” demedi. Reklamda da uzun metraj yönetmenlerini beğenmeme hali vardır, filmi kesemiyor diye. Reklamda da böyle bir durum hiç başıma gelmedi. Dolayısıyla ikisini ayırabildiğimi sanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;a href="http://s472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/?action=view&amp;amp;current=n670130245_3127424_7687.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/n670130245_3127424_7687.jpg" alt="&amp;amp;uuml;mit3" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;SİNEMADA YÖNETMEN YORUMLAYAN VE YENİDEN YARATANDIR. TELEVİZYONDA İSE SADECE UYGULAYICIDIR&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Televizyon konusuna geri dönelim istiyorum. Ekran işlerindeki tempodan, ölçümlenme biçiminden, ilişki biçiminden mi hoşlanmıyorsunuz, nedir hoşlanmadığınız kısmı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Televizyonun çok güzel bir mecra olduğunu düşünüyorum ama Türkiye’deki dizi yapım mantığı çok farklı. İngiltere’de bir dönem yaşadığım için oradaki işleyişi biraz biliyorum. Yurt dışında diziler bir proje olarak düşünülüyor. Proje olarak anlaşma yapılıyor, senaryolar yazılıyor daha sonra çekiliyor. Yani üretimin işleyiş biçimi çok farklı. Bize gelince, bir yapımcı ancak 3. bölümde parasını alabiliyor. Dolayısıyla ancak 3 bölüm senaryo yazdırabiliyor. Eğer 4. bölümde dizi kalkmazsa yani proje tutarsa, devamında da haftalık senaryolar yazılıyor. Öncelikle böyle bir tempoda iyi bir senaryo çıkması çok zor. En iyi senaristlerin bile çok kötü şeyler yazdığını gördüm. Dizilerin süreleri çok uzun. Net 80-90 dakika dizi yapıyorlar. 6 günde çekip, 1 günde kurgulayıp, montajını, dublajını yapıp, yayına hazırlamaya çalışmak kaliteyi çok düşürüyor. Bu tempo içinde çalışırken de yönetmenin görevi teknikere indirgeniyor. Sinemada yönetmen yorumlayan ve yeniden yaratandır. Televizyonda ise sadece uygulayıcıdır. Bazen yönetmenler değişiyor yerlerine asistanları ya da başkaları geliyor. Hiçbir anlamlı değişiklik olmadan yine dizi mükemmelen çekiliyor, sistem işliyor. Kendi başıma geldiği için gördüm. Yönetmen, organizatör konumundadır dizi meselesinde. Oyuncular açısından bakarsan, çoğunun aynı zamanda da başka bir işi vardır. Konseri var, oyunu var, yarışması var, ekstrası var. Yönetmensin ve ilk çözmen gereken durum şudur: Falanca Bey 2’de gidicek, Filanca Hanım da 12’de gelebiliyor. 7 sayfalık sahneyi çekmek için de önümüzde 2 saat var. Bunu ilk duyduğumda senaryoyu havalara attım. Nasıl olur diye. Sonra bir şekilde olduruyorsun. O sahneyi zamanlamaya uyarak çekmek ve kurtarmak bir başarı oluyor. Yorum katmak, o sahneyi daha izlenebilir hale getirmek gibi dertlerin havaya uçuyor. Bu durumda da işe kalite katmak pek mümkün olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Büyüklerimiz, televizyon dünyası gündemimizdeki krizin de tetiklemesiyle gelecek sezon küçük bütçeli stüdyo programlarına ağırlık verilecek diyor. Böyle bir yönelim gerçekleşirse yani dizi prodüksiyonları azalırsa ekran oyuncuları sinemada yer bulabilirler mi dersiniz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sinemanın koşulları çok farklı. Sinema bambaşka bir yerde. O kadar farklı koşullarda film yapılıyor ki. Baktığınız zaman hepsini eşit gibi aynı potada değerlendiriyoruz ama, her biri aslında bambaşka koşullarda yapılıyor. Bir tarafta, televizyon etkili filmler var. Televizyon yapımcıları para yatırıyorlar ve televizyon oyuncuları rol alıyor.  Televizyon seyircisi gibi seyircilere yönelik filmler oluyor bunlar da. Öte tarafta reklamdan gelen insanların reklamdan kazandıkları parayla yaptıkları işler var. Ve parasız yapılan benim filmlerim gibi tamamen olayın dışında filmler var. O kadar farklı koşullarda, o kadar farklı şekilllerde film yapılıyor ki oyuncuların duracağı zemini tahmin etmek zor. Örneğin Nuri Bilge Ceylan bence Türkiye’nin en iyi yönetmenlerinden biri, tamamen amatör insanlarla çalışıyor. İsimsiz insanlarla film yapabiliyor. Çağan Irmak, tamamen isimsiz iki insanı aldı, gişe filmi yaptı. Tam bir endüstrileşme gerçekleşmiş olsa ya da eski Yeşilçam gibi olsa şu andaki ortam, kimin nereden geleceği, nereden nereye gideceği belli olur ve belki net bir şey söylenebilir. O zaman da, evet sinemaya dönebilirler diyebilirsin, ama şu anda fazlaca belirsizlik var. Film yapan her insan neredeyse sıfırdan başlayarak yeniden bir düzen kuruyor ve herkes kendi başına hareket ediyor. Bir endüstrinin varlığından söz etmek mümkün değil. Bu sebeple oyuncular için “ekran yolu kapanınca sinemada devam eder” gibi net bir cümle kurulamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Oyuncularınızı nasıl seçiyorsunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İyi oyuncu olmasına göre seçiyorum. Bir de sinemada bence işin büyük çoğunluğu görüntüdür. Görüntüsüne göre de oyuncu seçiyorum. Elbette öncelikle yeteneğine göre seçiyorum. Yeteneksiz biriyle çalışmak zaten imkansızdır. Ama bazı oyuncular da sadece görüntü itibariyle hikayenize çok iyi oturuyorlar. Dursa, yakışıyor yani. Öyle de seçiyorum. Tiyatroya çok gidiyorum. Dizi seyretmiyorum ama bir oyuncu önerdikleri zaman bakıyorum. Ama diziler bir oyuncunun yeteneğine bakmak için doğru bir ölçüt değil. Ekrandan bakarak ancak nasıl görüntü verdiğine karar verebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hiç sonradan pişman olduğunuz oyuncu seçimleri yaptınız mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yapmadım. 9 ve Ara’da bütün oyuncularımı zaten kendim seçtim. Diğer filmlerde de casting aşamasında yer alıyorum. Benim önerdiğim insanlar mutlaka kabul görüyor. Elbette bazen yapımcıların istediği oyuncular da oluyor ve karşı çıkamıyorsun. Ama kendi kontrolümdeki filmlerde böyle bir durum hiç yaşanmadı. Yani hiçbir oyuncumdan pişman olmadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Anlat İstanbul, bana göre iyi bir filmdi. Mükemmele yakın bir senaryo ve kotarılması zor bir projeydi, farklıydı. Memnun musunuz çıkan sonuçtan?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Anlat Istanbul aslında iyi pazarlansaydı ticari olarak da başarılı olabilecek bir filmdi. Ama gişede 200 bin yaptı. Çünkü yapımcı film bittikten sonra hiç hoşlanmadı sonuçtan ve bir anlamda vazgeçti filmden. Aslında bir film çekildiği zaman bitmiyor. Sonrası da önemli. Eğer iyi bir filmse ticari ömrü azalarak da olsa 15-20 yıl sürebiliyor. 9’u hâlâ festivallere çağrıyorlar mesela. Bu sene Sicilya’da bir festivale katıldım, 7 sene sonra. Ama Anlat İstanbul’da yapımcı filmi çok beğenmedi ve rafa kaldırdı parasını kurtardıktan sonra. Yani şanssız bir proje oldu. Bana kalırsa hâlâ güzel bir film ve ilerde daha çok anlaşılacak kıymeti. Ayrıca Anlat Istanbul tek kişinin çekmesi gereken bir filmdi, 5 kişi çektik. O kadar içiçe gelişen bir projeydi ki nasıl sorunsuz bittiğine ben de inanamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Beş yönetmenle çekilme kararı nasıl verildi? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;1997’de kendim çekmek üzere yazdım senaryosunu. Sonra bir yapımcıyla çalıştık üzerinde, o zaman adı, “İstanbul Masalları”ydı. 9’dan önce ilk filmim olacaktı. Fakat tam 2000 krizine denk geldi. Yapılamadı. Sonra uzun zaman rafta bekledi. Okuldan arkadaşım olan Türkan Derya bu fikri akıl etti. 5 hikaye, 5 yönetmen çeksin dedi. Hatta Erol Avcı’yı da Türkan Derya buldu. Fakat sonra Türkan’la bir-iki konuda anlaşamadık ve o bıraktı projeyi, ben yapımcıyla başbaşa kaldım. Yapımcıya filmi yalnız çekmeyi yeniden önerdim ama tek yönetmen olarak filmi çekmem konusunda bana güvenemedi. Ayrıca 5 yönetmen fikri çok hoşuna gitmişti. Kudret Sabancı ve Ömür Atay’ı yapımcı önerdi. Selim Demirdelen’i ben davet ettim. Sonra da hep beraber konuşurken Yücel Yolcu’yu davet etmeyi akıl ettik. Uzun zaman masa başı çalışması yaptık. Ben nasıl bir şey istediğimi, ne hayal ederek yazdığımı anlattım. Sonra herkes kendi istediği gibi filmini çekti. Başladık. Zor bir süreçti. Ama biz 5 kişi çok iyi anlaştık. Tereyağından kıl çeker gibi bitti film. 6 hafta çekim süresi belirlemiştik, 6 hafta, 3 günde bitti. 3 gün gecikme de bizim dışımızda oldu. Kamera bozuldu ve oyuncu hastalandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Benzer bir proje daha gelse yapar mısınız, memnun kaldınız mı imece enerjisinden?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çok mutluyduk aslında, çok da eğlendik öncesinde de, sonrasında da. Sonuçtan da memnunum fakat yıpratıcı bir süreç. Galiba bir tane yeter. Şimdi Barış Pirhasan’ın çok güzel bir projesi var. Henüz fikir aşamasında senaryo yazımı başlamadı. 7 ayrı kısa filmi bir araya getirecek bir proje düşünüyor. Sanırım o projeye katılacağım yönetmen olarak. Ortak bir tema çevresinde bütün hikayelerde istanbul’un olduğu hoş bir proje.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;a href="http://s472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/?action=view&amp;amp;current=n689756481_1109953_9424.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/n689756481_1109953_9424.jpg" alt="&amp;amp;uuml;mit5" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;KAFASINI BİR KURAMA TAKIP ONUN İZİNİ SÜREN OYUNCULAR SİNEMADA BAŞARILI OLAMIYOR.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yakında yeni bir proje var mı? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Şimdi Gölgesizler’in yapımcısı Hakan Karahan yeniden bir şey yazmamı istiyor. Bir hikaye var gibi elimizde, onun üzerinde çalışıyoruz. Belki o öne geçecek. Gölgesizler’deki işbirliğimizden ikimiz de çok memnun kaldık. Ben yapımcıdan memnun kaldım, o da benden memnun kaldı. Dolayısıyla birlikte bir iş daha yapmak istiyoruz. Senaryo üstüne konuşuyoruz. Yazmaya daha yeni başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bunların dışında vaktim zamanım ve bol param olsa şu işi yaparım dediğiniz hayaliniz olan bir proje var mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;20 senedir filan yani istanbul’a gelmeden öğrenciyken filan başlamış bir hayalim var Shakespeare’in “Bir Yaz Gecesi Rüyası’nı Türkiye’ye uyarlamak. Bir sahil kasabasında çekmek istiyorum, Türkiye’ye ve günümüze uyarlayarak. Sonra, Witold Gombrowicz’in ‘Pornografi’ adında bir kitabı var onu uyarlamak istiyorum. Borges’in iki hikayesi var. Biri, “Ölüm Ve Pusula”, bir gün mutlaka çekmek isterim. Diğeri de “Rezilliğin Evrensel Tarihi” kitabından bir hikayeyi mutlaka yapmak istiyorum. Böyle bir-iki hayalim var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Nasıl besliyorsunuz kendinizi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Resim ve genelde plastik sanatlara karşı hâlâ çok büyük bir ilgim var. Hemen hemen bütün sergilere gidiyorum. Yurt dışında sürekli müze geziyorum. Sanat tarihi üzerine okumak çok hoşuma gidiyor. Sanat eleştirisi okumak hoşuma gidiyor. Sinemadan daha çok edebiyattan besleniyorum. Bir yönetmene göre galiba az film izliyorum. Yani normal seyirciye göre fazla film izliyorum. Haftada 3-4 film izliyorumdur ama günde 2 film izleyenler var. Son zamanlarda hatta iyice azaldı. İzlediğim filmleri de hemen atıyorum hafızamdan. Çok film seyretmiyorum ama, çok okuyorum. Okuduklarım da daha çok kurmaca. 15 senedir daha çok ingilizce kitaplar okuyorum. Ve şiir de çok etkiliyor beni. Bir yandan müzik dinliyorum. İnternette çok dolaşıyorum. Televizyon seyretmiyorum ama bir çok televizyon dedikodusunu internetten öğreniyorum. Haberleri internetten izliyorum. Daha çok yabancı siteleri geziyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Niye siliyorsunuz izlediğiniz filmleri hafızanızdan, etkilenmekten kaçınmak için mi? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Atmaya çalışıyorum diyince öyle keskin bir durum gibi anlaşılmasın. Bir filmden etkilenmek elbette mümkün ama edebiyattan da aynı oranda etkilenebilirsiniz. Okuduğun bir andan, duygudan, tasvirden de  aynı şekilde etkilenebilirsin ve sonra bilmeden uygulayabilirsin. Çok da doğal bir durum. Resim için de geçerli. Yeni filmleri, anlatım tarzlarını takip ediyorum. Alfonso Cuaron var mesela. Ananı da (y tu mama tambien ) ve Great Expectations filmlerinin yönetmeni. Onun filmlerinde bu plan sekans olayını yeniden keşfettim. Bütün sahneler tek plan gibi gelişiyor “Ananı da” isimli filminde. Ondan çok hoşlandım ve uzun plan meselesine biraz merak sarmama sebep oldu. Onu reddedemem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Çok beğendiğiniz isimler var mı oyuncu olarak?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Şener Şen’e çok hastayım çocukluğumdan beri. Onunla bir gün iş yapmak isterim. Milyarder’de aslında çalışmıştık. Filmin setinde de bulunmuştum, asistan olarak. Cem Yılmaz’a da hayranım. Serra Yılmaz’ı çok seviyorum. Gölgesizler’de Selçuk Yöntem’le çalıştık, hayran oldum oyunculuğuna. Taner Birsel’le çalıştık bence olağanüstü bir oyuncu. Altan Erkekli’yle çalıştım çok çok iyiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yazmayacağım ama Altan Erkekli’yi gerçekten beğeniyor musunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yazabilirsin, çok beğeniyorum.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ben hangi projede izlesem oyunuyla girdiğim dünyadan uyanıyorum…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Anlat İstanbul’da izledin mi?&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İzledim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Beğenmedin mi?&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;En çok da orada beğenmedim...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Gölgesizler’de izlemeni tavsiye ederim. Gölgesizler’de değişik bir Altan Erkekli göreceksin. Ben çok memnunum oyunculuğundan. Çalışmasından ve aldığım sonuçtan çok memnunum. Yine çalışmak isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İzlerim. Çoğu zaman oyuncuların performansları içinde bulundukları projenin yönetmenlerine bağlı olarak da değişebiliyor, haklısınız.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çünkü sinema yönetmen sanatıdır. Tiyatro tam tersidir. Tiyatrodaki oyunculuk kuramları da bu sebeple çıkmış. Tiyatroda oyuncu sahneye çıkıyor  ve iki saat boyunca seyirciyle başbaşa kalıyor. Onu denetleyen hiçbir şey yok aslında o anda. Halbuki sinemada her şey yönetmenin denetiminde olup bitiyor ve oyuncu bir plastik malzeme gibi. Düşünün ki, ayı ile film yapıyor adam. Ayıyı da oynatıyor, onu da izlerken duygulanıyoruz. Oyuncunun en iyisi yönetmene teslim olabilen ve malzemesini yönetmene açabilendir. Kafasını bir kurama takıp onun izini süren oyuncular sinemada başarılı olamıyorlar. Eğer yönetmenin elinden de kaçıyorsa, farklı farklı yerlere gidiyor. Oyunculuk yeteneği çok büyük bir yetenek. Çünkü kameranın karşısına geçince insanın kaşı gözü oynamaya başlar. Kamera karşısında sadece durmak bile büyük bir durumken bir de, “şimdi orada lafını söyle sonra kalk şurada dur, sonra tekrar kameraya dön, kameraya doğru gelirken şu lafı söyle oradan da şöyle bak” dediğiniz zaman bir oyuncuya ve bunu 5 tekrar, 10 tekrar yapıyorsan hepsinde aynı şeyi yapabilmek mekanik olarak çok büyük bir yetenek. Ama bunu yönetmene sunması ve teslim olması lazım bir oyuncunun yoksa başarısız oluyor işler. Ben aslında oyuncularla çok rahat çalışırım. Çünkü birincisi onları ışıktı, kameranın açısıydı gibi konulara hiç bulaştırmam. İkincisi ne yaptıklarını, karakterden onların ne anladığını görmek isterim. Daha sonra ufak müdahalelerle dışardan şekil veririm. Biraz kendileri yaratıyormuş gibi hissetmelerini sağlarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;a href="http://s472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/?action=view&amp;amp;current=n670130245_3127421_6766.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/n670130245_3127421_6766.jpg" alt="&amp;amp;uuml;mit6" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;GENÇLER GENELLİKLE HEMEN PARAYA DÖNÜŞTÜRÜLEBİLECEK BİR YÖNETMENLİK ŞEKLİ HAYAL EDİYOR&lt;/span&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Oyuncu da bu anlamda teslim olmak için yönetmene güven duymaya ihtiyaç hissediyor sanırım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Evet, ama bazen de hiçbir şey açıklamadan şimdi sağa doğru bakın dediğimde onu da yapıyor olması gerekir. Alfred Hitchcock’la ilgili anlatılan  bir hikaye vardır. Vertigo’da, Barbara Bel Geddes, James Steward’ın sevilisini oynar ve iç çamaşırı tasarımcısıdır. Dizayn ettiği bir sütyeni, James Steward kendi üzerinde dener bir sahnede. Ve kadının da gözlüklerinin üzerinden uzun uzun bir bakışı vardır. Yüzünde de çok hoş ve tuhaf bir gülümseme vardır. Güzel bir sahnedir. Kadına sormuşlar, “Siz nasıl böyle bakabildiniz, oradaki oyunu, duyguyu Hitchcock size nasıl anlattı?” diye. “Hiçbir şey anlatmadı. Şimdi başını biraz yana yatır ve gözlüğün üzerinden bak dedi.” demiş. Çünkü sinemada birçok şey peşpeşe geldiğinde ordaki durum zaten büyük bir oyunculuk gibi oluyor. Orada oyuncunun artık fazladan bir katkıda bulunmasına gerek kalmıyor. Bu da ancak yönetmenin kafasında olur. Oyuncunun bunun üzerine çıkmaya çalışmaması gerek. Bu anlamda yönetmene güveniyor olması lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Size güvenmelerini nasıl sağlıyorsunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Benim filmlerimde oynayanlar mutlaka en iyi kadın, en iyi erkek oyuncu ödülünü alıyor. Hepsi için kariyerinin en güzel rolünü oynamış filan gibi eleştiriler yazılıyor. Onun verdiği bir güven var. Bir de tatlı dil, güler yüz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Çok prova yapar mısınız?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bazı filmler var ki duygunun sette yaratılması daha etkili oluyor. Mesela 9 gibi. 9’da prova filan yapmadım. Doğrudan girdik ve çektik. Sadece oyuncuların rollerini ezberlemelerini istedim. Ara’da ise tam tersi oldu. Neredeyse 3 ay boyunca prova, ön hazırlık yaptık çünkü sahneler çok uzundu ve giderek yükselen bir temposu vardı. Sadece iki kişinin olduğu 11 sayfalık sahneler vardı. Oyuncuların da, hatta benim de, oradaki doğru durumun ne olduğunu anlayabilmemiz için senaryonun okunması lazımdı. 4-5 kere full okuma provası yaptık. İkili çalışmalar yaptık. Oyuncular aslında sinemada prova sevmiyor, ben de sevmiyorum. Çok ve ağır provalar yapınca sahnenin asıl duygusu ve  heyecanı kaçıyor gibi oluyor. Ama bazı projelerde prova gerekiyor. Gölgesizler’de de yapmadık prova çünkü o manada teatral sahnelerimiz yoktu. Sahneler hep çekime, mekana, oradaki yoruma bağlıydı. Bir-iki kere okuduğumuz sahneler oldu, o da senaryoyu anlayabilmek içindi ama tam anlamıyla bir prova yapmadık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tam sahne çekilirken bir oyuncunuz, “Bi dakka ya, acaba şunu şöyle mi yapsak?” diyerek müdahale etse, dinler misiniz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hayır. Sette değişiklik yapmama taraftarıyım. Oraya gelene kadar set öncesinde yeterince konuşuyorum. Mesela Gölgesizler öncekilere gore büyük bir projeydi ama yine de günümüz azdı. 4 hafta süre koymuştuk. Dolayısıyla sette büyük değişiklikler, yeni provalar yapılamazdı. Oyuncunun oturması, herşeyin hazır olması lazımdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Gençlerle aranız nasıl?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Takip ettiğim pek çok genç arkadaşım var. Özellikle kısa film dünyasını yakından takip ediyorum. Birçok kısa film yarışmasında jüri oldum. Herhalde 3-4 sene içinde yapılmış bir sürü kısa filmi izlemişimdir. Aslında gençlerle daha çok anlaşıyorum sanırım “yaşlı” sinemacılara nazaran.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Parlak bir genç nesil görüyor musunuz, gelen var mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kısa film dünyasından baktığımda oldukça yoğun bir durum var. Mesela bir yarışmaya 100-150 film katıldığı oluyor. Son olarak Nokia’ya 300 film katıldı. Ancak ülkenin şartlarından dolayı genellikle gençler hemen paraya dönüştürülebilecek bir yönetmenlik şekli hayal ediyor. Kısa film, aslında olabilecek en özgür alandır. Şiir yazar gibi sonsuz bir serbestlik mümkünken kısa film çeken bir sürü insan dizilere kliplere, reklamlara özeniyor. Kendisini bir an önce yönetmen olarak kanıtlayıp hemen profesyonel hayata atlama peşinde olanlar var. Ama bütün bunların dışında da birkaç tane çok güzel kısa film gördüm. Çok genç olmalarına rağmen özgün bir dil peşinde olan ve özgün bir hikaye anlatmak isteyen gençler tanıdım. Bu da umut veriyor insana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bulunduğunuz noktadan bakınca sizin kariyerinizin şekillenmesinde şans faktörünü nereye koyuyorsunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Şansım çok yardım etti elbette. En başta sinemaya başladığım dönem açısından şanslıydım. Çok fazla film yapılan bir dönemdi. Çoğu da aslında video için yapılıyordu. Ama sinemada yönetmenlere deneysel işler yapma fırsatı da doğuyordu. İsimli yönetmenler senede 2-3 film çekiyordu. Çok üretken bir dönemdi anlayacağın. Bu dediğim özel tv’lerin olmadığı video filmlerinin egemen olduğu, sinemaya da çok insanın gitmediği bir dönemdi. 250 bin gişe yapmıştı bir film ve büyük övgü almıştı. Yılın rekoru 250 bin idi yani. Bugüne bakarsak, yeni gelen birisi için mesela senarist olarak başlamak çok zor. Sonra Atıf Yılmaz ve Leyla Özalp ile tanışmam büyük şanstı. Müjde Ar ile tanışmak şanstı. Müjde olmasa Teyzem o dönemin koşullarında çekilmesi çok zor bir filmdi. Hikayesi ağırdı, stili farklıydı. O dönemin sinemasının çok da hazırlıklı olmadığı bir hikayesi vardı. Sadece Müjde arkasında durduğu ve oynamak istediği için o film çekildi. Evet, bütün bunlara bakarsak şans yardım etti. Ama ben de gerçekten çok çalıştım. Çok çalıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Zaten bu durumun altını çizmek istediğim için sordum. Şans verilmiyor diye dövünen gençlere bir özel detayı atlamamaları gerektiğini sizin hikayenizden anlatmak istedim. Şans tanınabilir de, siz ne kadar iyi ve çalışkansınız meselenin asıl kitlendiği nokta bu galiba..&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yani şu anda daha büyük bir rekabet varmış gibi görünse de, iyi olanın önü eskisine göre daha da açık. Hâlâ eli kalem tutan birisi özgün bir şeyler yazabiliyorsa bence önü çok açık. Ve kendi alanını yaratıyor olması lazım. Ben de bir şekilde kendi kendimi yarattım. Bana kimse otur Teyzem’i yaz, otur Hayallerim Aşkım ve Sen’i yaz diye sipariş vermedi. Kimse bana bu hikayeleri ısmarlamadı. Ismarlanmış senaryolarım da var elbette anlatmak istediğim o değil. Milyarder ısmarlamadır mesela. Ama kimse oturup “Ara” diye bir film yapılmasını beklemiyor. 9 diye bir film ben çekmesem yok. Ne anlatılanlar senden önce var, ne öyle bir talep var. 9, Türk Sineması'nda digital çekilip 35’ e basılan ilk film. İlk kez denendi. Benden önce buna cesaret eden kimse çıkmadı. Mini dv bir film çekilecek de, beş kuruşsuz sonra film olucak. Kendi mecranı yaratmak zorundasın. Bu da çok çalışarak oluyor. Teyzem’i kabul ettirene kadar çok çalıştım. Kabul ettirmeden önce 3 kere yazdım. Çekilmeden önce de 4 kere yazdım. O zaman bilgisayar yok yani yazılanı bilgisayarda düzeltmek gibi bir durum değil anlatmak istediğim. Fiilen de çok çalıştım, zihnen de. Arkadaşlarım gece eğlenmeye çıkardı, ben oturup deli gibi yazardım. Çok çalışmak lazım. O zaman şans faktöründen bahsetmenin de farklı  bir anlamı oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Zaten doğal bir eleme geçirmeli sanata varan yol öyle değil mi? Sinema okulları yüz tane mezun veriyorsa, bu mezunların tamamının da “oldu” denilecek konuma gelemesini beklememek fazla romantik bir bakış olmaz mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çok çalışır ve kendini disipline edebilirse, büyük bir yeteneği olmasa da yazabilir, dizi çekebilir ama sanatçılık başka bir durum elbette…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçılık başka bir durum elbette. Tam da bu noktada Ümit Ünal filmlerinin etkisini güçlendiren şeyin aslında sahip olduğu bu serin bakış olduğunu anladım. Hatta emin oldum. Bütün hikayelerinin öznelerinde sanki bu serinliğin yüzleşmeye izin veren hatırlanışı vardı. Zamanı yakalamayı denemek nasıl da beyhude bir çaba. Gözüm saatime takıldığında söyleşiye nokta koyma vaktinin geldiğini anladım. Uzaktan sesi gelen vapur düdüğü eşliğinde, martı çığlıkları, teneffüs zili ve çocuk çığlıkları arasında hatta karmaşamın tam da ortasında sığınağının penceresini sonuna kadar açan adamın sohbetiyle bana bağışladığı o serinlikte derin bir nefes alıp söyleşiyi bitirdim. Bana vakit ayırdığı için teşekkür ettim. Vedalaştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul'a kış iniyor. Hava soğuk. Gözünü kırpmadan bakabildiğin güneş, yalancı. Eski yıl, eski kaygular gidiyor, az kaldı. Öğrenmekten daha zor olanın öğrenmenin zaman aldığı olduğunu anımsayacağız, bu gidişle. Yüklerden kurtulmaya çalışacağız. Cam kırıkları üzerinde yürüsek de cesur olmayı, birbirimize güvenmeyi öğreneceğiz. Ne tuhaf! Her söyleşinin sonunda aynı fotoğrafın içinde buluyorum kendimi. Rolüm hep aynı. Gece, bir otobüsten inip, uzaktan cılız birkaç ışığın göründüğü, köpek havlamalarının duyulduğu köye doğru ilerleyen ketum bir gölge gibiyim. Hepsi bu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok uzun oldu biliyorum.&lt;br /&gt;Açık bir gök, ferah bir düş diliyorum hepimize...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 51, 204);"&gt;&lt;br /&gt;••&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Kapak Fotoğrafı: Ahmet Mocan&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 51, 204);"&gt;•• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:85%;" &gt;Set Fotoğrafları: &lt;/span&gt;&lt;table style="height: 55px; width: 480px; font-style: italic;" align="right"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="width: 404px;" class="yazi_bold"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/td&gt;  &lt;/tr&gt;  &lt;tr&gt;   &lt;td style="width: 344px;" class="yazi"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/td&gt;   &lt;td style="width: 25px;" class="yazi_bold"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/td&gt;   &lt;td style="width: 404px;" class="yazi_bold"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Oktay Ardos, Sercan Bozkurt&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;® &lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Cihangir, Aralık 2008&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.golgesizler.com/"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;www.golgesizler.com&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://www.buradanokuyun.com/"&gt;Ana Sayfaya Geri Dön&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/309149406441067195-3760393906725990863?l=buyrunburdanokuyun.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/3760393906725990863'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/3760393906725990863'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/2008/12/mit-nal.html' title='Ümit Ünal:Sanatın En Güzel Tarafı Önceden Belirlenmemiş Olması'/><author><name>ranini</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SqlDw6e1v5I/AAAAAAAACKg/hKzprgRDAD4/S220/IMG_0638.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-309149406441067195.post-7294448598271677450</id><published>2008-12-14T13:03:00.001-08:00</published><updated>2008-12-14T13:57:54.863-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='söyleşi'/><title type='text'>Ebru Akel: “Sunucu Ebru” bir karakter yaratmak gibiydi...</title><content type='html'>&lt;center&gt;&lt;a href="http://s472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/?action=view&amp;amp;current=kapaksonhali.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/kapaksonhali.jpg" alt="KAPAKEBRU" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu ne zaman dikkatle izlemeye başladığımı düşündüm yol boyunca. Yarışma programlarında sergilediği performasların son demlerinden hatırlıyordum, daha gerilere gidemedim. Ve bir ekran figürü olarak dikkatle izlemeye başladığımda, kısa bir süre sonra yolunu değiştirmiş, dramalarda rol almaya başlamıştı. İlk Göz Ağrısı. Evet. Atv ekranlarında sadece 8 bölüm yaşayabilen iyi bir hikayeydi. Yine ve daima ilgimi çeken yönetmen Faruk Teber’in rejisini gözlerken bir yandan da onu izliyordum. Ancak Ebru Akel’in oyunculukla ilgili samimi isteği ve bir çabası olduğuna kani geldiğim asıl proje, Davut Güloğlu’yla birlikte rol aldığı Star tv dizisi “Tatlı İntikam” oldu. Absürt denemesi ya da romantik komedi benzeri bir şeydi ve Ebru Akel gibi “ekran perisi” için fazlasıyla riskli bir rol seçimiydi. Düşündüm, oyunculukla ilgili samimi bir talebi olmayan kaç kişi bu riskli rolü kabul ederdi ya da kaç kişi bu riski fark ederdi? İzledim. Proje çabuk kalktı ama, ben onu izlemeye devam ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Blog için söyleşi dizisi yapmaya karar verdiğimde hazırladığım 10 kişilik listeye Ebru Akel de dahildi ve söyleşiyi ilk kabul edenlerden biriydi. Son filmi “Sıcak”ın çekimleri yeni bitmişti, vizyona yakın bir tarihte söyleşmeye karar verdik. Kasım sonunda tekrar irtibata geçtiğimde, geçiştirilmediğimi anladım. Söyleşi gününü saptadık. “Yarın Şirin’le randevum var, perşembe gününü de sana ayırayım istersen?” dediğinde legal medya kadar önemsenmenin tatlı gururunu da yaşamadım dersem, yalan olur. Buluşma yerine tam vaktinde geldi, bitmek bilmeyen enerjisi, neşesi ve gülen yüzüyle birlikte. Bakımlı. Göze batacak, kadın erkek her insanı rahatsız edecek kadar fit ve sağlıklı görünüyor. Sopayı taze yutup da spa’dan öyle çıkmış, o kokoş bakımlılığı değil anlatmak istediğim. Doğal ve kendinden emin genç bir kadın Ebru Akel. Neredeyse sıfır makyajla geldi söyleşiye. Her sorumu açıklıkla cevapladı. Bir kez bile, “bunu yazma..” demedi, cevap verirken tereddüt etmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası her bakımdan keyifli bir söyleşiydi. Susup, uzun uzun yüzüne bakmak isteyeceğiniz bir dinginliği var gözlerinin, pozitif enerji denilen nanenin varlığına inanmakta zorluk çekiyorsanız, Ebru Akel’le tanışmayı denemelisiniz. Buyrun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;•Ekran yolculuğunuzun büyük kısmını kapsayan bir sunuculuk kariyeriniz var. “İlk Göz Ağrısı” sonrası oyunculukla ilgili ciddi bir derdiniz olduğuna“Tatlı İntikam”da izlediğim zaman kişisel olarak ikna oldum. Birçok açıdan riskli bir projeydi, belki yanlıştı ama o rolde abartılı bir komedi tiplemesi vardı. Bana göre cesur bir seçimdi. Nasıl geldiniz bu notaya?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Aslında bildiğim başka bir iş yoktu. Aldığım eğitim ve sonrasında, ailemden gördüğüm her şey beni bu noktaya zaten getirecekti. Bir gün avukat ya da doktor olmak üzere eğitim almadım. Sekiz yaşından itibaren konservatuarda 10 yıl profesyonel eğitim almış, dans etmiş, mimik, solfej, piyano eğitimi alarak yetişmişim. Yani görsel sanatların dallarından birinde bir iş yapacağım gün gibi aşikardı. Baleyi bırakmak zorunda kalınca da, tamam o zaman şimdi memuriyet yapayım, masada başında oturacak bir iş bulayım diyerek bu yönde bir kariyer seçimim olamazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeteneğimi ve yoğrulmaya hazır her türlü malzememi önüme serip o doğrultuda bir şeyler yapmam lazımdı ve bu son derece iç güdüsel bir durumdu. Sanılanın ve bilinenin aksine de ben sunuculukla değil, oyunculukla başladım. Ama 20 yaşındaydım. Bir sürü dizide çeşitli roller oynadım. Bir sinema filmi denemem oldu. Bütün bunları yaparken de televizyondan gelen başka teklifler vardı, o teklifleri değerlendirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/2008/12/ebru-akel-sunucu-ebru-bir-karakter_14.html"&gt;Devamını buradan okuyun!&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 51, 204);"&gt;••&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Vedat Ozan&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;® &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Cihangir, Kasım 2008&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/309149406441067195-7294448598271677450?l=buyrunburdanokuyun.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/7294448598271677450'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/7294448598271677450'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/2008/12/ebru-akel-sunucu-ebru-bir-karakter_2668.html' title='Ebru Akel: “Sunucu Ebru” bir karakter yaratmak gibiydi...'/><author><name>ranini</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SqlDw6e1v5I/AAAAAAAACKg/hKzprgRDAD4/S220/IMG_0638.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-309149406441067195.post-5136016348804586707</id><published>2008-12-14T12:53:00.000-08:00</published><updated>2008-12-14T16:09:37.839-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='söyleşi'/><title type='text'>Ebru Akel: “Sunucu Ebru” bir karakter yaratmak gibiydi...</title><content type='html'>&lt;center&gt;&lt;a href="http://s472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/?action=view&amp;amp;current=IMG_0231A.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/IMG_0231A.jpg" alt="ebru1" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;KENDİMİ RÜZGARA KAPTIRIP BİR BULUT GİBİ ORADAN ORAYA SAVRULMADIM &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sunuculuk benim sahneye çıkma meselesine karşı duyduğum özlemimi giderdi. Danstan uzak kaldığım üzüntülü zamanların telafisi gibiydi. Sahneye çıkıyordum. Çoğunlukla da canlı yayında sunuculuk yaptım. Sahne üzerinde çok doğal olabildiğim ve gerekli hakimiyeti sağlayabildiğim için bana bir tür er meydanı, tiyatro sahnesi gibi geldi sunuculuk yapmak. “Sunucu Ebru” bir karakter yaratmak gibiydi. Bir süre sunuculuk oyunculuğun önüne geçti, evet. Ama severek yaptım ve hiç pişman değilim. Benim şansım yaptığım işin çok başarılı olması ve çok konuşuluyor olmasıydı. Her eve giren bir kızdım. Ne yapayım? Kusura bakmayın ben bunu kabul edemeyeceğim mi deseydim? Hayat onu getirdi ve yaptım. Önemli olan şu, bütün bunlar olurken kendimi rüzgara kaptırıp bir bulut gibi oradan oraya savrulmadım. Bütün bunlar benim oyunculuğum için yaptığım küçük alıştırmalar, yatırımlardı. Bir gün, bir noktada durup, oyunculuğa geçiş yapacağımı biliyordum. Ve bunu yaptım aslında.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• Durup, tamam artık yeterince alıştırma yaptım, hareket etme zamanıdır dediğiniz noktadan sonra neler hissettiniz ve ne tür yatırımlar yaptınız oyun kabiliyetinizi parlatmak için?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yoğun olarak sunuculuk yaptığım zamanlarda da oyunculuk projeleri geliyordu ama değerlendiremiyordum. Oyunculuk yapmak istiyordum ama bir işi yaparken en iyi şekliyle yapmak gerektiğine inanıyorum. Ekranda iki iş aynı anda, aynı yoğunlukta yapmak ve her ikisinde de gerçek anlamda başarılı olmak mümkün değil. Ilk Göz Ağrısı mesela, çok inandığım bir hikayeydi. Ama aynı zamanda sunuculuk devam ediyordu. Bir kere teknik olarak bu tempo çok yorucu geldi. Gün geldi, iki saat uykuyla derbeder bir halde devam ettim hayata. Ama İlk Göz Ağrısı zamanında daha jenerik dönerken oyunculuğumla ilgili yazmaya başladılar. Çok iyi övgüler aldım ve karar verdim. Bu sebeple de durdum. Sunuculuk işini durdurdum. Daha az sayıda iş yapmayı göze aldım ve durdum. Yurt dışına gittim. Çok değerli bir hocayla çalıştım. Burada bir aktör koçum var. İpek Bilgin’le çalışıyorum ki, çok kıymetli bir oyuncu ve çok iyi bir hoca. Ablam zaten yanı başımdaydı. Bugün herhangi bir dizide oynasa, benim diyecek oyuncuyla yarışabilecek bir yeteneğe sahiptir ablam Deniz Akel. Çalıştım ve bekledim. Ve bir gün bu senaryo geldi. Çok beğendim. Kadının hüznü benim hüznümle örtüşüyordu. Çok üzüldüm Meryem’e ve çok da severek oynadım. Müthiş bir yolculuktu benim için umarım ömrüm oldukça buna benzer işlerin içinde olabilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;•  Sıcak nasıl bir film oldu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Şimdi ben çok büyük sözler söylemeyi hiç beceremedim. Özellikle kendi içinde olduğum işlerle ilgili... Pek de doğru bulmuyorum zaten büyük sözler söylemeyi. Beklenti, beklenti olarak kalmalı. Kendi adıma cevap vermem gerekirse, Meryem’in girinti çıkıntılarına ne kadar nüfuz edebildim, yansıtabildim bilmiyorum ama oyuncu olarak elimden geleni yaptım. Sıcak, her şeyden önce çok gerçek bir hikaye. Oyuncusu olduğum halde, filmi her izlediğimde içimin acıdığını hissediyorum. Aslında bir yolculuk hikayesi. Karakterlerin her birine eşlik eden büyük tutkular ve vicdan hesaplaşmaları var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;a href="http://s472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/?action=view&amp;amp;current=IMG_0281A.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/IMG_0281A.jpg" alt="EBRU2" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;OYUNCU PLASTİK BİR MALZEME OLABİLMEYİ BECERDİĞİ ZAMAN VE KENDİNİ YÖNETMENE TESLİM EDEBİLDİĞİ ÖLÇÜDE BAŞARILIDIR. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;•  Beyazperde’de ilk başrolünüz. Dizi seti ve sinema seti arasındaki fark nedir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;O kadar büyülü bir durumki nasıl anlatılır inan bilmiyorum. 15 tane dizi yaptım bugüne kadar ama sinema seti gerçekten büyülü bir ortam. 35’lik dönmeye başladığı anda duyduğun o sesten itibaren biliyorsun ki, bu unutulacak bir durum değil. Aldığın nefes, durumu yansıtışın, söylediğin söz, derdini anlatma biçimin hepsi bir daha kaybolmamak üzere kariyer hikayenin bir kenarına not edilecek ve seninle birlikte yaşayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Yumuşak başlı bir oyuncu musunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Söz dinlerim. Eleştiriye çok açığım. Kıvrak olduğumu düşünüyorum aslında. Oyuncu, plastik bir malzeme olabilmeyi becerdiği zaman ve kendini yönetmene teslim edebildiği ölçüde başarılıdır bence. Bu sebeple oyuncu yönetmen ilişkisi güven gerektirir. Bütün malzemenizi koşulsuz teslim edebildiğiniz ölçüde başarılı olabilirsiniz diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;•  Yönetmenin tarif ettiğiyle zıt düştüğünüz anlar oldu mu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Oldu tabii. Şöyle anlatayım bu durumu da, hikayenin yazılma aşamasından itibaren işin içinde oldum. Aslında Mayıs ayında Antalya’da bu filme başka bir senaryoyla başlıyorduk. Farklı bir hikaye ve oyuncu kadrosuyla çekimlere başlamaya hazırdık. Sonrasında bütün yaz boyunca hikaye değişti. Ve ben de yazarın yanındaydım. Aşağı yukarı her sahneyi bilip, yorumlama şansım oldu. Sete çıktığımda Meryem için çok hazırdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Projenin bu kadar içinde olmanın doğru olduğuna inanıyor musunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bilmiyorum. Göreceğiz. İster istemez böyle gelişti ve benim için bütün bunlar çok iyi deneyimler oldu. Şu anda rahatsızlığım yok. Uzun bir süreç olduğu için sonrasında bu durumdan sıyrılıp, kendime dönüp kendimle ilgili karakter hikayemde yol alabildim. Sete çıktığımda avantajım fikren Meryem olarak hazırdım. Bu sebeple hikayenin bütün gelişimine hakimdim ama yine de yönetmenin görmek istediği hali doğru süzemediğim bir-iki sahne oldu. O zaman oturup konuştuk. Abdullah Oğuz oyuncu psikolojisinden çok iyi anlayan ve çok da iyi bir oyuncu yönetmeni olduğu için bunları aşmamız kolay oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;•  İlk Göz Ağrısı’nda aksi önerildiği halde kendi dublajınızı kendiniz yaptınız. Bir çok oyuncu bu teklifi nimet farz edip, kabul ederdi. Halen dublaj kullanan ve iyi oyuncu olarak anılanlar varken siz neden kendinizi zorlamayı seçiyorsunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ama ben bunu nasıl kabul edebilirim? O dizide başrol oynuyorum nasıl beni bir başkası konuşabilir? Sesim benim enstrümanım, yüzüm, elim ayağım, bakışım gibi sesimle bir bütün halinde var olabilirim. Beni başkası seslendirecekse o zaman başkasını oynatsınlar. Evet, proje başlarken vakit meselesi yüzünden de dublaj önerildi ama kabul etmedim. Bir iş günü boşluk kazanacağım ama yapay bir sonuç çıkacak, mümkün değil. Çok da maceralı geçti hatta şimdi anlatırken gülerek anımsıyorum ama eziyetli ve yorucu oldu. İlk gün dublaja gittim. Evvelce dublaj yaptım ama daha küçük roller ve kısa sahnelerdi. Ve yorgunum da. Demin de söyledim ya, aynı anda birden fazla işi yapıyor olmak bu sebeple de sakıncalı işte. Dublaj yönetmenimiz de daha ısrarcı, daha iyisini almak için kararlı ve zorlayıcı biriydi. Ayrıca bana çok faydası oldu varlığı yolumu değiştirdi diyebilirim. Girdim, dublajımı yaptım. Dublaj yönetmeni, “İzle bak! Ne kadar güzel oynamışsın ama kendi oyununu aşağı çekiyorsun” dedi. Herhalde o anda bana bu cümleden daha ağır gelecek bir durum olamazdı. Dizide Cem Davran’la  birlikte oynuyoruz. Hemen onu aradım. Kaldım ben burada, yapamıyorum dedim. Cem, dublaj stüdyosuna geldi. Girdi ve kendi sahnesini seslendirdi, bana da “izle” dedi. İzledim. Sabah 10.00’da dublaj stüdyosundaydım, öğlen sete döndüm. Kaseti aldım yanıma, boş vaktimde biraz çalışayım dedim. Gece 02.00’de tekrar dublaja girdim ve yaptım. “Sabahki kız gitmiş başkası gelmiş, nasıl oldu bu?” dediler. Ben biraz böyleyim sonradan açılıyorum. Balede de böyledir. Hoca bir hareketi gösterir, anladım dersin. Hayır, anlamazsın. Tekrar etmek zorundasın. Tekrar ederek anlar ve öğrenirsin. Bu yüzden prova yapmanın, bu yüzden tekrar etmenin, bu yüzden çok çalışmanın faydasına inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Sinema filminde de sahnenin provasının yapılması gerektiğine inanıyor musunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Şöyle, sahnenin kendisiyle ilgili değil, halin kendisiyle ilgili çalışıyorum. O hal aslında benim hangi halimdi, hangi halde olmalıyım o sahnede diye düşünüyorum. Tarif edeceğim hal, aslında benim hangi halimle örtüşüyor diye bir farkındalık geliştirmeye çalışıyorum. Bu farkındalığımı geliştirmek için çalışıyorum uzun zamandan beri. En doğal, en geçirgen olanı arıyorum. Ağlaman gereken bir sahneyi acılar içinde gülerek de oynayabilirsin. O esnada girdiğim fiziksel durumun, şeklin önemi yok. O halin, o anda bana nasıl geldiği önemli. İşte bu raddeye gelebilmenin alıştırmalarının mutlaka yapılması gerektiğini düşünüyorum. Sahneye bu anlamda hazır girmeye çalışıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;a href="http://s472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/?action=view&amp;amp;current=IMG_0318A.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/IMG_0318A.jpg" alt="ebru3" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;OYUNCULUK ŞİZOFRENİK BİR DURUM. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Fiziksel ve ruhsal olarak nasıl hazırlandınız role?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Saçımın boyunu kısalttık ve rengini değiştirdik. Biraz daha zayıfladım. Hatta son sahnede kendimi gördüğümde korktum, iyice hayalet gibi olmuştum. Bu role hazırlanırken, beni tanıyan, benimle uzun zamandır çalışan, kendimi iyi ve ve konforlu hissettirecek hiç kimseyi, ailemi bile yakınımda istemedim. Yalnız kalmak, olacaklarla kendim baş etmek istedim. Tek başıma olmak istedim. Bir tür Meryem’in yalnızlığını yeniden kurdum etrafımda. Sette de böyleydim ve bu bana çok iyi geldi. Öncesinde de, sadece film izledim ve okudum. Oyuncu koçum İpek Bilgin’le günlerce, saatlerce çok zevkli çalışmalar yaptık. Bana verilen görevi o hikayedeki karakteri doğru bir şekilde geçirebilmek için elimden geleni yaptım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Sıcak, teknik açıdan da zor  bir film olmuş. Web sitesindeki çekim notlarına baktım, galiba filmin kilit sahnelerinden biri olan yağmur altındaki kaza sahnesinde 80 ton deniz suyu kullanılmış…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hiç bu kadar ıslanmadım hayatımda. Saçlarım günlerce kurumadı. Çok zordu. Soğuk, üşümek, ıslanmak, kurumak bunlar fiziksel şeyler önemli değil. Saçını kurutursun, çok üşüdüysen sıcak odada oturur ısınırsın, geçer. Zaten ekip bunu sağlıyor sana. Bunlar önemli değil. Ama kontrolünü kaybediyorsun. Bahsettiğin sahne zor ve çok şiddetli bir sahneydi. Yüreğin dayanmıyor. O sahne 3 gün, 3 gece sürdü suni yağmur altında. Toplamda bir hafta süren bir çekimdi. Sahne sonunda yanıma kimseyi yaklaştırmayıp hüngür hüngür ağladım. Böyle bir sürü sahne oldu. Zor ama çok zevkliydi. Sonucu görünce çektiğin bütün fiziksel eziyetleri unutuyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;•  İnsanlar, filmlerin  perdede izledikleri sıralamayla çekildiğini sanıyorlar. Oysa karmakarışık bir programla gerçekleşiyor çekimler. Siz ilk hangi sahneyle başladınız çekime ?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Benim için çok zor bir sahneyle başladık. Yolda kadının kendiyle kalıp düşündüğü aslında tükenmeye başladığı hali çekiyorduk. Çok önemli bir sahneydi. Başını sonunu çekmeden bir durumun ortasını çekmek çok zor. Final sahnesini çektik mesela ve sonrasında finalin bir öncesindeki sahneyi çektik. Fakat ben bir önceki sahnede nereye geleceğimi tahmin edemediğim için sonrasındaki yolculuğa çok korkarak girdim. Oyunculuk şizofrenik bir durum. Sağlam değilsen çok başka yerlere gidebilirsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Maalesef sektörde yapılan kimi işleri alkışlamaktan imtina eden bir grup var. Yani çok iyi bir iş çıkarmış olabilirsiniz ama yeterli alkışı almama riskiniz var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bu işin bedellerinden biri de bu zaten. Eleştirilmek. Beğenilmek, beğenilmemek. Önemli olan senin hayal gücünün ve iç dünyanın ürünü olan bir durumu kalabalıklara açma cesaretini göstermek ve bunu her sonuca rağmen tekrarlamayı istemek.  Bu konuda da hazırlıklıyım. Ebru bu iş için çalışmış denilsin, samimiyetle çabaladığım anlaşılsın yeter diyorum. Ne diyeyim başka? Dünyanın da merkezine oturacak bir durum değil bu rolü Ebru’nun oynaması. Her şey benim için dönüm noktası. Burada seninle bu röportajı yapmam da, dün yaptığım söyleşi de, bu filmde bu rolü oynamam, önümüzdeki başka bir filmde oynayacağım başka bir karakter, yarın sunacağım başka bir program hep bir dönüm noktası. Televizyondan da yüzde yüz koparım gibi bir iddiam asla yok. Yılda en az bir tv programı yapmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Şimdi rotanız nedir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;O kadar sakinim ve dinginim ki… Oyunculuk yapmak istiyorum elbette. Uzak vadede bir sinema filmi projesi daha var. Keşke yılda en az bir sinema filminde oynasam diyorum. Televizyon için konuşulan projeler var ama, şimdilik bekliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Kariyer planlamanızı kendiniz mi yapıyorsunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Elbette danıştığım ve fikirlerini dinlediğim insanlar var hayatımda. Ama şöyle bir huyum var. Dinlerim. Anlamaya çalışırım ama sonunda mutlaka kendi içimin sesiyle karar veririm. Ama mutlaka fikir alırım. Iç güdülerimle bugünlere geldiğime inanıyorum. Yanlış da olsa kararlarımın da arkasında durur, o hatanın da bana getirileri olacağına inanırım. Önemli olan hata yapmamak değil, hatalı bir karardan ders almak sana katacaklarından zenginleşip büyümeni izlemek. Mesela “tatlı intikam” konusunda herkes hem fikir. Yanlış bir seçim. Başka aksayan şeyler de vardı. Fakat ben o role kendimi denemek için girdim. Benim seçimim. Ama bak, o dizi yüzünden sen bana karşı bir farkındalık çıkardın. Bu romantik bir avuntu değil. Senin üzerinde bu etkiyi yarattı. Zaten böyle böyle inşa etmiyor muyuz varlığımızı, hayatı? Ben mutluyum. Benim dünyam hep böyle baloncuk baloncuk!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;•  &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Oyunculuk sebebiyle giymeniz gereken kılıkların “evimizin kızı” kavramıyla çatışmasından, şu anda size gösterilen sevgiyi kaybetmekten korkmuyor musunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hiç korkmuyorum. Sevgi bir tanedir. Tek taraflıdır. Gerçekten seven insanın da sevdiği insanın her halini kabulleneceğini biliyorum. Beğenmek başka bir durum. Beğenir ya da beğenmez o bir tercihtir ama sevmekten vazgeçmez diye düşünüyorum. Çünkü bir insanın sevgisini kaybetmenin gerekçeleri başkadır. Çok keskin manevralar, hatalar gerektirir. Oyunculuk çok uzun bir yolculuk. O gün geldiğinde, hangi zamansa o,  iyi bir oyuncu olarak anılmak için çalışıyorum. Şu anda emekliyorum. Önümde çok uzun bir yol olduğunu biliyorum. Ama bilmediğim bir denize atlamadım. Yüzme bilmeden atlayıp debelenmiyorum. Bu uzun yolda çok randımanlı bir şekilde nefes aça aça gitmem gerektiğini biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;•&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Birlikte çalışmak istediğiniz insanlar mesela bir rüya takımınız var mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Meryem’den sonra nasıl bir karakter karşıma çıkar ben nasıl karar verebilirim bilmiyorum. Çünkü Meryem benim mesleki farkındalığımı ve seçim kriterlerimi birkaç basamak birden atlattı. Şöyle söyleyeyim, Abdullah Oğuz’un olduğu her projeye çekinmeden girerim, bana görev düşerse elbette. Bunun dışında Reha Erdem’le çok çalışmak isterim. Televizyonda da aslında ben çok şanslıydım ve hep çok iyi, zeki yapımcılarla çalıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;a href="http://s472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/?action=view&amp;amp;current=IMG_0309A.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/IMG_0309A.jpg" alt="EBRU5" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;BİRİNİN ÜZERİNE BASARAK YÜRÜYEMEM. ÇÜNKÜ NE EKERSEN ONU BİÇERSİN&lt;/span&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Algılarımız, değerlerimiz farklılaştı ve dolayısıyla da sektör öyle tuhaf bir hale geldi ki, zaten olması gerekenleri maalesef ekstra hallermiş gibi görüp değerlendirir olduk.. Mesela sizin sette çok disiplinli ve tevazu sahibi bir oyuncu olduğunuz söyleniyor, özellikle altı çiziliyor bu durumun, öyle misiniz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hepimiz işimizi yapıyoruz. Kimsenin bir diğerine üstünlük satmasının gereği yok. Ben yemeğimi de gider kendim alırım. Çay da demlerim. Bekle, derlerse saatlerce beklerim. Oyuncunun egosu kendini beslediği gibi öldürebilir de, çok tehlikelidir. Bu benim işim ve işimi yapıyorum, gereklerini yerine getirmeye çalışıyorum. Ama elbette ben disiplinle işimi yapıyorsam karşılığını da bekliyorum. Aksi bir durumla karşılaşırsam eğer çok büyük tepkiler verebilirim ve beni tanıyamazsın. Mesela bir dizi setinde az kalsın ölüyordum. Beni gecenin köründe buz gibi suya atıp, bütün önlemleri aldık dedikleri halde, teknenin motorunu çalıştırıp beni girdaba kaptırırlarsa işin tadı kaçar. Bu bir ekip işiyse herkes işini ciddiye alacak. İstisnasız. En küçük suistimali kabul etmeyecek hallerle karşı karşıya kalabiliyoruz çünkü. İşte bu tür durumlarda da inan beni tanıyamazsın, o zaman avazım çıktığı kadar bağırırım elbette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;•  Geçmiş olsun... Sektörün maalesef en önemli sorunlarından biri de  “kaliteli&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;işgücü” meselesi galiba değil mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hem öyle, hem de haftada 90 dakika iş çıkarmak ve bunu uzun zaman devam ettirmek çok zor. Kaldı ki, biz oyuncuyuz. Sahnemiz bitiyor, gidip dinleniyoruz ve geliyoruz. Ama yönetmen, asistanlar teknik ekip hep iş başında. Kameraman, ışıkçı hep çalışıyor. Bütün ekip,  maksimum mesai saatlerinde çalışıyor. Beden gücünün ötesinde insan üstü emek veriliyor. Ve sonucun da iyi olması bekleniyor. Çok talep var ve o talebi karşılayacak oranda kalifiye eleman olmadığı gerçeği elbette gün gibi ortada. Buna yönetmeni, oyuncusu da dahil. Sen 16 saat, 18 saat set yapıyorsun ama mesela vardiyalı teknik ekip kurabiliyor musun? Kurmuyorsun. Niye? Bilmiyoruz. Ee, o zaman ne bekliyorsun? Nasıl ortalamanın üzerinde sonuç alabilirsin bu şartlar altında, mümkün değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Çok temiz bir zekaya sahip olduğunuzu düşünüyorum. Peki, hırslı mısınız?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Teşekkür ederim. Temiz zeka… Güzel tanımlama, hoşuma gitti. Benim sadece kendime zarar veren bir hırsım var. Kendimi hırpalıyorum. Didikliyorum. Eleştiriyorum. Kapatıyorum. Çabuk uzaklaşıyorum. Belki yıllarla biraz daha büyümekle ilgisi olabilir. Olgunlaşmakla ilgili olabilir. İçime dönüp dönüp sorgulamak, kendi farkındalığımla karşımdaki insanı da anlayıp onu da yakalamaya çalışmakla ilgili olabilir. Ben hırslıyım ama, başkalarına zarar vermeye çalışmam. Birinin üzerine basarak yürüyemem. Çünkü ne ekersen onu biçersin.. Bu lafın doğruluğuna inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;•  Gerçekten de çok sakin ve huzurlu görünüyorsunuz…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yıllar içine ağır olmayı öğrendim. Eskiden daha aceleciydim. Hemen ana yemeğe geçmeye çalışmamak lazım. Sakinleşmek önemli, durmak, durabilmek çok önemli. Çok koşuşturmuşum. Bu sakinleşme hali iyi geldi bana. Kendimi bildiğimden beri çalışıyorum, kendi paramı kazanıyorum başka bir yaşama şekli de bilmiyorum. Türevlerimin dışında bir hayatım var. Belki bu yüzden ilişkilerim de daha gerçek. Daha sağlam, daha uzun süreli. Çok iyi bir ailem var. Taptığım iki insan var. Ne yılan gibi sokar sizi, ne taş gibi soğuktur hepsini görüyorsun durabilmeyi, sakinleşmeyi becerebilirsen.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;•&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sanki hayatınızın bütün detayları ortadaymış gibi görünmesine rağmen aslında birçok kısmı da bilinmiyor…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Biliyor musun, ben röportaj vermeyi de sevmiyorum. Kendimden ödün veriyormuşum gibi hissediyorum. Her röportajımda kendimden bir parçayı bırakıp çıkıyorum. Çok özel bir durum. Bazen soruulan soruyu duyduğumda kendimle için için didişiyorum. Aslında ne öğrenmek istiyor olabilir bu soruyla, bu cevap kimin ne işine yarayacak diye sorup duruyorum kendi kendime.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;•&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Show dünyası mensuplarının hayatları kamuya açıktır ve merak ediliyor, diye savunuyorlar bu durumu…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Merak edilmek çok güzel bir şey. Sen mesela filmi merak ediyorsun, bulunduğum noktayı merak edip, beni fark ederek aslında bu kız ne yapıyor diye düşünüyorsun, soruyorsun, yazıyorsun. Aynı şekilde özel hayatımın da fark edilmesi ve merak edilmesi bu kadar doğal bence. Çünkü çok ortadayım, korunaksızım, apaçık duruyorum ortada. Çok normal. Merak edilsin. Ama benim bu merak edilenlerden ne kadarını paylaşmak istediğim önemli. Bu “aydınlatma” halinin ölçüsüne de ben karar veririm. Benim kararım. Özel hayatıma dair bilgiler konusunda çok da verici değilim. Çok renkli bir magazin malzemesi olmadığımın farkındayım. Mesela özellikle bu yaz çıkan haberleri görünce… İnsanın, şöhret denilen meseleyi ve bedellerini fark etmesini sağlıyorlar. Bakıyorum, yüzümün bile görünmediği bir fotoğraf var ve bir durum anlatılıyor. Naif ve gerçek bir duygu var ortada. Tamam Kabul. Meraklar giderilmeli, tamam giderildi. Ama bitmiyor. Bir de sözde anlatılan o duruma dışardan bakanın yorumu var. Onun peşinden benimle ve durumla ilgili konuşma hakkını kendinde gören bir sürü insan dökülüyor ortaya, yorumlar yapılıyor, üzerine laf söyleniyor. Bu donanıma, bu hakka nereden ve neden sahipsiniz acaba? Önce kırılıyorsun. Sonra uzaklaşıp bakıyorsun. Çıkıp cevap mı vermeliyim? Neden kendimi kirleteyim? Neden cevap verip zihnimi kirleteyim? Ona cevap vermekle uğraşacağıma gider iki film daha izlerim, iki satır daha okurum, seyahate giderim, içimi besler, senin benden kopardığını sandığın parçalarımı büyütürüm. Yaptığım, yaşadığım her şey bana ait ve bunun bedelini de ben ödüyorum. Kimse benim yerime bir şey ödemiyor. Yaşadığım, yaptığım her şeyin arkasındayım. Her işin, her duygunun, sorumluluğunu aldığım her durumun arkasındayım. Hep böyle oldum ve böyle olacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık daha deneyimliyim. Konuşmak, her iki tarafı da yoran bir durum ve iyi bir röportajcı olmanın püf noktalarından birinin de "ne zaman duracağını bilmek" olduğunu nihayet öğrendim. Duracağın yeri sen belirlemelisin. Sorduğunuz her soruya cevap aldığınız için nezaketi elden bırakıp, kendinizi sohbete kaptırıp saatlerce konuşabilirsiniz aksi halde. Bu sebeple artık yorulmuş da olacağını düşünerek lafı bağlayıp, şöyleşiyi bitiriyorum. Dışarıda yağmur çiseliyor. Veda öncesi küçük sohbetimizle yorgunluk atıyoruz, hep birlikte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebru Akel, söyleşilere katılan misafirlerimizin fotoğraflarını çekerek bana destek veren pek kıymetli dostum Vedat Ozan’ın bu sohbetin başından neredeyse sonuna kadar kadrajında kaldı. Aslında işin bu kısmını yazmayacaktım. Ama kaydı deşifre ederken 48. dakikada bile fonda “klik” sesi olduğunu duyunca o anı hatırlayıp, gülümsedim ve sizlerle de paylaşmak istedim. Bir kez bile yüzünü ekşitmedi, yeter demedi, sabırla fotoğrafçının memnun olmasını bekledi. İş bu sebeple,  her ikimiz adına Ebru Akel’den bir kez daha özür diler ve teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutmadan, kendi adıma da Vedat Ozan’a bana ve bloga koşulsuz vakit ayırdığı için bir kez daha teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;® &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Cihangir, Kasım 2008&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 51, 204);"&gt;••&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Fotoğraflar: Vedat Ozan&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.buradanokuyun.com/"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Ana Sayfaya Geri Dön&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/309149406441067195-5136016348804586707?l=buyrunburdanokuyun.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/5136016348804586707'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/5136016348804586707'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/2008/12/ebru-akel-sunucu-ebru-bir-karakter_14.html' title='Ebru Akel: “Sunucu Ebru” bir karakter yaratmak gibiydi...'/><author><name>ranini</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SqlDw6e1v5I/AAAAAAAACKg/hKzprgRDAD4/S220/IMG_0638.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-309149406441067195.post-4631405964118932383</id><published>2008-11-27T12:34:00.000-08:00</published><updated>2008-11-27T12:45:01.513-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='söyleşi'/><title type='text'>Mahinur Ergun: Öldüğüm Ülkeden Mektuplar!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SS8F4eDXQuI/AAAAAAAABMo/mvWqJuo6NcU/s1600-h/mah+14.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SS8F4eDXQuI/AAAAAAAABMo/mvWqJuo6NcU/s400/mah+14.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5273440156372124386" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Uykuya yenilmemiş kahraman bünyeme bu kez ağır geliyor taksi şoförünün anlattıkları. Oysa her zaman dinlerim, baba mesleğimin mensuplarını can kulağıyla. Bu kez dikkatimi veremiyorum. Beşiktaş’a doğru kıvrıldığımızda trafikle burun buruna geliyoruz, sabahın bu erken saatinde. Sigara içmek için izin istiyorum, biraz da radyonun sesini kısmasını. Kabalık etmemek için anlattıklarını dinler gibi görünüyorum. O arabasını geceleri teslim ettiği şoförün başından geçen küçük kazayı anlatıyor, ısrarlı. Çamaşır ipine mandalla bağlanmış bir uçurtma gibi koca şehrin sınırları içinde filizlenen o küçük şehirlerden birine doğru gidiyorum. Günlerden cumartesi. Mevsim kış başı. Hava dokunsan ağlayacak. Trafik kara bir canavar gibi peşimizde, buluşma saatimize yarım saat var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esnaf, kapı önü sulama törenlerine yeni başlamış. Sora sora buluşacagımız Café’yi buluyorum. Gözlerimde uykusuz gecenin soğukluğu var. Kafam pek normal çalışmıyor, bu sebeple olmalı. Büründüğüm öykü avcısı halimden sıyrılmaya çalışarak ıslak merdivenleri adımlıyorum. Kapının önüne çıkardıkları şık bambu oturma takımları boş. İçerisi de boş sayılır. Cam kenarına yakın iki kişilik bir masada gazete okuyan bir kadın ve servis kapısına yakın oturarak bilgisayarıyla haşır neşir olan genç bir  adamdan başka hiçkimse yok ortalıkta. Boş masalardan bir tanesine oturup, yerleşiyorum. Bir sigara daha yakıyorum ve “10 dakika gecikebilirim.” mesajıma rağmen 15 dakika erken geldiğimi haber vermek için telefonuma uzandığım anda adımı duyuyorum. Pencere kenarında oturup gazetesini okuyan kadın bana gülümsüyor. Ne hoş bir merhaba. Böyle hayal etmemiştim. Erkenden buluşma yerine gidecek, çayımı yudumlarken kapıdan onun girişini tahmin edecektim. Yerleştiğim masadan aceleyle toparlanıyorum. Oynadığım bütün tahmin oyunlarını kaybettiğimi biliyorum. “Merdivenlerden çıkarken gördüğümde anladım sen olduğunu” diyor elini uzatırken, gülümsüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizi bir araya getiren tesadüfü düşünüyorum. Blogda yazdığım “Son Bahar” yazısına blog okuru Ninova’dan gelen bir yoruma cevap yazarak, “en iyisi bir söyleşi talebinde bulunup kendisine sorayım” demiştim. Ertesi gün çalan telefonumdaki ses, en taze dostumun sesiydi ve “Mahinur’la söyleşi yapmak istiyormuşsun. Kabul ediyor. Telefonunu veriyorum, not et.” demişti. Kayıt düğmesine basmadan çok önce söyleşmeye başladığımızı fark ediyorum. İzin isteyip telefonumun ses kayıt tuşuna basıyorum. Sonradan telefonumun kitleneceğini, kayıtların uçup gideceğini, iki saatlik konuşmadan ve sohbetten zihnimde kalanları kâr sayacağımı o anda bilmiyorum. Kahve içiyor, çay içiyorum. İkimiz de sigara içiyoruz. Bu söyleşinin çok yerinde, benim yaktığım her sigarayı takip ederek onun da sigara yaktığını görüp, tuhaf bir sorumluluk hissediyorum. Daha az sigara içmeyi deniyorum. Beceremiyorum. Lafı döndürüp, dolaştırıp “az görünür” olma haline getiriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Görünmeyi sevmiyorum. Basından hep uzak durdum. Aramızda sorun olduğu için değil. Aksine birbirimizi çok severiz. Ama ortalıkta olunca ilgi insanı aptallaştırıyor. Kendine başkalarının gözüyle dışarıdan bakmaya başlıyorsun. Algın bozulmaya başlıyor. Çok iyi bildiğin “kendin ”  bilgisine saçma sapan eklemeler yapmaya başlıyorsun. Öyle olduğuna inanıyorum. Fazla şaşkın bakmanı sağlıyorlar kendine ve kendini sindirme ihtimalini yok ediyor. Böyle iyiyim. Birkaç röportajım vardır. Onların dışında senelerdir basınla hiç konuşmadım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/2008/11/mahinur-ergun-ldm-lkeden-mektuplar.html"&gt;Devamını Buyrun Buradan Okuyun!&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;® İstanbul, kasım 2008&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 51, 204);font-size:85%;" &gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 51, 204);font-size:85%;" &gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt; Fotoğraflar Mahinur Ergun'un özel arşivinden alınmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/309149406441067195-4631405964118932383?l=buyrunburdanokuyun.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/4631405964118932383'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/4631405964118932383'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/2008/11/mahinur-ergun-ldm-lkeden-mektuplar_27.html' title='Mahinur Ergun: Öldüğüm Ülkeden Mektuplar!'/><author><name>ranini</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SqlDw6e1v5I/AAAAAAAACKg/hKzprgRDAD4/S220/IMG_0638.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SS8F4eDXQuI/AAAAAAAABMo/mvWqJuo6NcU/s72-c/mah+14.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-309149406441067195.post-4254971511562112515</id><published>2008-11-27T12:03:00.000-08:00</published><updated>2008-11-27T13:23:45.034-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='söyleşi'/><title type='text'>Mahinur Ergun: Öldüğüm Ülkeden Mektuplar!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SS7-OMSuaaI/AAAAAAAABMQ/UDZOwdy7NwM/s1600-h/mahinur1.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 319px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SS7-OMSuaaI/AAAAAAAABMQ/UDZOwdy7NwM/s400/mahinur1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5273431733468817826" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;HER AY BİR KISA FİLM ÇEKİYORDUK. YAZDIKLARIMIZI ÇEKİP SONRA DA EVDE GALASINI YAPARDIK.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahinur Ergun’un mesleğe başlama hikayesini dinlerken ister istemez bu sektöre yeni giren genç insanların yılgın hikayelerini hatırlıyorum. “Ne istediğini bilmek”… Bu cümle onun ağzından çıkan sözcükleri bir araya getirince yeniden şekilleniyor hatta renk değiştiriyor. Sancısını, neşesini, edindiği melodileri, sokağın çağrısını nicedir parmak ucunda gezdiriyor, biz de tadına bakıyoruz. Her saniyesini deneyime çevirmiş, umutsuzluk yerine ilham veren bir hayat hikayesi dinliyorum. Kıyıda boş bulduğu bir kayığa atlayıp, tek başına yine, olanca narinliğiyle ama güçlü çekerek kürekleri uzaklaşıyor öyküsü benzerlerinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ankara’da okudum. Okulu bitirdim, istanbul’a geldim. En kolay reklam sektöründe öğreniliyordu bu işin mutfağı, hemen bir reklam ajansında iş buldum. Pars McCann’de çalışmaya başladım. O zamanlar küçük bir grubumuz vardı. Hepimiz başka işlerde çalışıp para kazanıp sonra da senaryo yazıp, kısa filmler çekiyorduk. Çok güzel bir ekiptik. Her ay bir kısa film çekiyorduk. Yazdıklarımızı çekip sonra da evde  galasını yapardık  . Her biri çok iyi yerlerde şimdi o ekibin üyelerinin. Sonra biz ekipçe Sinan Çetin’le çalışmaya başladık. Ben asistanıydım. Önce senaryo yazıldı. Benim için birkaç okula bedel bir dönemdi o deneyimi yaşamak. Sinan müthiş bir hocadır.  Sonra uçsuz bucaksız bir tuz çölüne çekime gittik.  Büyülü bir zamandı. İlk kez orada ‘bir dakika dedim’ kendi kendime, bu işin ne kadar ağır ve meşakkatli olduğunu gördüm. Reklam dünyasının şartlarıyla, sinemanın şartları o zaman  çok farklıydı. Reklamın imkanları, bütçesi, olanakları sinemada yoktu. Fakat sinemada da hiçbir değer birimiyle ölçülemeyecek bir insan emeği vardı. Yeşilçam geleneği.  Şartlar çok ağır. O zaman da her zorluk insanın sabrı, fedakarlığı ve gücüyle aşılıyor. Durdum. Gidip  hemen  film yapmalıyım duygusu yerleşti içime. Setten kaçıp  kısa asistanlığıma son verdim.    Video filmler furyası vardı. Reklam piyasasında çalışıp ilk filmim için biraz para biriktirmiştim. Sinan’ın yardımıyla  kadroyu kurdum. Oyuncuları ikna etmeme yardım etti.  Görüntü yönetmenim Uğur İçbak’tı. Uğur 2. sınıfta öğrenciydi o zaman. Filme başladık ve iki gün sonra  para bitti.! Kaldık ortada. Set durdu. Bir çıkış yolu bulmam lazım. Atıf Yılmaz geldi aklıma. O zaman bir yapım şirketi var Atıf Bey’in ve video filmler pazarlıyor. Fakat ben hiç tanışmamışım Atıf Yılmaz’la aksi gibi tanıyan birilerini de tanımıyorum. Kalktım, adresi bulup ofisine gittim. Oturdum karşısına. “Ben iyi bir yönetmenim ve iyi bir film çekiyorum. Param bitti. Set durdu. Siz de yönetmensiniz bu durumu en iyi siz anlarsınız. Filmimi alın” dedim. Şöyle bir baktı bana  sonra ortağını çağırdı. ‘Cengiz’ dedi, ‘bu film iyi bir film olacağa benziyor. Bunu alalım, hemen de listeye koyalım.’ dedi. Anlayacağın, rahmetli de deliydi biraz benim gibi. Bir yandan da gözümün içine bakıyor, ‘ iyi bir film olacak değil mi?’ der gibi. Bitmemiş bir filmi aldılar. Bitmemiş bir filmi sattım. Karşılığında çekler aldım. Sete gittim. ‘Filmi sattım’ dedim, başladık. Tabi çekler vadeli. Para var sayılmaz.. Tanıdıkların evinde,  bizim evde çekiyoruz. Oyuncular benim mutfakta  makarna  falan yapıyor.  O küçük video film bana  35 mm. filmlerime yatırım yapacak prodüktörleri getirdi.  Önce Gece Dansı Tutsakları, sonra  ”Med Cezir Manzaraları”nı ve ardından  Ay Vakti..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Med Cezir Manzaraları… Eskilere, en eskileri gidip hatırlamaya çalışıyorum. Ankara Film Şenliği'nde En iyi film seçilen, Mahinur Ergun’a En İyi Yönetmen, Zuhal Olcay’a En İyi Kadın Oyuncu, Kadir İnanır’a ise En iyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandıran film. Sene 1989... O yıllar için cesur bir senaryo, riskli oyuncu seçimi ama iyi sonuç… Aynı yıl, Roger Donaldson’un çektiği, Kevin Costner ve Sean Young’un başrollerini paylaştığı efsane film, “NoWay Out” vizyona girmiş. Benim ise karmakarışık zamanlarım… Usulünce söylenen bir eski zaman şarkısı gibi, hayat hikayesini anlatan efsunlu sesini dinliyorum. Kayıt aletini kapatıp, bu söyleşiyi bitirip, hiç kimseye anlatmadığımı bir çırpıda anlatıp, hiç susmadan, ne varsa bana ait önüne sermek istiyorum. Ve itiraf etmeliyim, en az iki kez hayat hikayemi anlatmanın kıyısından dönüyorum. Sözcükler ipi kesilmiş balonlar gibi uçuşuyor. Sonra da tütsü dumanlarına benzeyen kendi patikalarının içinden yürüyüp kendi izlerinden uzaklaşıyorlar. Onlar gitgide uzaklaşırken, siz bıraktıkları bu  renkli izlerin peşinde tıknefes oluyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sonra bir televizyon kanalının tanıtım bölümünde çalışmaya başladım. Tanıtım çekip, para kazanıyorum. Boş zamanlarımda da senaryo yazıyorum yeni filmlerim için. Senelerce bu tempoda çalıştım. Bulduğum her boş anımda senaryo yazardım. Bir gün jenerik tasarımı yapan bir arkadaşım “seni biriyle tanıştırmak istiyorum birbirinize çok benziyorsunuz” dedi .Ve Tomris Giritlioğlu ile tanıştırdı. Tanıştık. Gerçekten de çok sevdik birbirimizi. Çok da iyi arkadaş olduk. Ağlayarak birbirimizin ilk filmlerini  falan izledik.   Bir araya geldiğimizde, sohbetlerimizde hep birlikte bir şeyler yapalım diyorduk. Sonra bir proje oluşmaya başladı kafamızda yavaş yavaş. Tomris o zamanlar Trt’deydi. Gümüşlük’te bir sokak var. Adı, ‘balık tutan şaşı kedi çıkmazı’. Bir tatilde  Tomris’le o sokaktan her geçişimizde adına bakıp, gülüşmüştük. “Şaşıfelek Çıkmazı” adı da böyle çıktı. Hem yazıp, hem yönetiyordum. Çok güzel bir işti. Şu anda o kadroyu yeniden kurmaya kalksan, bütçe yetmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Üzerinden o kadar zaman geçmesine rağmen unutulmamış hatta ciddi fanatikleri olan bir proje Şaşıfelek Çıkmazı, yeniden çekilemez mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bir kere yeniden yapmaya çalıştılar. Hatta bana “günlük dizi” olarak geldi teklif ama cast  o kadar pahalıydı ki artık, bir araya getiremediler. Yeni bir oyuncu kadrosuyla da çok doğru olmayacaktı. Bazen düşünüyoruz, Fikret Kuşkan’la konuşuyoruz. Yeniden başlamışız. Cesur büyümüş, çoluk çocuğa karışmış ama hala aynı deli Cesur. Fakat Şaşıfelek Çıkmazı bugün için yeniden çalışacak bir hikaye değil gibi geliyor bana. Belki de yapılsa bugün sevilmez. Her çağın yeni halleri var. O zaman insanların ihtiyacı, özlemi o kalabalık aileyi, aile fertlerinin birbirine kenetlenişini, o dayanışmayı görmekti. Şimdi ihtiyaçlar çok farklılaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ESAS OLAN İNSANLARIN KENDİNE OLAN İNANCIDIR.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Birlikte çalışırken inandığınız insanlara zamanla çok bağlandığınız ve onların önünü açacak imkanlar yaratmaktan çekinmediğiniz anlatılır. Şaşıfelek Çıkmazı’nda bir yerden sonra Çağan Irmak’a sahne değil bölüm bile çektirdiğiniz anlatılır, doğru mu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çağan çok çalışkandır. Tanıdığım en çalışkan insanlardan biridir. Durmadan yazardı. Yazdıklarını okuturdu. Zorla hatta. Birini okumayı bitirmeden başka bir şey yazar verirdi. Bu kadar çalışkan ve istekli birine destek olmak gerekir. Piyasada yönetmen olabilmek için belli bir deneyim sahibi olmak ön şart olarak getiriliyor. Nasıl deneyim kazanacak genç insanlar? Bölüm çekerek elbette. Numaradan ateşlenirsin işe gelemezsin ve asistanın o gün çekim yapar! Böylece yapımcıya gösterebilecek  sahneleri olur. Çağan bir süre benimle asistan olarak çalıştı ve son dönem onüç bölüm sanıyorum, yazar- yönetmen olarak götürdük. Birkaç tane  böyle şu anda çok iyi yönetmen olan asistanım oldu. Destek vermekle ne kadar haklı olduğum da ortaya çıktı. Asmalı Konak’ta “horoz konağa bakar ve çok sinirli öter..”  yazdığımda ve yayında  bunu inanılmaz bir doğrulukla çektiğini gördüğümde acaip sevinirdim.  Senaryomun bir damlasını ziyan etmezdi. Şu da çok önemli, ne  olacak ki ben herkesin önünü açarım imkanım varsa günümün yarısı onun bunun için uğraşmakla geçer ama bir işi almak isteyen kendisi alır aslında. Esas olan insanların kendine olan inancıdır. Bu inançtır insanların yollarını açan, yeni yollar açan. Sen ne yapsan boş. Gerisini getirmek önemli.   Sadece çalıştığım insanlara değil yazdığım karakterlere de bağlanırım ben. Çok sevdiğim karakteri öldürmem gerektiğinde sarsılırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bir projenin başarılı olabilmesinde en büyük payın hikaye ve senaryoya ait olduğu söylenir. Sonra oyuncu ve yönetmen gelir diyorlar, katılıyor musunuz bu sıralamaya?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Katılmıyorum. Herkesin payı çok eşit oranlardadır bence. Sadece bu saydıkların değil yapım kalitesi de çok önemli. Mesela kadroyu oluştururken yani oyuncu seçiminde senaristin de, yönetmenin de oyu oluyor.  Ama bazen de günlük akış içinde senin hiç haberin olmadan bir oyuncu seçimi yapılması gerekiyor. İşte o noktada aynı yerden baktığın insanlarla calışmak lazım. Aynı rengi seven insanların bir arada çalışmasında fayda vardır. Aksi halde düzey farkı olmaya başlıyor ve inandırıcılık kopuyor. Bir projenin sağlıklı sürebilmesi için bütün öğelere düşen payın çok eşit yüzdelerle dağılması gerektiğine inanıyorum. İyi yönetmen kötü yönetmen, iyi yapımcı kötü yapımcı, her türlü bileşimi yaşadıktan sonra söylüyorum ki, bütün ayaklar düzgün olduğu zaman çok iyi işler çıkıyor. Mesela hikayede kötü bir yönetim olduğu zaman anlam çıkmaz. Çünkü yönetmen sizin hikayenizi görsel olarak tekrar yazıyor. Eksik yazdığı zaman ya da başka türlü yazdığı zaman, oradaki bir cümleyi başka türlü yorumladığı zaman, sahnenin gerçeklik duygusu kayar. Işık yanlışsa, o ana uymayan bir mekan seçilmişse ya da bir sahne yazdın ama kötü bir müzik koydularsa, o sahnenin bütün büyüsü çöker. Çok başımıza geldi. Müziği değiştirdik mesela ve bambaşka bir durum oldu. Jenerikten itibaren başlıyor bu iş. İnsanların birbirinin ciğerini bilmesi lazım. Birbirleriyle rahat iletişim kurabilecek, takım ruhu taşıyan insanlar lazım. Ekip olabilmek o kadar önemli ki. Öfkeyi, alınganlığı, küsmeleri, ‘ben yaptım’ gibi söylemleri asla kaldırmaz bu iş. Omuz omuza gitmek lazım. Karmaşa ve huzursuzluk kapıdan girdiği anda biter o iş. Hikaye,yönetmen, oyuncular herkesin payı bana göre eşit. Hatta hepsinin arasında mükemmel bir uyum ve anlaşma olmalı. Ancak o zaman güzel bir iş çıkabilir. İyi hikaye olacak, iyi bir senaryo yazılacak, iyi oyunculardan kadro kurulacak ve iyi bir yönetmen çekecek ancak o zaman unutulmaz iş sınıfına girer bir proje.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Oyuncular size karakterlerinin hikayedeki paylarını, geleceğini soruyorlar mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kibarca soruyorlar elbette, beni görürlerse. Haklılar da sormakta. Çünkü biz insanlara 30 bölümlük öyküler verip davet etmiyoruz projelerimize. En fazla 3 bölüm okumuş ve kalanını da ağızdan dinlemiş oluyorlar ve merak ediyorlar. Yazarken çeşitli virajlar alınıyor. Reytingden geliyor bu viraj, yapımdan geliyor, kanaldan geliyor. Oyuncunun güvenli olma hali sarsılıyor bazen. Ne oluyorum diyor ve soruyor. O zaman anlatıyorsun, biliyorsan. Bazen bilmiyorsun o zaman atıyorsun. Bazen ona anlatırken yazıyorsun. Aklına bir şey geliyor ya da oyuncu iyi bir fikir veriyor. Eskiden çok yapardım. Hem yazıp, hem yönetirken neredeyse bölümü sette yazıyoruz gibi olurdu. Çünkü herkes kendine uzun zaman ayırıyor, sen herkese zaman ayırıyorsun. Oyuncuların kendi karakterleri hakkında ne düşündüklerini bilmek iyi bir malzemedir senarist için. Halen bazen yapıyoruz, ne istiyorsunuz hadi anlatın diyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Devamlı çalıştığınız bir yazar grubu var mı, hep aynı ekiple mi yazıyorsunuz? &lt;/span&gt;Değişik yazarlarla birlikte yazıyorum. Çok uzun zamandır yazdığım için epey değişik yazarlarla  yazdım. Kızımla yazıyorum zaman zaman. Ekibin en değişmez parçası Deniz Ergun aslında. Ama Deniz yönetmen oldu. Onunla Limon Ağacı’nda yazar yönetmen olarak çalıştık mesela. Ama arada  çalıyorum onu ve birlikte yazıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;SENARİST, EDEBİYATÇI, SİNEMACI BUNLAR CİNSİYETSİZ İNSANLAR&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kadın yazar / erkek yazar ayrımına nasıl bakıyorsunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bence bir kitap kapağında, sinema filminin ya da dizinin jeneriğinde adı yazmasa onu kadın mı, erkek mi yazmış hatta Çinli mi, Türk mü yazmış bilemezsin. Belli bir kalitenin üzerindeki işlerde bu ayrıma varılamaz. Senarist, edebiyatçı, sinemacı bunlar cinsiyetsiz insanlar. Daha özel bir şekilde hayata bakan ve üreten insanlar. Başka bir boyutta üretiyorlar. Onların izini süremezsin. Elbette maço erkek ya da yapışkan duygusal kadın ürünleri de var ama belli bir seviyenin üzerinde üretilmiş kalbur üstü işlerde bu izi süremezsin. Ben süremiyorum, en azından öyle söyleyeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Şu anda sürenler dışında yeni projeler var mı gündeminizde?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Tomris Giritlioğlu için yazdığım bir uyarlama senaryo var. Kül ve Ateş. O yayına girecek Şubat’ta. Benim bir projem var. Biraz Şaşıfelek tadında. Görüşmeleri sürüyor. En son Tudors’u izledim ve çok beğendim. Bizim Osmanlı saraylarını yazsak her halde çok sevilirdi diye düşünüyorum, zaman zaman. Sarayların soğukluğunu filan yazacaksın. Büyük ve soğuktur ya.. Büyük bütçeler lazım tabii. Ben televizyonda bu tür hikayeler görmek isterim. Trt yapabilir bu tür büyük prodüksiyonları mesela. Yapsa, bütün dünyaya satabilir.  Herkes izler. Büyük düşünüp girilmesi lazım aslında. Dünya çapında yapılan bir iş niye satılmasın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Dönem hikayesi seviliyor ama çoğunlukla ‘sesli tarih romanı’ izleme eğilimi var bizim seyircimizde..&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bu korku perdesi ortadan kalkarsa, geçmişimizden korkmak yerine, bize  sunulandan başka bir şeyler de olmuş olabileceği gerçeğini kabullenirsek eğer, o zaman dönem hikayelerine daha ilgiyle ve keyifle bakmak mümkün olacaktır diye umut ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sinema filmi çekecek misiniz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Evet. Kendi filmimi yapacağım. Üzerinde çalıştığım bir senaryo var. Adı “Öldüğüm Ülkeden Mektuplar” Durmadan yazıyorum, bozuyorum. Bitti dediğim anda filmimi çekeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Son Bahar’ı neden devraldınız ve bıraktınız? Bu soru aynı zamanda sizinle beni de buluşturan tılsımlı bir soru biliyorsunuz…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Faruk Turgut çok eski dostum  ve o benden bir şey isterse yaparım. Ben de bir şey istersem o yapar. Birlikte çok sayıda iş yaptık. Bazen bir proje başlarken ben dolu oluyorum, sonra şartlar değişiyor. Bırakmadım, ara verdim birkaç bölüm sonra tekrar devam edeceğim. İşlerim vardı. Şirketin  oluşturduğu  bir ekip sürdürdü. Ocak tatilinde yeni döneme  yeni öyküler yazıp yola devam edeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Nelerden besleniyorsunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bir kere çok film izlerim. Durmadan film izlerim. Film festivallerini mutlaka takip ederim. Festivaller müthiş bir kaynak. 20 günlük bir festivalde 50 tane yönetmen tanıyorsun. Bir seansa gidiyorsun ve mükemmel bir yorum, yeni bir bakış yakalıyorsun. Çok kitap okurum. Mesela Paul Auster ne yazarsa okurum. Dönem dönem taktığım yazarlar, yönetmenler olur. O kadar çok okuyup, film izliyorum ki, bir ara unutmamak için sinema defteri tutmaya başladım. Not alıyordum yönetmenlerin isimlerini filan sonra bıkıp bıraktım. Bir yazarın bütün eserlerini toplu olarak okumayı severim. En son Mario Levi’nin bütün kitaplarını aldım ve okudum. İhsan Oktay Anar mesela,  becerebilsem onları sinemaya çekmek isterdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tıkandığınız, hikaye üretemediğiniz anlar oluyor mu yazarken, o anlarla nasıl başa çıkıyorsunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sürekli oluyor. Olmaz mı? Atlıyorsun o kısmını, başka bir öyküye dalıyorsun. Etrafında dolaşıyorsun bir süre. Bazen sonundan başına doğru gelmek faydalı olur. Nereye varacağını bilmek iyi oluyor. Sinema için yazarken daha kolay tabii bunu aşmak. Çok uzun zaman ayırabiliyorsun. Yeterince süren var. Bazen bırakırsın, bir ay sonra döner yeni bir gözle, beslenmiş olarak oturur yeniden yazarsın. Ama televizyona yazarken mümkün değil bu süreleri kullanmak. Neticede haftalık bölüm yetiştiriyorsun. Bu sebeple dizi  yazma sürecinde hastalıklı bir hayatın oluyor. Sende olan herşeyi veriyorsun, döküyorsun sende bir şey kalmıyor. O yüzden de sporcu gibi, durmadan egzersiz yapmak lazım. Koşucu gibi, antremanı bıraktın mı o mesafeyi rahat alamazsın. Nefes açar gibi zihnini durmadan çalışır halde tutman lazım. Beyin faaliyetini bıraktın mı, yazamıyorsun. Son on senedir eskiye oranla birazcık daha rahatım. Belli günler ayırdım kendime yoksa hayata zaman kalmıyor. Haftanın belli günleri yazıyorum. Çok az uyuyorum. Sabah çok erken kalkıyorum. Saat altı dedin mi ayaktayımdır. Öğlen oldu mu bir sürü işimi bitirmiş olurum. En zor kısmı bu. Tıkanıyoruz elbette. Yazamıyoruz. Bu tıkanıklığı aşamazsak, o zaman beni de işten kovuyorlar zaten ..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülüyoruz. Başlangıcından, son anına kadar gülümseyen çok neşeli bir söyleşi oluyor. Paha biçilemez bir neşesi var sohbet ortaklığının. Güneşli bir havada sırt üstü çimenlere uzanıp geçen bulutlara isim takmak isteyebilirsiniz birlikte. Sohbet ederken, uzun zamandır tanıdığınız, çok samimi olduğunuz, her sırrınızı bilen bir arkadaşınızmış gibi yakınlaşmanıza izin veriyor Mahinur Ergun. Tehlikeli bir izin bu. Yani ön şartsız teslim ediyor samimiyet ipini elinize de, siz ister boynunuza geçirirsiniz, ister belinize bağlarsınız, seçiminize hiç karışmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yazık ki söyleşiyi fotoğraflarla süsleyemeyeceğim. Kimliğime dair yaptığımız anlaşmanın bir diğer maddesi de “fotoğraf” konusuydu. Poz vermeyi sevmediğini söylediğinde ısrar etmiyorum. Bu söyleşiyi görsel tarihime derkenar etmek yerine zihnime yerleştirmeyi kabulleniyorum. Vedalaşıp, ayrılıyoruz. Kapının dışında bıraktığım öykü avcısıyla birlikte merdivenleri inip, taksiye biniyoruz. Yol boyunca alışılmadık bir sessizliğe teslim oluyorum. Konuşmayı unutmuşum gibi. Ağzımın içinden kelimelerimi çalan bu sessizliği bozmalı, öykü avcısına yeni bir isim bulmalı, ona bir hikaye anlatmalıyım: kaptanlar ve tayfalar, en üstteki dalgaya binen çocuk, buhar yapan ağaç, bir koku ve bir düş hakkında…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;® İstanbul, Kasım 2008&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 51, 204);"&gt;••&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Fotoğraflar Mahinur Ergun'un özel arşivinden alınmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/309149406441067195-4254971511562112515?l=buyrunburdanokuyun.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/4254971511562112515'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/4254971511562112515'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/2008/11/mahinur-ergun-ldm-lkeden-mektuplar.html' title='Mahinur Ergun: Öldüğüm Ülkeden Mektuplar!'/><author><name>ranini</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SqlDw6e1v5I/AAAAAAAACKg/hKzprgRDAD4/S220/IMG_0638.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SS7-OMSuaaI/AAAAAAAABMQ/UDZOwdy7NwM/s72-c/mahinur1.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-309149406441067195.post-4378699718701363231</id><published>2008-11-15T16:45:00.000-08:00</published><updated>2008-11-16T02:43:55.954-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='söyleşi'/><title type='text'>Ali Can YaraşHayatımın Hiçbir Döneminde Yazıyla Çok İlgim Olmadı.</title><content type='html'>&lt;center&gt;&lt;a href="http://s472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/?action=view&amp;amp;current=kapak1.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/kapak1.jpg" alt="acykapak" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;Pırıl pırıl gözleriyle gülümsüyor. Kolumdan tutup öyküsünün içine çekiyor beni. Havada tuhaf ve keskin bir koku var. Masada tabaklar, fincanlar, boş şişeler, boy boy çizili kağıtlar, fotoğraflar, etrafa saçılmış kurşun kalemler, ortası delikli yeşil silgi, boyalı bez parçaları, tebeşirler, çeşit biçim boya kalemleri var. Sanki burası bir masal atölyesi, o da unutmamak için yazan Peter Pan. Şaşkınlığımı bekliyormuş gibi özenle çizip önüme bırakıyor hikayesini. Kendini hiç anlatmaz diye yakınan bir dostundan habersiz ve onu şaşırtacak denli derinlikte kendinden bahsediyor, hatta çocukluğundan, ilk gençlik yıllarından ve gelecekten. Biraz da düşlerinden. Konuşmayı, anlatmayı seviyor. Kim sevmez ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modalı bir ailenin büyük oğlu Alican Yaraş. İstanbul, Kadıköy doğumlu. Babasının vazifesi nedeniyle çok çocukluğunun her bir parçasını Anadolu’nun büyük kentlerine emanet bırakıp, az çocukluğunu yaşadığı bu koca kente dönmüş. “Eskişehir, Adana ve Ankara… Çocukluğum buralarda geçti. Ilkokul 4. sınıftayken tekrar İstanbul’a tayin oldu babam. Yeşilköy’de bir ilkokulu bitirdim. Sonra Yeşilköy’de bir ortaokulu bitirdim. Sonra Yeşilköy’de bir liseye gittim. Lise son sınıfta okuldan atıldım. Ankara’nın bir köyünde, küçük bir köy okulunda bitirdim liseyi.  Çocukluğumdan hatırladığım anılarımın çoğu kitap okumakla ilgilidir. Okumaya çok meraklıydım. Herşeyi okuyordum. Bugün de öyleyim. Hatta annem ve babam bir-iki gün için şehir dışına gitmek zorunda kalmışlardı. Bana da harçlık bıraktılar, kardeşim de var, lazım olur diye. Ben o harçlığın hepsiyle kitap aldım. İki gün parasız kaldık. Kitapçıdaki  kasiyer kadın aldığım kitaplara bakıp, “Yazar mısınız?” diye sormuştu. “Yazarım.” dedim. Orta 1’e gidiyorum...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;HAYATIMIN HİÇBİR DÖNEMİNDE YAZIYLA ÇOK İLGİM OLMADI.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;En sevgili oyun arkadaşları “kitap” olan, hayali kahramanları en sadık dost belleyen çocuklar tanıyorum. “Çok kazanmasam, kağıda adımı bile yazmam.” cümlesinin sakladığı yorgunluğun kırık dökük meylinde, gün ağardığında ya da gök gürlediğinde henüz kapatmış olduğu masal defterinde cirit atan hayali arkadaşlarını paylaşmaktan vazgeçmeye gönüllü o küçük çocuğu dinliyorum. Tahtadan araba yapan, bisikletini onaran, okul defterinin etiketlerine adını inci gibi yazan o becerikli parmakların, hiç şaşırtmayacak öyküsü gibi anlatıyor hayatı. Bir yokuştan yalın ayak inerek kıyıya ulaşmaya çalışıyoruz, yan yolları işaret etsem de bildiği yoldan sapmıyor. Sohbetin izin verdiği ölçüde inatla çekiştiriyorum ama kurmayı çok sevdiği öykülerini, bildiği gibi anlatmaktan vazgeçmiyor. Sabırsızlıkla dinliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İstanbul Üniversitesi Tarih bölümünde okurken bir gün gazetede Şehir Tiyatroları, Beklan Algan Tiyatro Araştırma Laboratuvarı’nın ilanını gördüm. Oyuncu alıyorlardı, yetiştirmek üzere. O güne kadar tiyatroyla filan ilgim yoktu. Yazıyla da ilgim yoktu. Hayatımın hiçbir döneminde de yazıyla çok ilgim olmadı. Böylece 1986 yılından itibaren yani bir yandan üniversitede okurken Tiyatro Araştırma Laboratuvarı’nda çalışmaya başladım. Yaklaşık 10 yıl sürdü. Oyunculuk eğitimi aldım. Biraz da tiyatro rejisine yöneldim. Amatör  tiyatro toplulukları kurdum. Oyunlar sergiledim. 90-97 arası tiyatro yönetmenliği yaptım kendi kurduğum topluluklarla. Türkiye’ye gelen yabancı yönetmenlerle çalıştım. Eguine Barba  ve La Mama ile çalıştım. Alternatif mekanlarda oyunlar sergiledim. Hem yazdım, yönettim ve  oynadım. Öyle olağanüstü bir oyuncu değilim belki ama kötü bir oyuncu sayılmam.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Televizyon için yazmaya nasıl başladınız?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Lisede birlikte okuduğumuz yakın bir arkadaşım Sinema-Tv bölümünü kazanmıştı. Onun sayesinde benim de o bölümünden pek çok arkadaşım oldu. Onlar her yarı dönemde ödev olarak film çekiyorlar. Ben de oyunculuk eğitimi alıyorum bir yandan, filmlerinde oynamaya başladım. Herkesle arkadaş olduk. Bunların arasında Serdar Akar, Tarkan Karlıdağ, Bora Onur görüntü yönetmeni Selahattin Sancaklı var. O dönemdeki hemen hemen herkesin dönem ödevi filmlerinde oynadım. O zaman da öğrenci filmlerine oyuncu bulmak kolay değildi. 20 küsur kısa filmde oynadım. Hatta okulun dekanı  Sami Şekeroğlu en son odasının kapısına yazmıştı, “Alican Yaraş’ın oynadığı filmler jüriye kabul edilmeyecek!” diye..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/2008/11/alican-yara-hayatmn-hibir-dneminde.html"&gt;Devamını Buyrun Buradan Okuyun!&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;® Cihangir, Kasım 2008&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Fotoğraflar: Vedat Ozan&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/309149406441067195-4378699718701363231?l=buyrunburdanokuyun.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/4378699718701363231'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/4378699718701363231'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/2008/11/alican-yara-hayatmn-hibir-dneminde_15.html' title='Ali Can Yaraş&lt;br&gt;Hayatımın Hiçbir Döneminde Yazıyla Çok İlgim Olmadı.'/><author><name>ranini</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SqlDw6e1v5I/AAAAAAAACKg/hKzprgRDAD4/S220/IMG_0638.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-309149406441067195.post-691327770490679605</id><published>2008-11-15T16:17:00.000-08:00</published><updated>2008-11-16T02:43:18.430-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='söyleşi'/><title type='text'>Ali Can Yaraş: Hayatımın Hiçbir Döneminde Yazıyla Çok İlgim Olmadı</title><content type='html'>&lt;center&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/?action=view&amp;amp;current=ACY_0167B.jpg" target="_blank"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://s472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/?action=view&amp;amp;current=IMG_0105A.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/IMG_0105A.jpg" alt="acy3" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;Sonra onlar mezun oldu. Türkiye’de özel televizyonculuk yeni başlamıştı.  Kimisi programcı oldu, yönetmen oldu, görüntü yönetmeni oldu. Oyunculuk yapmam için beni aramaya başladılar. Oyunculuk yapmak istemiyordum. Yazmak daha kolay geldi. Hem parası iyiydi, hem de ekranın önünde durmayı gerektirmiyordu. Ilk yaptığım iş, Zeki Alasya-Metin Akpınar'ın Show tv’ye yaptığı komedi programı oldu. Orada skeç yazarlığı yaparak başladım. Ama benim gibi on küsür tane adam var, yazar ekibi olarak. Herkes o haftanın seçilmiş konusu üzerine skeçlerini yazıyor, götürüp Metin Akpınar’ın masasına bırakıyor. Bilgisayar yok, daktiloyla da aram iyi değil, kağıda yazıyorum ben. Uzun süre hiç skecim seçilmedi. 7-8 hafta filan. Sonunda çok sıkıldım. Bir skeç yazdım. Nasılsa yayınlamıyorlar. Abuk sabuk bir skeç.  Ertesi gün Metin Akpınar beni çağırdı. Dedi ki, “bu saçma şeyi sen mi yazdın?” İsim yazılmadan teslim ediliyor bütün skeçler. “Evet, ben yazdım” dedim. “Niye?” dedi. “Hiçbir şey yayınlamıyorsunuz 8 haftadır. Para da kazanamıyorum. O yüzden böyle yaptım, tepkimi göstermek için..” dedim. Ertesi hafta 2 skeçim seçildi ve yayımlandı. Sonra da o program bitene kadar öyle devam ettim. 1991’den itibaren televizyonda metin yazarı, soru yazarı, skeç yazarı olarak çalıştım. Ans’de çalıştım ilk kurulduğu dönemde. İki kişiydik. Saklambaç programının hem sorularını, hem cevaplarını ayrıca bütün stüdyo işlerinin tamamını yazıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dizi film senaryosu yazmaya 1996 yılında başladım. Zaten o zamana kadar da pek dizi bolluğu yoktu. “Yumuşak G tv” diye bir sitcom yazdım. Ahmet Yurdakul yazıyordu ayrıldı, yerine Tarkan Karlıdağ yönetmen olarak geldi. Ben de senarist olarak geldim. “Karate Can” diye bir dizi yazdım. Karate Kid uyarlaması. Sonra da Serseri’yi yazdım. Piyasanın beni tanıması “Serseri” sayesinde oldu. Bir de Türkiye’de dizilerin arttığı dönem bu zamanlara rastladı. Serseri de reyting olarak iyi bir işti. İnce absürt öğeleri olan bir işti.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• Çapkın gibi mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Evet, Çapkın’da da absürt öğeler kullanmayı denedim. Absürt seviyorum, tarzım böyle. Arada “Köpek” gibi çok farklı bir iş yaptım. Köpek’in ilk birkaç bölüm senaryosu gerçekten iyidir. Ben onu sinema filmi olarak planlamıştım. Ama Yağmur Ajans dizi yapalım diye baştırınca diziye döndük.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• Köpek düzgün ve güzel bir projeydi. Zamanlaması mı yanlıştı,  niye bitti?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Biraz benim de hatam var aslında. O hikayenin çıkışı annesinin karnında hapse giren bir çocuk. 35 yaşında çıkıyor. Sonra biz onu biraz mafya hikayesine bağladık. Halbuki hikayenin daha psikolojik açılımlarla gitmesi doğruydu.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• Her senaryo yazarı yaptığı hatayı bilir mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ben biliyorum. Başlangıçta sen de başkaları gibi bir hikayeyi ve onun karakterlerini tanımaya başlıyorsun. Öyle bir nokta geliyor ki, herkesten fazla düşündüğün ve konsantre olduğun için aynı araba kullanmak gibi bir noktadan sonra tek başına kullanabilir hale geliyorsun. O noktada yeni bir süreç başlıyor. Meseleye hakimsin, gittikçe ustalaşıyorsun. Fakat belli bir bölüm sayısı geçtikten sonra çok içerden bakmaya başlıyorsun. Artık sadece arabanın içersindesin ve dışarıyı göremiyorsun. Yani ilk baştaki kadar berrak ve açık olarak göremiyorsun gidişatı. Hatta yaptığın hataları bile göremez oluyorsun. Kendince bir şeyler görüyorsun ama, gördüğün şeyin başkaları tarafından sağlamasının yapılması gerekiyor. Ya da senin sorarak, düşündüklerinin sağlamasını yapman, araştırman lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;SERSERİ’NİN FİNAL CÜMLESİ SETİN ÇAYCISINA AİTTİR.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Sizin yönteminiz hangisi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ben senaryo yazarken oyuncularla sohbet etmeyi, onların fikirlerini, önerilerini almayı çok severim. Ama öneriden kastım. Bir oyuncunun beni arayıp “benim rolüm ne olacak?” demesi değil. Canlandırdığı karakterle ilgili iyi bir öneride bulunursa dinlerim ve kullanırım. Çünkü siz bir senaryo yazarken 20 yerine göre 30-40 karakter kullanıyorsunuz. Hepsini birden düşünüyorsunuz. Ama o rolü oynayan sadece kendi karakterini düşünüyor. Daha derin düşünüyor. Sen o kadar zaman ayıramazsın o karakterin alt yapısına ve iç dünyasına dair. Kendi rolüyle ilgili derin düşünüp iyi bir malzeme getiren oyuncunun önerisini kullanırım. Buna hayır demek bence aptallıktır. Ayrıca sadece oyuncular da değil, setteki çalışanlarla da muhabbet ederim. Işıkçısı, kameramanı, çaycısı herkesle konuşur fikirlerini dinlerim. Özellikle uzun süre devam eden projelerde herkesin bir fikri oluyor hikayeyle ilgili. Mesela Serseri’de final cümlesi dizinin çaycısı Recep Ağabey’e  aittir. 65 bölüm çalıştı bizimle ve oturup bir şiir yazmış. Çok güzeldi, finali öyle bitirdik. Bu işe olumlu yansıyan birşeydir. Hikayeyi zenginleştirir. Seviyorum böyle çalışmayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Elveda Rumeli üzerinden bakarsam, ilk bölümü izlediğimde kendi kendime, “bu adamlar bir araya gelmişler, zor yolu seçmişler ve paşa keyifleri ne istiyorsa onu  yapmayı planlamışlar.” demiştim. Şimdi ikinci sezondasınız. Artık her şey daha mı kolay?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Gün geçtikçe zorlaşıyor. Demin anlattığım gibi, işin çok içindeyiz ve artık yazmak daha da zorlaştı. Ben biraz mükemmelliyetçiyim, dışardan belli olumuyor ama. Bazen yazılmış ve o gün teslim edilmesi gereken bir bölümün tamamını çöpe atıp yeniden yazıyoruz. Prensipte, emin olana kadar yazmaktan yanayım. Haftalık dizi gibi sür-git bir işte çok da mümkün değil zamanla yarıştığınız için. Bu projede birlikte çalıştığım iki arkadaşım var. Elveda Rumeli’nin senaryo başarısının % 80’i onlara aittir. Özge Efendioğlu ve Nuran Evren Şit.  İyi bir ekibiz. İki sebeple, birincisi ben uçan bir adamım, beni dengelediler. Birbirimizi dengeledik. Televizyona çok uymayan bir adamla, televizyonun gerçeklerini doğru anlamış ama bu ikisini sentezleyebilecek kadar zeki iki insanla çalışıyorum. Şanslıyım. Ikincisi de, ben tembelim onlar çok çalışkanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;a href="http://s472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/?action=view&amp;amp;current=ACY0154A.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/ACY0154A.jpg" alt="acy2" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Elveda Rumeli macerası nasıl başladı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Tarkan Karlıdağ ve Serdar Akar’la birlikte üçümüz bir şeyler yapmaya karar verdiğimizde önce Atv’ye gittik. Başka bir projemiz vardı. Anlattık. Beğendiler. Fakat kanalın bütçeleri belli, bizim iş de yüksek bütçeli bir projeydi. Eylül’de başlamayı planlıyoruz. Konuştuğumuz zaman da Nisan başı filan. Sektörün içinde uzun zamandır bulunan iki yönetmen ve bir senarist yani tam işin kalbinden gelen üç kişiyiz. Bize destek olmak istediler. O dönem kanallar biraz da büyük yapımcıların yanı sıra küçük ve yaratıcı oluşumları da desteklemek istiyorlardı. Kanalın o zamanki Genel Müdürü Orhan Girgiç de, “Bize ufak yaz bütçeli bir sitcom yazın. Ordan para kazanın. O para sizin kış işinizin sermayesi olsun.” dedi. Osmanlı döneminden geçen bir sitcom istiyorlardı. Ben iki gün düşündüm. Aklıma “Damdaki Kemancı” geldi. Ama sitkom değil. Ofise geldim. Fikrimi söyledim, Tarkan ve Serdar çok hoşlandılar. Randevu aldık, Atv’ye gittik. “Damdaki Kemancı”yı uyarlayacağız, dedik. Onlar da çok beğendiler fikrimizi ve böylece başladık. Açıkçası bir yaz projesi diye yola çıktık. Ama yazarken bu işin tutabileceğini biliyordum. Çünkü “Tevye” uluslararası bir karakter. Dünyanın her yerinde, herkese kolaylıkla geçebilecek samimiyette ve hümanist bir karakter. Bunun izleyiciye geçmemesi mümkün değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Bir projenin tutacağını bilmek o süreci yaşarken keyif veriyor olmalı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Tutabileceğini biliyordum ama, iyi başlamadı. Ilk 5 bölüm kötü gitti. Sonra pazartesi gününe aldılar diziyi. Pazartesi “prime time 2”ye aldılar. Dizilerin yayın günü ve saati değiştirmeye başladı mı, akıbeti belli, hemen yayımdan kalkacağı etiketi yapışır üzerine. 5. bölümün de sonuçları kötü çıkınca, Atv’ye gittik. “Mutlaka 13 bölüm devam edelim gibi bir ısrarımız yok, isterseniz 9. bölümde seti toparlar, döneriz.” dedik. Dizi pazartesi “pt 2”de hafif bir kıpırdanır gibi oldu. Bu sefer de, 8. bölümde bizi “Pt 1”e aldılar. Fakat orada çok iyi reyting aldık. Ilk hafta,  ikinci oldu sonra da birinci oldu. Ondan sonra iş oturdu. Yükseldi ve yürüdü. Projenin doğru gün ve saati bulması önemli. Burda Atv’nin Genel Müdür Yardımcısı Mutlu İnan’ın da  payı büyüktür.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• Oyuncu krizi de yaşandı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Evet. Oyuncu da değiştirdik. Bir uyum sorunu yaşadık aslında..&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• O kısmını sormak istemedim. Projenin başına gelmeyen kalmadı anlamında söyledim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Evet. Ama en başta senin dediğin çok önemli. Evet, biz üç arkadaş bir araya geldik ve isteklerimiz doğrultusunda iş yapıyoruz. Bize kimse karışmadı. En ufak bir müdahale gelmedi. Yani biz yoğurdu bildiğimiz gibi yedik.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• Oyuncular konusunda sormak isteyeceğim tek bir soru var, o kriz anında Berrak Tüzünataç kimin aklına geldi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Şu anda net olarak telaffuz edemem ilk kimin aklına geldi ve önerdi ama, Berrak’ı şiddetle istemeyen bendim. En büyük muhalefeti ben yaptım. Hatta ben inatla karşı koyduğum için sete 2 gün geç geldi. Çekimler durdu. Berrak olmasın diye çok çaba gösterdim. Ve şimdi yüzüne de söylüyorum. Büyük gurur duyuyorum. Çok utandırdı beni. Çok akıllı, çok genç olmasına rağmen hırslı ve çok çalışkan. Hala günde 3-5 saat şive hocasıyla çalışıyor. Ortada gerçek bir başarı var ve Berrak bunu hak etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Neden ısrarla muhalefet ettiniz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Berrak’ı önceden tanıyordum. Hatta Berrak Makedonya’ya gelince “Beni sen istedin galiba?” dedi. “Bir tek ben istemedim”, dedim. Şaşırdı ama ben oyunculuk meselesini çok ciddiye alacağını düşünmüyordum,yanılmışım.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• Gerçekten çok başarılı. Benim bir önceki projede gördüğüm Berrak Tüzünataç’la, “Affedilmeyen’ dizisiydi sanıyorum, bugün gördüğüm oyuncu arasında büyük farklar var.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;O dizinin son iki bölümünü de Tarkan Karlıdağ çekmişti, Tomris Hanımın ricası üzerine. Sanırım Tarkan orada gördü Berrak’taki potansiyeli ve o yüzden bize ısrar etti. Evet, hatırladım. Israrcı olan Tarkan’dı. Serdar, olumsuz değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;YÖNETMENE SAYGI DUYMAK LAZIMDIR, ÇOK BEĞENMİYORSAN DA GİDERSİN.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Oyuncuların kapasitesini dikkate alarak mı rol yazıyorsunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Evet. Çok önemli ve doğru bir yöntemdir bence. Oyuncularla konuşurum ve oyuncuya göre yazarım, fiziksel özelliğini de dikkate alırım. Bunun dışında rolü çok tarif etmem. Senaryolarımda sol tarafım ağır değildir, genellikle boştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bir proje topallamaya başladı mı kabak önce senaristlere patlıyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Haklılar. Cünkü dizi filmde  işin %80’i hikayedir sonra oyuncular gelir. Yönetmenin payı da büyüktür ama,  kötü senaryoyu  en iyi yönetmen  nasıl düzeltsin?  Ama hem hikaye iyi olacak, hem iyi yönetmen çekecek o zaman tadından yenmez. Senaryo kötüyse  kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. O yüzden de kabak öncelikle senaristin başına patlamalı.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• Bir sahnenin sizin yazdığınız gibi çekilmediği olur mu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yönetmenlerle yorum farklılıklarından kaynaklanan farklılıklar olur. Senden farklı yorumlayabilirler yazdığın sahneyi.. Setin tek hakimi yönetmendir saygı duymak lazım. Zaten  ben pratik bir adamım. İşin çözülmesinden yana tavır koyarım. İnsanlar haftada 6 gün, günde 18 saat ağır şartlarda çalışıyorlar. Mesela şöyle bir mekan bulamıyoruz, böylesi olur mu? diyorlar bazen. Olur elbette. Çözümcü olmak lazım. Bu anlamda titiz değilim. Ama dramaturji açısından büyük hatalar yapılıyorsa o zaman müdahale etmek gerekiyor. “Ben öyle düşünmemiştim, bu karakter böyle düşünülürse yanlış tarafa gider.” diye, müdahale ettiğim şeyler oluyor elbette. Olurdu. Elveda Rumeli’de olmadı.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• Sette bulunur musunuz ya da bölümü montajda görür müsünüz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Setlerde mümkün olduğunca sık bulunmayı isterim, severim ve giderim. Hele bu son projede, devamlı setteyim. Bire bir konuşabilmek için. Görüş alabilmek için. Böyle besleniyorum aslında, bu alışverişi sık sık yaparım. Montaj aşamasına gelince şunu baştan kabul etmek gerekir ki, sahada işin patronu yönetmendir. Onun görüşüne saygı duymak gerekir. O yüzden o denli işin içine girmemek lazım. Çok yanlış yapıyorsa uyarırsın, anlatırsın. İkinci defa aynı şeyi yapıyorsa, ısrarcıysa o zaman senin orada durmanın da bir manası yok. Yönetmenle, senarist arasında bir görüş ayrılığı var, yönetmen de bildiğini okumak istiyor diyelim. Bu noktada yapılacak şey yapımcıya gidip, “ben yazmıyorum.” demektir. Doğrusu bu. Bu durumda savaşmaya gerek yoktur. Yapımcı der ki, “sen haklısın yaz” ya da “haksızsın yazma, güle güle” der. O kararı vermek yapımcının hakkıdır. İsterse herkesi kovar yapımcı olduğu için. Bu kadar basit. Sonuçta yönetmene saygı duymak lazımdır, çok beğenmiyorsan da gidersin. Ben o anlamda zor bir senarist değilim. Ama bu dediğin gibi şeyler olmadı mı? Oldu. Köpek’in bitme sebebi buna çok benzer bir sorundur. Reytingleri çok kötü değildi. Yönetmen ve senarist arasında anlaşmazlıklar vardı. Yapımcı, “Bu sorunu çözün yoksa diziyi bitireceğim!” dedi., biz de “bitir abi!” dedik. İş bitti.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;&lt;a href="http://s472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/?action=view&amp;amp;current=ACY_0167B.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/ACY_0167B.jpg" alt="acy1" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;BİR ARADA YAŞAMAK MIDIR HÜRRİYET YOKSA TEK BAŞINA YAŞAMAK MI?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• Elveda Rumeli’yi yazarken nasıl bir uyarlama yöntemi izlediniz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Damdaki Kemancı, 1900’lerin hemen başında eski Rus İmparatorluğu’nda bir yahudi köyünde geçiyor. Etnik azınlık yahudiler, ruslar da baskın güç. Aralarında husumet var. Tevye’nin kızlarından biri ortodoksla evlenir. Tevye kızını evlatlıktan reddeder sonra da bir göç hikayesine bağlanır öykü. Ben bu hikayeyi Osmanlı’ya uyarlamaya karar verdim. En uygun zaman olarak da Balkan harbi öncesi yani 1800’lerin sonu, İttihat Terakki harekatının başladığı zaman diliminde karar kıldım... Osmanlı, o toprakları kaybetmeye başlayadığı için bir dönem etnik azınlık haline geliyor oralarda. Bunu Kerkük tarafına da uyarlayabilirdik. Ama Balkanları tercih ettik. Bu tarafın coğrafi olarak çalışma şartları kolay ve hikaye mana olarak daha çok oturuyor. Hikayeyi bu mantıkla uyarladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Dizide tarihi hatalar yapıldığına dair eleştiriler oldu, uyarlamanın biçimiyle ilgili de  eleştiriler aldınız. Hatta Ekşi Sözlük’te bir yorum vardı. Yorumun final cümlesi diyor ki, “bu ittihatci propagandasindan sonra kolayca çark edemiyeceksiniz siz zırt diye ortaya cikaracaginiz enver'i kötüleme- mustafa kemali yüceltme taraflarina, haberiniz olsun.”* Ne diyorsunuz bu konuda?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Evet, bir kesim bizi bu konuda eleştirdi. Abdülhamit’i çok kötü gösteriyorsunuz, ittihatçıları çok övüyorsunuz diye. Fakat benim hiç böyle bir hedefim olmadı. Bilmeyenler için de şöyle özetleyebilirim meseleyi. Projeye başlarken uyarlamanın teknik biçimini kararlaştırdıktan sonra İttihat Terakki Tarihi, Osmanlı Tarihi, Osmanlının Balkan Politikası, Büyük Devletlerin Balkan politikaları filan ne varsa okudum. Herşeyi okudum. Kendim de tarih okuduğum için tarihi karakterlerin ve tarihi durumların içinde bulunduğu mevkilere, pozisyonlara, olaylara göre biçimlendiğini biliyorum. Bana göre Abdülhamit önemli bir padişahtır. Kötülenecek bir adam değildir. Kötülenecek yönleri vardı ama, övülecek yanları da vardı. Geri çekilip baktığımız zaman, Osmanlı İmparatorluğu’nun ömrünü 25 sene uzatmış bir adamdır. Abdülhamit olmasaydı imparatorluk çok daha erken çökerdi. Ama o bir padişah. Ülkeyi kendi bildiği gibi kendi bakış açısıyla yönetirken yani ülkesini “korumak” isterken bir takım hatalar da yaptı. İtthatçılara baktığınız zaman cok büyük heyecanlarla kurulmuş genç bir örgüt. İlk kurulduğu yıllar ve bizim anlattığımız dönem idealist insanların bir araya geldiği genç bir örgüt. Ama zaman içinde güçleniyorlar. İttihat Terakki,  2. Meşrutiyetten sonra o kadar büyük hatalar yapıyor ki, İmparatorluğu derdest edip batırıyorlar. Çok heyecanlı iyi niyetli gençler ama iktidara hazır değiller, geldiklerinde de ellerine yüzlerine bulaştırıyorlar. Abdülhamit’in 30 senede verdiği zararın on mislini, 8-10 senede verip ülkeyi batıran bir örgüt. Benim anlattığım dönem 1897’de başladı, şimdi 1898 yılındayız. İttihat Terakki’nin  yeni kurulduğu dönem. Dizinin 1. bölümünde Abdülhamit şöyle bir laf kullandı yaverine, “Bir arada yaşamak mıdır hürriyet, yoksa tek başına yaşamak mı? Ülkeyi bir arada tutmaya çalıştığını anlatıyordu. Ama ulusçuluk akımları başlamış. Herkes tek başına olmak istiyor, adam da tutmaya çalışıyor. Yani bugüne kadar olan meselede “o haklıdır bu haklıdır” diye bakmadık. Karakterler kendi bakış açılarını anlattı. Biraz tarih okumuş, Osmanlıyı önemseyen, Osmanlı İmparatorluğu’nun çok büyük ve önemli olduğunu bilen biri olarak, Abdülhamit’i kötülemek ancak zır cahilin yapabileceği bir şeydir derim. Bu düşünce biçimi çok yanlış öncelikle. Bu bir öykü. Bu öyküdeki söylemler de o karakterlere ait. İttihatçi bir adamın ağzından, padişaha söylenen bir fikir ve karşılığında da Abdülhamit’in bakış açısıyla gelen bir cevaptır. Bu benim, yapımcının, yönetmenin ya da kanalın söylemi değil. İkincisi Mustafa Kemal, Lise 2’de okuyor şu anda. Hikayemiz de 1898 yılında. Kim var başka? Kendisinden iki üst sınıfta Enver Paşa var, geçen sene mezun oldu. Talat var, Cemal var bir de Niyazi karakteri var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Bir dakika.. “Enver Paşa geçen sene mezun oldu” dediniz. Bu durumu böyle şizofrenik bir boyutta mı yaşıyorsunuz yazarken?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;E, tabii.. İşin içine bu kadar girince böyle bir söylem ikilemi yaşamaya başlıyorsunuz. Hikayenin dışında durduğunuzu biliyorsunuz ama içindeymiş gibi konuşuyorsunuz. Oluyor böyle durumlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Peki..&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Daha açık anlatmaya çalışayım. Sezon başlarken bir kronoloji çıkarıyoruz. Osmanlı’da olanlar ve Balkanlar, Rusya, İngiltere, Almanya’da olanların dökümünü çıkarıyoruz. Bunun içinde bizim hikayeye denk gelen önemli bir hadise varsa, fon olarak kullanmaya çalışıyoruz. Geçen sezon Mustafa Kemal’le ilgili küçük bir anekdot kullandık. Çünkü zamanı denk düştü. Teselya Savaşı çıkmış, o da Lise 2 öğrencisi ve gönüllü olarak savaşa katılmak istiyor. Başvuruyor. Askeri okul öğrencisi olduğu için kabul etmiyorlar. Ömer Naci’yle birlikte kılık değiştirip sivil olarak başvuruyorlar. Tam cepheye gidecekleri sırada da öğretmenleri onları trene binerken görüyor, yaka paça indirip okula götürüyor. Zamanlama kronolojik olarak oturmuştu, kullandık. İttihatçıları kötülemeye başlayacaklar diyerek eleştirmek istiyorlarsa, ona daha çok var. Tarihsel olarak erken noktadayız. Dizi devam eder de, "Mustafa Kemal- İttihatçiler" meselesine gelebilirsek o noktada da “o haklı bu haklı” demeyeceğim kesinlikle. İttihatçilerin de, Abdülhamit gibi temel söylemi şu: "Bu adam kötü yönettiği için ülkedeki etnik unsurlar birbirine girdi  imparatorluk parçalanıyor. Bunu yollayalım, biz gelirsek halkı kucaklarız, bütün etnik unsurlarla ve ülke huzur bulur.” Mustafa Kemal ise ulusalcı. Ulus Devlet modeli kurmak istiyor. Ve İttihatçi söylemin başarılı olmayacağını görüyor. Onun da tarihsel zekası buradan geliyor zaten. Bu süreçde İttihatçiler ve Abdülhamit aslında aynı fikirde ama ayrı noktalardalar. Son laf;  Mustafa Kemal- İttihatçi ayrımına da girsek tarafgirlik yapmayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Tarihi hatalar yapıldığı meselesine geri dönersek.&lt;/span&gt;..&lt;br /&gt;Dizine bir Tarih danışmanımız var. Kronolojik olarak tarih hatası yapmamız olanaksız. Geçen sene danışmanımız Yılmaz Karakoyunlu’ydu. Çok takıldığımız konulara o açıklık getiriyordu. Yani tarihsel hata yapmamız pek mümkün değil. Ama hata yapmadık mı? Yaptık. Bir mahkeme sahnesinde hata yaptık. O zamanlarda Osmanlıda mahkeme işleyişindeki bir detayı atlayarak hata yaptık. Ertesi gün de İstanbul Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi rektörü mesaj attı. “O zaman osmanlıda mahkeme içtihatı öyle değil, böyleydi.” diye. Hata yapılıyor. Ama büyük ve tarihsel hataların yapılması mümkün değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;a href="http://s472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/?action=view&amp;amp;current=IMG_0142A.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/IMG_0142A.jpg" alt="acy4" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;BU KADAR PARA KAZANMASAM YAZMAM. KAĞIDA ADIMI BİLE YAZMAM.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Adam Film’in başka projeleri var mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bir-iki proje daha var gündemimizde. Onları da yaptıktan sonra artık televizyona yazmam sanırım. 18 senedir bu işin içindeyim. Çok stresli bir iş. 5 sene, en fazla 10 sene sonra ben bu sektörde zaten yazamam. Arkadan gençler geliyorlar. Beğensen de beğenmesen de yeni bir nesil geliyor. Yeni bir kuşak geliyor, öteki kuşağı da itiyor. Doğal bir süreç bu. 50 yaşında hala haftalık dizi yazamam. Bu kadar hızlı gelişen bir ülkede, bu kadar genç nüfusun olduğu yerde o anın ihtiyacını algılayacaksın bunu proje haline getireceksin, üstelik de her hafta yazacaksın. Vakti gelince yerini senden daha genç olana bırakmak lazım. Ama teknikerlik farklı. Tv’de yönetmenlik biraz daha teknikerlik isteyen bir durum. Yönetmenler devam edebilir. Günde 16 saat süren setler devam etmezse, Türkiye’de yasalar yerleşirse, çalışma saatleri düzelirse belli bir yaşın üstündeki yönetmen de o tempoyu kaldırabilir hale gelebilir.  Ancak senaristin herşeyin farkında olması lazım. İhtiyacın farkında olması eğilimleri anlayabilmesi, değerlendirip doğru temaları keşfedebilmesi, kendini hızla yenileyebilmesi lazım. Kuşak farkı tam olarak da bu demek aslında. Aksi halde nasılki Mtv  de  güncel şarkılar çalarken,   Vh1’da  hep nostalji şarkıları çalıyorsa sende  onun gibi olursun . Bir tane güzel hikaye çıkarabilirsin, Tv klasiği olabilir ama bir süreklilik arz edemezsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Sektörde ihtiyacı karşılamaya yönelik zorlama bir iş gücü yaratımı çabası var. Bu durum kaliteyi etkiliyor mu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sistem kötü işliyor. Yönetmen için kötü işliyor, oyuncu için kötü işliyor, teknik ekip için kötü işliyor… Çok acımasız bir düzende işliyor. Bunları düzeltmeden gerisini düzeltmek mümkün değil. Düzenli para alamıyorlar. Sosyal güvence yok. Ama bu üretim fazlası için asıl baskı kanal ve reklam verenden kaynaklanıyor. Reklam veren eli kuvvetli olduğu için pazarlığı iyi yapıyor, fiyatları düşürüyor. Kanal da o dizinin parasını çıkarmak için uzun süre istiyor. 4 kuşak reklam girsin ve masrafını çıkarsın istiyor. Çıkarmadığı zaman da sana güle güle diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Yazan adam kalitesizliği de şartlar düzelirse geçecek mi yani? Gelen, gideni aratmıyor mu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Evet, yeni gelen gençler çoğunlukla iyi değiller. Yazmak çok kolay bir iş değil. Çünkü yazmak, insanın kendini de yetiştirmesiyle ilgili. Günde 15 kişi başvuruyor bize senaryo yazarı olmak için. Aralarında 3-5 kitap yazmış insanlar da var. Ama bu iki uçlu bir durum. Bir sezonda 100 tane dizi başlayacaksa ve  birine “gel sen yaz” diyorsan o adamcağız da yazıyorsa, suçun büyüğü onun değil. “Gel yaz” demişler. Sen daha önce ne yazdın, birikimin ne, ne kadar yazabilirsin bunu kimse bilmiyor ki? Ama sistem değişirse yapımcı daha seçici olabilir bu konuda. Sezon başlarken bütün yapım şirketlerinde ve kanallarda bir hareketlilik başlıyor. Oyuncu seçimi yaparken bile spesifik bir tercihin olamıyorken, yazan adam konusunda bu seçimi yapmak daha da karmaşık ve zor elbette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Sinema için yazmayı düşünüyor musunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hem yazmayı hem çekmeyi düşünüyorum. Yapabilir miyim, bilmiyorum. Sebebi de basit. Ben yazdığım işleri ekranda izlemiyorum. Çünkü kafamda bir hayal kuruyorum o hayali de kagıda döküyorum karşılaştığım şeyin de o hale çok uygun olmayacağın biliyorum. Ona bakarsam o beni olumsuz etkiler. 2 sebeple etkileyebilir. Bu tür sahneleri çekemiyorlar, yazmayayım diyerek kendine oto sansür uygulamaya başlıyorsun. Oto kontrol devreye giriyor. Ona mani olmak istiyorum. Içsel sebebim de kendi kafamın içindeki hayalin içinde yaşamak daha çok hoşuma gidiyor. Bunun tek bir çözümü var. kendin yaz hikayeni, kendin çek. O zaman kendi hayalini kendin becerebiliyor musun beceremiyor musun o ortaya çıkacak. Tek ihtiyacım o. Sinemayı çok sevdiğimden değil. Yazdığım hayali gerçekletirebilecek miyim, görmek istiyorum. Yazmayı da çok sevmiyorum. Hatta hiç sevmiyorum. Bu kadar para kazanmasam yazmam. Kağıda bile adımı yazmam. Ben hikaye kurmayı seviyorum. Kafamda hikaye oluşturmayı çok seviyorum. O sevdiğim hikayelerin de sinema olarak yapılması hoşuma gider ama kendim yapmak  istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;VEDA ZAMANI&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İnce bir diş ağrısına rağmen kestirmeye girmeden, oflayıp puflamadan sabırla sorularımı cevaplıyor. Telefonu durmaksızın çalıyor ama nezaketle geri çeviriyor aramaları, açmıyor bile. Yoğun olduğu, bana ayırdığı her dakikayı işinden çaldığını bildiğimden lafı toparlıyorum. Söyleşiyi kabul ettiği için teşekkür edip, sohbeti bitiriyorum. Yorulmuşum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;® &lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Cihangir, Kasım 2008&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Fotoğraflar: Vedat Ozan&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;İlgili yorum Ekşi Sözlük yazarı "&lt;/span&gt;&lt;a style="font-style: italic;" href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=ladyshallot"&gt;ladyshallot&lt;/a&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"un entarisinden kendisinin de izniyle alıntılanmıştır. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.buradanokuyun.com/"&gt;Ana Sayfaya Dön&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/309149406441067195-691327770490679605?l=buyrunburdanokuyun.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/691327770490679605'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/691327770490679605'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/2008/11/alican-yara-hayatmn-hibir-dneminde.html' title='Ali Can Yaraş: Hayatımın Hiçbir Döneminde Yazıyla Çok İlgim Olmadı'/><author><name>ranini</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SqlDw6e1v5I/AAAAAAAACKg/hKzprgRDAD4/S220/IMG_0638.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-309149406441067195.post-8927453600464119478</id><published>2008-10-21T07:50:00.000-07:00</published><updated>2008-10-21T07:58:24.453-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='söyleşi'/><title type='text'>Ahmet Mümtaz TaylanİYİ OYUNCU BİR DAHA ASLA TEKRAR EDİLEMEYECEK BİR ŞEY YAPANDIR.</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SP3suiqbJZI/AAAAAAAAA-A/tqy6WBfOZig/s1600-h/amt-s-b.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/amt-s-b.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5259620224161490322" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Metrodan çıktıktan birkaç dakika sonra cep telefonuma bir mesaj düşüyor. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Aradım, ulaşamadım. Röportajı yapalım ama önce telefonda usulünü konuşalım. Ahmet Mümtaz Taylan&lt;/span&gt;" Refleks bir hareketle telefonun arama tuşuna basıyorum. Tanıdık bir sesin, tanımadığım notalarını koklamaya çalışarak, derdimi anlatıyorum. Zatıma tahsis ettiği peşin bir iyi niyetle, hiç sözümü kesmeden dinliyor beni. Kısa cümlelerle konuşuyor. Ertesi gün için sözleşiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul trafiğinin dengesizliğini göz önünde bulundurarak buluşma saatine 15 dakika kala "café"den içeri giriyorum. Erkenci olduğumu düşünürken, misafirimin beni beklediğini görüyorum. Tek başına oturuyor. Kendimi tanıtıyorum. Nazikçe masasına buyur ediyor, oturuyorum. Sözü, havadan sudan sektirip duruyorum. Sohbeti başlatamıyorum. Acemiyim, ama o bunu bilsin istemiyorum. "Söyleşiye başlamadan önce bana sormak istediğiniz bir şey var mı?" diyorum. Gözlerimin taa içine bakarak, "Sadece, senaryo okumayı bildiğimi söylemek istiyorum." diyor. Blogda, "Son Bahar"la ilgili yazdığım eleştiride sarf ettiğim cümleyi hatırlıyorum. Kırılmış olacağını düşünüyorum. Anlamsız birkaç cümle geveliyorum belli belirsiz ve konuyu "kimliğime dair" bir gizlilik anlaşması talebiyle geçiştirmeye çalışıyorum. Telaşlı manevramı fark ettiği halde yüzüme vurmuyor. Bir sigara yakıp, zaman kazanmayı deniyorum. Babadan kalma yöntemle, yani kayıt cihazı kullanmadan sadece notlar alacağımı ve sohbetin sonunda da izlenimlerimi yazıya dökeceğimi söylüyorum. "İlginç…" diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;HAYATIN GERÇEKLERİNİ İNKAR ETMEMEYİ BİLECEK YAŞTAYIM.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Mümtaz Taylan, 12 Eylül 1965 yılında Ankara’da doğmuş. Kişisel olarak, demografik, sosyal statü, medeni hal gibi bilgilerle hiçbir bağlamda ilgilenmediğim için bu minvalde sorular sormuyorum. Kimse kusura bakmasın. Ancak insanların takip ettiği, sevdiği, hayran olduğu sanatçılarla ilgili her türlü bilgiye ulaşmak istemesinin doğal olduğu, bu sebeple en doğru kaynağın ve iletişim olanağının da bir "web sitesi" olduğu konusunda hemfikir oluyoruz, konuşmanın en başında. Bu fikri birliktelikten yüz bularak, resmi web sitesindeki kimi bilgilerin eskiliğinden dem vuruyorum. "Haklısın. Bir şeyin nasıl olması gerektiğini biliyorum ama, galiba biraz tembelim." diyor. Bu tembellik itirafının üzerinde durmayarak, kendimce deminki uzlaşmacı tavrına karşılık veriyorum ve bu sohbetten magazin malzemesi çıkarmaya niyetli olmadığımı gösteriyorum. Bu yazı yayımlandığında web sitesinin güncellenmiş olacağı konusunda söz veriyor. Sözünü tutacak mı, henüz bilmiyorum. Sormuyorum. Hiç telaffuz etmiyor ama sesinin tonundan anlıyorum ki, iki dudağının arasından çıkan söz, kağıtlara atılan imzalardan daha önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktisatla başlayıp, oyunculukla son bulan eğitiminin, tiyatro sahnesinde filizlenip sinemayla palazlanan rotasının ekranla ne zaman kesiştiğini merak ettiğimi itiraf ediyorum. Böylelikle aslında daha ilk dizisinde başrol oynadığını öğreniyorum. Yönetmenliğini Bora Tekay’ın yaptığı, "Uzaktan Kumanda" adındaki dizide başrol oynayarak ekran macerasının başladığını anlatıyor. Diziyi hatırlayamıyorum. "Çok normal, çünkü Dinç Bilgin tutuklanıp kanal karışınca, ana haber bülteni bile yayımlanamaz hale gelmişti. O karmaşa arasında bizim dizi de 3. bölümde yayından kalktı." diyor. Anlattığı dönemi hatırlıyorum. "Yeniden ekrana dönme kararım da kızım Ayşe’nin doğumuna denk gelir." diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yılan Hikayesi, ikinci ekran projesiymiş, arkası da peş peşe gelivermiş. Benim hatırladığım ilk ekran projesi de, "Çapkın" adındaki Show TV dizisiydi. Sene 2005 olmalı. Ahmet Mümtaz Taylan, "Okul", "Yazı Tura", "İnşaat" gibi sinema filmlerinde rol alarak hafızamın kıyılarında çoktan saf tutmuşken, absürt mü değil mi bilemediğim, kararsız kalmış hissi veren bir diziyle karşıma dikilivermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devamını &lt;a href="http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/2008/10/ahmet-mmtaz-taylan.html"&gt;Buyrun Buradan Okuyun&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Fotoğraf: Ahmet Mocan&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/309149406441067195-8927453600464119478?l=buyrunburdanokuyun.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/8927453600464119478'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/8927453600464119478'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/2008/10/ahmet-mmtaz-taylan-iyi-oyuncu-bir-daha_21.html' title='Ahmet Mümtaz Taylan&lt;br&gt;İYİ OYUNCU BİR DAHA ASLA TEKRAR EDİLEMEYECEK BİR ŞEY YAPANDIR.'/><author><name>ranini</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SqlDw6e1v5I/AAAAAAAACKg/hKzprgRDAD4/S220/IMG_0638.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-309149406441067195.post-7600798521147403933</id><published>2008-10-21T07:17:00.000-07:00</published><updated>2008-10-21T08:01:19.946-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='söyleşi'/><title type='text'>Ahmet Mümtaz Taylan</title><content type='html'>&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/ranini-amt1AbSB.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5259169964970137154" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Çoğu zaman içinde bulunduğunuz işleri izlerken o projede sevdiğiniz, inandığınız, yanında durmak, destek olmak istediğiniz birileri olduğu hissine kapılıyorum. Yanılıyor muyum?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Haklısın. Üstelik bunu duyduğuma sevindim çünkü aynen söylediğin kriterlerle seçim yapıyorum ve bunun anlaşılabiliyor, görülebiliyor olması beni mutlu etti. Eğer önümde seçmem gereken iki proje varsa, birlikte olmaktan keyif alacağım insanların olduğu projeden yana karar veriyorum.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Ya bu karar sizi duvara toslatırsa?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çoğunlukla da duvara toslarım ama hiç pişmanlık duymadım verdiğim kararlardan. Elbette, bana sunulan iki proje varsa, bir tanesi diğerine nazaran benim hayatıma müthiş rahatlık sağlayacak miktarı önüme koyuyorsa, sırf diğerinde çalışmak daha eğlenceli olacak diye az para vereni seçmem. Duygularımla karar veriyor olsam da, hayatın gerçeklerini inkar etmemeyi bilecek yaştayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;GEÇMİŞE BIRAKACAKLARIMIZI ÇIRAKLARDAN ÖĞRENİYORUZ.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kelimeler kocaman bir çembere dönüşüyor ağzından çıktığında ve içine kozanı öreceğin mahrem, yalnız ama korunaklı bir sohbet olanağı sunuyor. Yön vermek haddim değilse de kısa sorularla, kimi zaman tek bir kelimeyle sohbetin seyrini etkileme görevini üstleniyorum. İtiraz etmiyor. Oyunculukla iştigal edenlerin ısrarla telaffuz ettiği, hep duyduğumuz, “usta-çırak ilişkisi”ni soruyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir sinema filminde 2-3 hafta ya da bir TV dizisinde 8-10 bölüm yan yana oynayarak usta-çırak ilişkisi tesis edilemez. Edilemiyor da zeten. Usta-çırak ilişkisi bizim mesleğimizi besleyen kaynaklardan biriydi ama, eskidi. Bugünün dinamiği içinden bakınca, genç bir oyuncudan da, idol edindiği adamın yamacında sebat edip beklemesini, biat etmesini istemek haksızlık gibi geliyor. Usta kabul ettiğin insan izin verirse kendi kanatlarınla uçmayı denemek maalesef bu yüzyılda çalışmayan bir gelenek. Yine de gençlerle yan yana durmak, onları anlamaya çalışmak, senden çok farklı da olsa, saçma bile gelse söylediklerine kulak kabartmak lazım. Ben özellikle onları izlerim, dinlerim. Çünkü gençleri anlamayı denemek geçmişle vedalaşmamı kolaylaştırdı. İnsan geçmişiyle var olur elbette. Neleri geçmişte bırakacağınızı bilemeyebilirsiniz, bırakmamak için diretebilirsiniz; lakin geçmişle doğru zamanda vedalaşamazsan gelecekten verim alamazsın. Alacak yeni şeyler bulamazsın. Bu da insanı çürütür. Bugün, geçmişe neleri bırakacağımızı çıraklardan öğreniyoruz. En azından ben böyle öğreniyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ACI EŞİĞİ YÜKSEK BİR TOPLUMUZ, BIÇAK BİR TÜRLÜ KEMİĞE DAYANMIYOR.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bu söyleşinin okuyucularını, onun ışığı olmadan karanlık, nefesiyle ısıtılmadıkça soğuk kalacak cümlelere mahkum etmekten kaygılanıyorum. Yanıma bir kayıt cihazı almadığıma pişman oluyorum. Durmadan çalan telefonumdan utanıyorum. Dikkatimi bölen kediyi öldürmek istiyorum. O bana, yağmur altında kalmış bir kedi yavrusunu korumaya almakla Hamlet sahnelemenin farkını anlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hamlet sergilemezsen dünyanın aksı değişmez, ama o yavru kediyi gecenin ayazında kalmaktan kurtarırsan, yaşar.” diyor. İnsan olmanın çok büyük manevralar gerektirmediğini anlatıyor. “Oyunculuk yapıyoruz. Bunda büyütecek bir şey yok. Nefes alacak hava, içecek su kalmadı, bunu konuşalım. Biri bana şu sorunun cevabını versin: Bu dünyada, elde kalan hava, su ve yeşil alan, bu üçü mevcut nüfusa eşit paylaştırılacak mı? Bugün tartışacaksak bize dayatılanları değil, işte bu gerçeği tartışalım diyorum. Diziler olmasa, hatta yarın haber bülteni bile yayımlanmasa ne olur? Hiçbir şey olmaz. Zaten anlatılanlar yalan, dolan. Bize günlerce Doğan Efendi’yle, Erdoğan Efendi’nin rant kavgasını izletiler. İlkokul çocuğu seviyesinde inandırıcılık kriterleriyle sergilenen müsamere bozması bu tartışmayı izlemek istemiyorum. Başkasının olana el uzatırsan hırsızsın. Benim gözümde, onun eşit dağıtamadığına kani gelip elini uzatır sen dağıtmaya kalkarsan da hırsızsın. Bu hırsızları konuşalım. Tedirgin bir insanım. Açlıkla terbiye edilmeye mahkum insanları zorla dahil ettikleri bu “Korku İmparatorluğu”nda, sözde toplumsal kuralları burnumuza dayatarak, naifliği aşan sözde “eşitlikçi” zihinleri, kılık kıyafet gibi yapay sorunlarla oyalanıp gerçeği ıskalattıkları için tedirginim. Sen bugün hala, ‘Kömür, bulgur dağıtıp oy topladılar!’ dersen ve bunun dışında bir politik argüman geliştiremezsen, ben de sana o zaman git önce insanların kömür ve bulgur sorununu hallet derim. Boğazdan geçip giden 'Amerikan Savaş Gemileri'nin üzerine işemek istiyorum. Kimse bana, ‘Ama Montreux Anlaşması?’ diye başlayan cümleler kurmasın. Bugün üniversitelere kızlarımız türbanla girsin mi, girmesin mi tartışması burnuma dayatıldığında, yeter ki okusun diyorum. Rahat bırak. Okula gitsin. Tababet kafada türban tutmaz. Senin görevin bunu öğretmek. Öğretemiyorsan, yolunu bulmak ve sunmak için kavga et. Bu memleketin en ücra köşesinde büyüyen bir çocuğun da benim kızımla eşit eğitim ve sağlık hizmeti almasının garantisini nasıl tesis edeceksiniz, bunu anlatsınlar bana. Suni gündemler ve yalanlarla birbirimizi oyalamayalım. Acı ve sabır eşiği yüksek bir toplumuz , maalesef  bıçak kemiğe bir türlü dayanmıyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SPxTOAdy1kI/AAAAAAAAA74/qBNzQhczPuU/s1600-h/amt17.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/glmse1AbSB.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5259169964970137154" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İYİ BİR SEYİRCİ OLMAYACAĞIM&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sesinin yankısını aşan bir gürlükle anlatıyor herşeyi. Hep varmış da hiç göremediğim, görsem de anlayıp bilemediğim, başka bir evrenin dili zannettiğim sözcüklerin yeni anlamlarını ezberliyorum.&lt;br /&gt;“Nefes alıyorsan, düşünüyor, konuşuyorsan, olanı biteni görüyorsan yani ortalama bir insansan bir tarafın olmalı. Orada ya da burada, iyi ya da kötü, sağda solda bir yerde durmalısın. Ben tarafsızım diyerek, hayat aksın ben kıyısında durup bakayım diyerek, yani sadece seyrederek insan olunmuyor. Ben hiçbir zaman seyirci olamadım, hiçbir zaman iyi bir seyirci olmayacağım. Kimi şanslıdır kazanan taraftadır, kimi kaybeden tarafta. Kaybetmek de kazanmak da hayatın içinde var, bunlar gerçek. Hep kazanan tarafta olmayı istemek nasıl vicdan dışıysa, hep kaybeden tarafta olduğun zannına kapılmak da akıl dışıdır. Gerekirse iki ayrı taraf olalım, kavga edelim. Ama benim dişimin kırılmasının, senin dudağının patlamasının sonuca varmamıza hayırlı bir hizmeti olsun. Adım atalım. Sadece uyanarak gördüğün kabustan kurtulamazsın. Biz çoktan uyandık ama henüz o rehavet duygusundan çıkamadık.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortak acıları, ağrıları, yoksunlukları, yarını konuşuyoruz. Neşeli olmuyor bu sebeple sohbet ortaklığımız. Tuhaf, elsiz ayaksız bir sessizlik masaya eşlik etmeye niyetlenmişken imdadımıza postacı yetişiyor. “Fatura bıraktım Ahmet Bey..” diyerek, sessizliği masadan çalıyor... Ahmet Mümtaz Taylan, tanınır olmanın en önemli getirisini “İletişim Lüksü” olarak tanımlıyor.&lt;br /&gt;“Sizden bir adım önde başlıyorum sokaktaki insanlarla ilişkime, bu çok büyük bir lüks ve bu lüksten rahatsızlık duyanlara gülüyorum.” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Ya medya mensuplarının tacizci tutumu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ben hiç medya tarafından taciz edilmedim. Medyayla nasıl ilişki kuracağınızı bilirseniz, magazinci diyerek ötelediğiniz muhabir de size saygı duyar. Size saygı duyulmasını istiyorsanız, hak edecek bir rota tutturacaksınız. Bunu sağlamayı beceremiyorsanız, mesafeyi koruyamıyorsanız tacize uğrarsınız. Nihayetinde müdürüne iş, evine ekmek götürmekle yükümlü bir adamla muhatapsın. Magazin zihniyetini hastalıklı buluyorsan ve bununla savaşacaksan sokaktaki muhabirle itişme. Onu sokağa salan sistemin temsilcileriyle uğraş. Onların iki yüzlü tutumuna bayrak aç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;OYUNCULUK BİR RUH HALİ, BİR VÜCUT İKLİMİDİR.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bir süredir o anlatırken, ben, “sadece izleyerek” bir tür yakınlık hatta hayranlık tesis ettiğimiz insanlarla ilgili neleri bildiğimizi, neleri bildiğimizi zannettiğimizi, neleri asla göremeyeceğimizi listeliyorum. Sohbetin başından beri aldığım notlara göz gezdirdiğini ve ne kadar az not aldığıma şaştığını biliyorum. Ama bu listeyi görmesini istemiyorum. Ağır hareketlerle not defterimi kendime doğru çekerek, arkama yaslanıyorum ve listeme küçük bir not daha ekliyorum: “Yeşil”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Tanımların içinin hızla boşaltıldığı bir zeminde “Oyuncu, İyi Oyuncu, Değer, Eder” gibi sıfat ve kavramlardan hangisini kendinize uygun görüyorsunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yirmi senedir bu mesleğin içindeyim, hiçbir zaman kendimi 'Ben oyuncuyum!' diyerek tanımlamadım. Hayatımı oyunculuk yaparak kazanıyorum. Değerli miyim, değil miyim bu sorunun cevabını ben veremem. Ben sadece fiyatımı belirleyebilirim. Oyunculuk iyi para kazanılabilecek bir meslek. Olmaz ya, olur da tek bir an yan yana oynadığım bir diğer arkadaşımın benden çok kazandığına dair bir hisse kapılırsam, hemen geri kalan onlarca milyon insandan daha çok kazandığımı düşünür nefsimi terbiye ederim. Herkese de böyle yapmasını tavsiye ederim. Ama karşılığını almadan da oyunculuk yapmam. Çünkü sorumlu olduğum, sorumlu olmak istediğim başka hayatlar var, bunu ancak daha iyi kazanarak yapabilirim. Oyunculuk nedir? dersen, oyunculuk bir ruh hali, bir vücut iklimidir. Bu nedenle, ‘Ondan oyuncu olmaz, bundan olur’ tartışmalarını da lüzumsuz ve komik buluyorum. Okulundan mezun olup, oyunculuk yapmaya çalışan ama asla oyuncu olamayacak sürüyle isim var. Bunları tek tek saymaya gerek yok, seyirciye saygısızlık yapmak istemem. Eğitim, kimseyi oyuncu yapmaz. Yetenek tek başına hiçbir şey demek değildir. Bunlar hep bulunduğun pozisyonu fazlaca önemsemekten oluyor. ‘Sahne mabettir!’ Hayır! Mabet camidir, kilisedir, sinagogdur. Sahne mabet değildir. Oyunculuk katı sınırlar, sarsılmaz yöntemler içeren bir durum değil. Elini şu kadar kaldır, seyirciye 60 derece dönük oyna filan demek değil oyunculuk. Eğer seyirciyi ikna edeceğine, o illüzyonu kurabileceğine güveniyorsan git kulisten oyna rolünü, sahneye bile çıkma. Etrafımdaki genç insanlara, ders verdiğim öğrencilerime her fırsatta şunu anlattım: Hocalarınız önemli bilgileri ve kıymetli deneyimlerini sizlere aktarıyorlar. Kabul. Ancak, size ne yapmanızı söylüyorlarsa en az bir kez tersini denemelisiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SPxTOAdy1kI/AAAAAAAAA74/qBNzQhczPuU/s1600-h/amt17.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/amt24AbSB.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5259169964970137154" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İYİ OYUNCU BİR DAHA ASLA TEKRAR EDİLEMEYECEK BİR ŞEY YAPANDIR.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sosyal kuralların kalabalığından, kirinden pasından arınmış gelişkin bir “sorumluluk” duygusunu -çoğu zaman bir lanet gibi- taşıdığını apaçık görüyorum, belki de hiç sarf etmeyeceği sözcüklerin belli belirsiz izlerinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Oyuncu zaten nadir bulunan bir şeydir. Tanımlamak şartsa, iyi oyuncu bir daha asla tekrarlanamayacak bir şey yapandır.” diyor. “Asla tekrarlanamayacak olana” örnekler veriyor. Bahsettiği isimlerin/eserlerin bende hiçbir karşılığı olmadığını bakışlarımdan anlıyor olmalı ki, nezaketle yeni bir örnek daha vererek beni rahatlatıyor. “Misal, 'Guguk Kuşu' filmi yeniden çekilecek olsa, 'McMurphy' karakteri de teklif edilen her oyuncunun kabusu olacaksa, o zaman Jack Nicholson iyi bir oyuncudur.” diyor. Bu sefer anlıyorum ne demek istediğini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;MUTFAĞI ELEŞTİRECEKSEK ÖNCE GEREKÇELERİ ORTADAN KALDIRMALIYIZ.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sözcükler, yeni bir anlam için saf tutmak üzereyken, itiş kakış sırasını bekleyen ilerideki, öteki cümlelerini açık ve anlaşılır olmaya özen göstererek zihnime yerleştirmeye devam ediyor. “Sonsuz bir hızla dönen her şeyin yerinde durması gibi...” diyor, ekranda boy gösteren işlerle ilgili fikrini sorduğumda. “Televizyonda yayımlanan hiçbir projeyi seyretmiyorum.” diyor. "Ama bunu yazarım." diyerek lafını kesiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yazabilirsin. İzlemiyorum. Merak etmiyorum. Sebebi çok basit. Mesleğin içinden biri olarak ilk yarım saatini izleyince anlıyorum o işin nereye gideceğini, ne diyeceğini ya da diyemeyeceğini. Ancak televizyona o yarım saati bile ayırmak lüks benim için. Çünkü bilmediğim ama öğrenmek istediğim, görmediğim ama görmek istediğim, üzerine düşündüğüm, yazmak istediğim o kadar çok şey var ki, onlara zaman ayırıyorum ekrandan çalarak.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• En sıradan Hollywood projesinde bile hissettiğim samimiyet duygusunu, nedense bizim olanda bulamıyorum, bunun “olanaklarla” alakası var mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Elbette bu işin mutfağını eleştireceksek, önce bu sektörde çalışanların gerekçelerini ortadan kaldırmalıyız. Yönetmenden 100 sayfayı 5 günde çekmesini istersen, bu iş olmaz. Neredeyse 24 saat çalıştırdığın insanlardan kusursuz olmasını bekleyemezsin. Çalışma saatleri insani standartlarda olmalı. Kanal yöneticisi olarak yapımcıyı çağırır ve 3 ay sonrasına proje sipariş edersen bu iş olmaz. Projelerin hazırlık aşaması için yeterli süre ayrılmalı. Yapımcı senaristi karşısına alıp da, ‘Al şu beş bölümün parasını, git senaryo yaz.’ diyemezse, bu iş olmaz. Öyleyse önce bu insanların çalışma şartlarını iyileştirmek, maddi gerekçelerini ortadan kaldırmak gerekir. Yani rahat yaşamalarını sağlayacak parayı ödemen gerekir. Sonra çürük yumurtalar kendiliğinden ayıklanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Ne zaman?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Değişim çoktan başladı. Eskiden bu sorunları üç-beş kişi konuşurduk kendi aramızda toplanıp. Şimdi sadece sen ben değil, setteki çaycı da 8 saat çalışması gerektiğini, 8 saati aşan çalışmalar için ek ücret talep etmesi gerektiğini biliyor. Yurt dışındaki çalışma koşulları biliniyor ve konuşuluyor. Bunlar artık bilinen gerçekler haline geldi. Sektör olmaya çalışan bu kalabalık arenada bunların konuşuluyor olması büyük aşama. Önce bunlar konuşulacak sonra taşlar yerine oturacak. Sormadın ama, eğer sorsaydın bütün bu olumsuzluklara ve zor şartlara rağmen işimi çok severek yaptığımı söylerdim sana. Her şeyin zamanla daha iyi olacağına inanarak tahammül etme gücü buluyorum bu karmaşaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SPxTOAdy1kI/AAAAAAAAA74/qBNzQhczPuU/s1600-h/amt17.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/aybarda1AbSB.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5259169964970137154" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;FİLMLER OYUNCULARIN ADIYLA ANILSA DA, YÖNETMENLERİNDİR.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Son olarak  "Gölgesizler" filminde rol aldınız, nasıl bir film oldu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Gölgesizler, Hasan Ali Toptaş’ın kitabından yola çıkarak Ümit Ünal’ın senaryolaştırdığı aynı zamanda da yönetmenliğini üstlendiği bir sinema filmi. Ümit Ünal, önemli bir senarist ve yönetmendir bana göre. Ancak 'Nasıl bir film oldu?' sorusunun cevabını ben veremem. Çünkü filmler oyuncularının adıyla anılıyor olsalar da yönetmenlerindir ve bu soruya o cevap verebilir. Ben, vizyona girdiğinde izlerim ve bende uyandırdığını yorumlayabilirim. Ama şunu söyleyebilirim, kalben ve aklen okuyup onayladığım, oyuncusu olmaya karar verdiğim bu senaryonun ve filmin bir parçası olduğum için pişman olmayacağımı biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Blog okurlarından gelen sorularla devam etmek istiyorum, izninizle. Bir tanesi "fikren onaylamadığı bir projede oynar mı?" diye sormuş.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;‘Fikir’ ile kastedilen ideolojik karşıtlık ise eğer, oynamam! Oyunculuğun turnusol kağıdı ‘samimiyet’tir. Meselesiyle barışık olamayacağınız bir projede sizi terkedecek ilk şey samimiyetiniz olacaktır. Örneğin milliyetçi kabadayılıkları ajite etmek amacıyla tasarlanmış ya da savaş çığırtkanlıklarıyla bezenmiş bir projeye emeğimi vermem! Oyunculuk kariyeri ve maddi kazançtan daha önemli bir çok şey var. Onlardan biri de ‘birey ve yurttaş olarak dik durmayı bilebilmektir.’ Racon kesmiyorum elbette ama ben yoğurdu böyle yiyiyorum.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• Oyunculuk eğitimi almak isteyenlere hangi kurumları öneriyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span&gt;Oyunculuğun ne olduğunu öğretmek için sıraya girmiş eğitim kurumları var, modası geçmiş gibi görünse de bulabilirseniz bir usta; usta/çırak ilişkisi var, olmadı paçaları sıvayıp nüfuslu bir dost vasıtasıyla bir diziye kapak atarak öylesine de başlanabilir! Mesele ne kadar devam edebileceğinizdir! Bir tek başlarken karar sizdedir, devamına sanatımızın isterleri, seyirci ve bir de hayat karar verir! Başlayacak olanlara kolaylıklar dilerim...&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Bu aslında çoklu soru, ama sadece son kısmını sorayım: "&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Eşi iyi bir oyuncu olamazsa Ahmet Bey üzülür mü?"&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Ayçin iyi bir oyuncu. Oynadığı son projede de çok sevilen bir karakter yarattı, severek ve sevinerek izliyorum. İnsanın hayatını paylaştığı eşini, işiyle de sevmesi çok hoş bir şey ama; beni eşimle ilgili üzebilecek tek şey, bir sabah uyandığında artık beni sevmekten vazgeçmesi olurdu...&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ELEŞTİRİNİN VARLIK SEBEBİ ÜRÜNE KATKI SAĞLAMAKTIR.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sürekli devinim halinde anlatıyor, coşkun ve akıcı. Kıpır kıpır ama asla dağılmıyor. Uzun uzun anlatıyor, sakınmadan, sansürlemeden. Ancak yorulmuş olacağını düşünüyorum. Soruyorum.&lt;br /&gt;"Yorulmadım. Ben hiç bu bu kadar uzun konuşmadım. Keyif aldım." diyor. Devam ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• Niçin kabul ettiniz bu söyleşiyi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle web siteme attığın mesajda kullandığın bir kelime dikkatimi çekti. ‘İdrak’, nadir kullanılan bir kelime. Sonra bloğu okudum. Blog yazarlığı gerçekten önemsediğim genç bir kavram. Sahip olduğum yurttaşlık bilincimle de, mesleğime bakışımda da her zaman bağımsız olmayı seçenin yanında durdum. Mesela bir yönetmenin ilk filminde her zaman oynarım. Sette yeni mezun bir oyuncu varsa onu dikkatle izlerim. Bir oyun sahneye koymak için hiç gidilmemiş yerleri tercih ederim. Ayrıca kimden gelirse gelsin eleştiri gerekli ve önemli bir şeydir. Kendinize kötü demekle kötü olamayacağınız gibi iyi demekle de iyi olamazsınız. İyi ya da kötü oluduğunuzu anlamak için kaynağınız sizin dışınızda duran, size dışarıdan bakan olmalıdır. Bizim mesleğimiz için kimdir bu dışarıdan bakan? Eleştirenler. Hakkımda yapılacak en sert ve haksız olduğunu düşündüğüm eleştiriye bile kızmam, onu yazanın bana ayırdığı zamana saygı duyarım. Eleştirinin varlık sebebi ürüne katkı sağlamaktır. Ancak eleştiren de, o ürünün parçası olmanın yarattığı ışıltının gözünü kamaştırmasına engel olmalı. Yarım sayfa yazı yazmaya çalışmanın ne kadar meşakkatli olduğunu ben okurken biliyorsam, yazan da ürüne katkı sağlaması gerektiğini, onu öldürmemesi gerektiğini bilmeli. Attila İlhan’ın dediği gibi ‘Olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması’ ama en azından denemeli...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;SESİMDE SÖZCÜKLER YOK!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çember tamamlanıyor. Soğuyan çaylar son kez tazeleniyor. Sigara dumanı çoğalarak havada asılı kalıyor. Kimselere bağışlanamayacak kadar değerli olan zaman, mutlak yokluğunda uçuşup gözden kayboluveriyor. Söyleşiyi bitiriyoruz. Bana zaman ayırdığı için teşekkür ediyorum. Vedalaşıp ayrılıyorum yanından. Kendi ayak seslerimi dinleyerek ve kimseyle göz göze gelmemeye özen göstererek hızla yürüyorum. Bazı kareler var anlattıklarından zihnime kazınan, kimisi sürekli, kimisi anlık. Peş peşe geliyor ve gidiyorlar. Görüntüler, en çok da kaybolan hayaletler gibi yerleşiyorlar zihnime, yol boyunca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sohbet, yapıldığı andan önünüze gelene kadar çokça yazıldı, bozuldu. Zihnimin imbiğinden geçti, zamana direnen koyu bir iz bıraktı hayat defterimde ve benden çıktı. Sahip olduğunu sandığı ilkelerin kalabalığıyla çoğalmış bu göçmen kervanından kaç mekan, kaç insan, bilmem ne kadar çok hayat sere serpe serilirken yeryüzüne, ben gördüğünü, işittiğini, susmadan, durmadan ve hiç yorulmadan söylemeye niyet eden Ahmet Mümtaz Taylan’la karşılaştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoktan beri, yeni bir yol sandığım o patikada durup, benden daha uzağa baktığını biliyorum. Bu yüzden beni affetmesini diliyorum: Sesimde sözcükler yok!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:85%;" &gt;® Cihangir , Ekim 2008&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:85%;" &gt;Kapak Fotoğrafı: Ahmet Mocan&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:85%;" &gt;Fotoğraflar: Dilek Gezer&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://raninimanini.blogspot.com/2008/10/ahmet-mmtaz-taylan-iyi-oyuncu-bir-daha.html"&gt;Ana Sayfaya Dön&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/309149406441067195-7600798521147403933?l=buyrunburdanokuyun.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/7600798521147403933'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/7600798521147403933'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/2008/10/ahmet-mmtaz-taylan.html' title='Ahmet Mümtaz Taylan'/><author><name>ranini</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SqlDw6e1v5I/AAAAAAAACKg/hKzprgRDAD4/S220/IMG_0638.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-309149406441067195.post-3232258180194915592</id><published>2008-10-07T15:13:00.000-07:00</published><updated>2008-10-08T11:24:09.011-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='röportaj'/><title type='text'>Bugünkü “Zeynep”in mesleki bakışını oluşturacak dokulara yakın olmak için işsiz kalmayı göze aldım.</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SOvfDFyUANI/AAAAAAAAA0Y/f5u19EtH2eA/s1600-h/d%C4%B1%C5%9F5.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/d5-1-1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254538634443620562" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span&gt;Genç bir yönetmen Zeynep Günay Tan, biyolojik yaşıyla da mesleğe bakışıyla da genç. 15 senedir bu sektörün içinde önce asistan sonra yardımcı yönetmen, son 4 yıldır da yönetmen olarak kamera arkasında vazife yapıyor. “Vazife” sözcüğünü işine rutin bir görev gibi baktığı ve kanıksadığı için değil, bir tür “hizmet” olarak algıladığı için seçtim. “Hepimiz senaryoya hizmet ettiğimizi bilmeliyiz.” diyor, işinin inceliklerini anlatırken. Güler yüzlü. Ortak lisan oluşturmakta hiç zorlanmıyor. Özenle seçiyor kelimelerini, içten ve sağa sola çekiştiremeyeceğiniz dümdüz, çapaksız cümleler kuruyor. Meslek alışkanlığından olsa gerek…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün samimiyetiyle ve neş'esiyle sürdürdüğü sohbetin her anında elini kalbinin üzerine koyarak sözcüklerin bağını çözüyor. Yazdıklarımdan fazlasını konuşuyoruz. Sorular ne kadar kıvransa, meyil alsa da her cevabın kıyısına köşesine iliştirilmiş incelikli bir mesafe sanki ete kemiğe bürünüyor ve onun "özel" saydığı kıyılara ayak basmanızı engelliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kırık ve imkansız bir aşk hikayesi.." diyor, uzun uzun anlatmak istemediği idealindeki film projesinden bahsederken. "Seyrettiğim zaman, 'Ah ne güzel olmuş, süper' dediğim çok az sahnem var. Hiçbir bölümü 'şahane' diyerek huzur içinde izleyemedim." diyor. Hayat, tüm çağrışımlarıyla efsunlu bir ideal sunmuş ona ve en külfetli çabanın bile bir tür yaşam bilgeliği olduğuna öyle içten inanmış ki, siz de gözünüzü kırpmadan kapılıp gidiyorsunuz sözcüklerin peşinden.&lt;br /&gt;Buyrun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Zeynep Günay Tan Kimdir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Gönen doğumluyum. Annem babam avukat ve hâlâ Gönen’de yaşıyorlar. Ben ilkokul 5’inci sınıftan itibaren İzmir’de okudum. İzmir Amerikan Lisesi mezunuyum. Lisede okurken oyuncu olmak istiyordum. Izmir Amerikan Lisesi de tiyatro konusunda oldukça aktif bir okuldur. Kocaman bir anfimiz vardır ve her sene bir oyun sahnelenir. Konservatuardan hocalar gelirdi. Benim hocam Cengiz Küçükayvaz’dı mesela. Yönetmen olduktan sonra hiç çalışamadık ama üzerimde çok emeği vardır. Fakat ailem oyuncu olma fikrimi pek desteklemedi. Sonra Milli Eğitim Bakanlığı’ndan burs kazandım ve İtalya’da “Birleşik Dünya Koleji” diye bir okula gittim. İki sene orada okudum. İçimde hala oyuncu olma isteği varken okul televizyonu vasıtasıyla kamera arkasıyla tanıştım. Röportajlar yapıyordum, küçük kısa filmler çekiyorduk onları kendimiz kurguluyorduk, montajlıyorduk. Bu sayede kamera arkasında daha çok keyiflendiğimi fark ettim ve sinema okumaya karar verdim. Floransa’daki Domms Sinema Televizyon okuluna kabul edildim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat 5 Nisan kararlarıyla bursum kesildi. Apar topar Türkiye’ye döndüm. Üniversite sınavına gireceğim ama Sinema Televizyon bölümünü kazanmam pek mümkün görünmüyor. Çünkü İtalya’da gördüğümüz müfredatla buradaki birbirinden tamamen ayrı. Sonunda İtalyan Dili Ve Edebiyatı'nı yazdım ve kazandım. Okula kayıt yaptırmak niyetinde değildim. Bir yıl bekleyip sinema okumak istiyordum. Babam benimle bir pazarlık yaptı. "Bu bölümü oku, ben de sana bir stüdyoda staj ayarlayayım.” dedi. Kabul ettim. Bahsettiği yer Vipsaş. İlk görevim, Vhs’ten Betacam’a aktarma yapmak. 5 ay boyunca devamlı olarak bu işi yaptım. Vipsaş’da çalışırken de Kartal Tibet’le tanıştım. İlk asistanlık yaptığım kişi Kartal Tibet oldu. Setin en küçük asistanı olarak başladım. Ama Kartal Bey beni her zaman montaja götürürdü böylece montajı da öğrenmek için imkanım oldu. Sonra da çok şükür, harika bir yönetmen portfolyom oldu. İsimlerini her zaman gururla söyleyebileceğim yönetmenlere asistanlık yaptım. Çalışma sırasıyla gitmem gerekirse Kartal Tibet, Türkan Derya, Taner Akvardar, Orhan Oğuz, uzun sure Ömer Kavur, kısa bir dönem Atıf Yılmaz ve Şerif Gören, Ziya Öztan ve en son Çağan Irmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/309149406441067195-3232258180194915592?l=buyrunburdanokuyun.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/3232258180194915592'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/3232258180194915592'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/2008/10/gen-bir-ynetmen-zeynep-gnay-tan.html' title='Bugünkü “Zeynep”in mesleki bakışını oluşturacak dokulara yakın olmak için işsiz kalmayı göze aldım.'/><author><name>ranini</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SqlDw6e1v5I/AAAAAAAACKg/hKzprgRDAD4/S220/IMG_0638.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-309149406441067195.post-6851749072272570984</id><published>2008-10-07T14:38:00.000-07:00</published><updated>2008-10-20T02:39:40.917-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='röportaj'/><title type='text'>Zeynep Günay Tan</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SOzoa8OVuDI/AAAAAAAAA1o/GiIJ4e4AOR8/s1600-h/d13.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/d13-3.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254830414775040050" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Rüya Takımı gibi bu isimler.. Hemen hemen her asistanın mesleğe başlarken çalışmak isteyeceği ideal isimler, öyle değil mi? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de öyle... Her biri kendi başına bir okul ve en önemlisi her birinin tavrı birbirinden çok farklı. Hiçbiri  diğerine benzemiyor. Benim en büyük şansım bu insanlarla çalışmak oldu. Ancak bu isimlerle çalışmak için ben de tercihlerimi doğru belirledim. Her çağrıldığım işe gitmedim, bekledim. Bugünkü “Zeynep”in mesleki bakışını oluşturacak dokulara yakın olmak için işsiz kalmayı göze aldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yönetmenlik yapmaya ne zaman ve nasıl başladınız?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;En son Çağan Irmak’la çalışırken başladım. Çemberimde Gül Oya’yı çekerken, 8. bölüm’de, bölümün de en güzel sahnesine, yani okuyunca insanın tüylerini diken diken eden bir sahneye hazırlanırken, Çağan birden bire, önceden hiç konuşulmadığı halde, “Ben gidiyorum Zeynep, bu sahneyi sen çek.” dedi ve gitti. Ben o zamana kadar sadece Ziya Bey rahatsızlandığında, Abdülhamit Düşerken’de son blokta birkaç gün sahne çekmiştim. Onun dışında da hiç böyle bir tecrübem yoktu. Çağan’ın bana bıraktığı sahne gerçekten dizinin o bölümünün en güzel sahnesiydi. Yani düşünüyorum da, ben şu anda kıyabilir miyim, aynı şeyi yapabilir miyim, emin değilim. Çünkü dizi çekerken şöyle bir şey oluyor. Kendine sahne seçiyorsun. Kimi zaman bazı sahnelerle fazla bağlantı kuruyorsun, kendin için çekiyorsun. En azından hafızanda güzel kalsın istiyorsun o sahne. Tam olarak böyle bir sahne bıraktı Çağan ve elim ayağım titredi. Ama özgüvenimi yerine getiren ve “yönetmen olabilirim” duygusunu hissetmemi sağlayan, bir anlamda arkamdan itikleyerek süreci hızlandıran da Çağan Irmak'tır. Çemberimde Gül Oya bittikten sonra da, Güz Yangını adındaki Show tv dizisinde yönetmen olarak çalışmaya başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Baskın bir karakter ve otoriter bir yönetmen misiniz? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Özel hayatımda hiç değilim. Otoriter bir yönetmen miyim? Aslında bu soruya ben cevap veremem. Bir otorite oluşturmaya çalışıyorum. Ama bunun için çaba sarfetmemeye de çalışıyorum. İlk işimde yaptığım hata buydu mesela. Otorite kurmak için çaba sarfettim. Sonra anladım ve öğrendim ki bu, çaba sarfedilerek oluşturulacak birşey değil. Vardır ya da yoktur. Daha sonra yaptığım işlerde bu durumu hiç zorlamadım. Ben, işimi iyi yapmaya çalışırım. Sette böyle bir kültür var. İnsanlara kadınmış erkekmiş, gençmiş yaşlıymış diye bakılmaz. İşini iyi yapıp yapmadığına bakılır. İnsanlar da işini iyi yapan birini gördükleri zaman ona saygı duyuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Le grand Voyage adındaki bir filmde yönetmen yardımcısı olarak çalışmışsınız. Nasıl bir deneyimdi? Çalışma koşulları farklı mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;En uzun süre çalıştığım yönetmen Ömer Kavur oldu. Yardımcı yönetmen olarak çalıştım. Alfa Film, sık sık yabancılarla ortak yapımlara giren bir şirketti. La Grand Voyage da, Alfa Film bünyesindeyken çalıştığım yabancı ortaklı işlerden bir tanesiydi. Fas asıllı fransız bir yönetmenin kendi hikayesiydi. Baba-Oğul hacca gitmek için Fransa’dan yola çıkıyorlar. Bu yolculuğun Türkiye’den geçen kısmıyla ilgili 20 günlük bir çekim programı vardı. Projenin Türkiye kolunun yardımcı yönetmenliğini yaptım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fark şuydu. İlk geldiklerindeki iş programı şöyle: "Saat 15: 22- 5. Sahne 3. Plan, Start / Saat 15: 34- Stop” 30 değil, 40 değil yani, 15: 34." Biz, bir süre dalga geçtik bu iş programıyla kendi aramızda. Komik geldi doğal olarak, Türküz ya! Ama o iş planı ilk gün gerçekten de tıkır tıkır işledi. Hepimiz şaşkınlıkla ve hayranlıkla izledik durumu. Fakat sonra şöyle bir şey oldu, en ufak bir aksilik olduğunda afalladılar. Dağıldılar. Bizim insanımızın en sevdiğim yönlerinden biri, aksilik olduğunda çok çabuk yeniden organize olup çözüm üretebilmesi. Bizim setlerimizde karar mekanizması çok çabuk gelişir ve o sorun halledilip, geçilir. Bu benim en keyif aldığım şeylerden biridir. Dizi yönetmenliğiyle ilgili söylüyorum bunu ama. Sinema filminde aksilik olursa vaktin olduğu için ertelersin. Düzeltir ve devam edersin. Ama dizide yayına yetişirken bir mekana girmen lazım, oyuncunun tiyatroya yetişmesi lazım ve geliyorsun o mekan kapalı. O bir saat içinde, olmayan mekanda sahnenin anlatmak istediği duyguya göre başka bir çözüm bulman ve çekim yapman gerekiyor. Bu tür aksaklıklar olduğu zaman tamamen yabancılar paralize oluyorlar. Yani çok planlı ve programlılar ama aksilik olduğu zaman biz daha kolay çözüm üretebilirken onlar duruyorlar. Onun dışında evet, çok düzenli çalışılıyor. Film önceden kağıt üzerinde çekilmiş oluyor, derslerini çok iyi çalışıyorlar. Filmin her karesi sete çıkmadan evvel çözümlenmiş. Ama Türkiye’de de böyle çalışan yönetmenler var, ben onlarla çalıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SOvb8eT-M8I/AAAAAAAAA0I/8L0N8Jq13W0/s1600-h/d%C4%B1%C5%9F2.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/d2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254535222233281474" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Herşeyin bu kadar planlı programlı olması iyi bir şey mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Elbette iyi bir şey ama kişisel olarak benim pek sevdiğim bir durum değil. Ben, çekim anının kaosunu, sette hiç tahmin edilemeyen küçük bir aksaklığın, eksiğin yaratacağı problemin çözümlenme şeklini yani anında çözüm üretilmesini seviyorum. O eksiklikten çıkacak oyunu, o oyundan çıkacak rejiyi, rejinin bu kadar yaşayan birşey olmasını seviyorum. Bu işin o kadar da matematiksel olması beni çok ilgilendirmiyor. O yüzden de ufak tefek devamlılık sorunlarına, küçük teknik hatalara göz yumarım ve oyunun duygusu iyiyse sırf devamlılık tutsun diye sahneyi tekrar çekmem. Seyirci olarak da çok planlanmış bir şey izlediğimde gerçeklik duygumu kaybediyorum. Ama, mesela Karayip Korsanları’nda her kare planlanmış, storybordlar üzerinden çalışılmış. Defalarca prova yapılmış ve sonuç şahane. O bir masal. Dramada herşeyin bu kadar kurallı, tertipli ve organize olması gerçeklik duygumu kaybettiriyor. Kaotik durumların rejiyi beslediğini düşünüyorum. Bu benim tercihim...&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Eşref Saati deneyimli oyunculardan oluşuyor. Genç bir yönetmen için kıdemli oyuncularla çalışmak zor mu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ben ilk işimde de çok deneyimli ve kıdemli oyuncularla çalıştım. Deneyimli oyuncular setin gereklerini ve gerçeklerini gençlerden daha iyi biliyorlar. Bu anlamda mesleğin duayenleriyle çalışmak zor değil aksine işinizi kolaylaştıran bir faktör. Çünkü o insanlar, çok daha iyi biliyorlar ki yönetmenlik yaşla ya da kıdemle ilgili bişey değil. Hiçbir deneyimli oyuncuyla sorun dahi yaşamadığım gibi her zaman çok çok fazla saygı gördüm. Ve kendimi hep çok iyi hissettim. Yani müthiş bir sevgi ve saygı içinde çalışıyorsun. O yüzden büyük isimler, iyi ve kıdemli oyuncular beni hiçbir zaman korkutmadı. Aksine anlattığım bu sebepler yüzünden heyecanlandırdı. Çünkü iyi oyuncu olmak demek, öğrenme sürecinin devam ediyor olması demektir. Öğrenme sürecini kapattığın, “oldum” dediğin zaman duruyorsun, düşüş başlıyor. Ben bu anlamda iyi oyuncularla çalıştım. Ben onlardan yüzlerce şey öğrendim, ama onlar da benden yeni birşey öğrenebilme ihtimalleri olduğunu biliyor ve kendilerini kapatmıyorlar. Karşılıklı sevgi, saygı ve deneyim alışverişi devreye giriyor ve işiniz o zaman daha da keyifli oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kaybolan Yıllar, son sezonu oldukça düşük reyting oranları alarak kapattı. Bu durumun sizin diziden ayrılmanızla bir ilgisi  var mıdır?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ben hiçbir dizinin reytinginin bir yönetmene bağlı olduğunu düşünmüyorum. Yönetmen ancak iyi bir hikayeye kuş kondurur. Kondurduğu kuş da, teknik konuşursak bence 1 ya da 2 reytingden fazlası değildir. Aynı şeyi oyuncu seçimi için de düşünüyorum. Televizyonda temel mesele “ne anlattığın"dır. İnsanları hikaye ilgilendiriyor. Evet, güzel bir hikayeyi iyi anlatırsan güzel oynanırsa çok fazla reyting alır. Ama kötü bir hikayeyi iyi anlatırsan hiçbir faydası olmaz. Temel olan hikaye. Kaybolan Yıllar'da benden sonra reyting düştüyse orada mesele belki hikayenin ömrünü tamamlamış olmasıdır. Yoksa yönetmenle ya da benim bırakmamla alakası olduğunu sanmıyorum. Kaldı ki benden sonra da projeyi çok sevdiğim bir arkadaşım devraldı. Gayet de güzel çekti. Mesele tamamen televizyon matemetiğiyle ilgilidir.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Çok kötü hikayeler var ve  2- 3 sezondur izleniyor bu işler?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kötü hikayeleri ortalamanın üzerinde çekerek ayakta tutabilirsin. Ama iyi bir iş olmasını sağlayamazsın. Kötü bir hikayeyle yola çıkıyorsan ne rejiyle, ne oyunculukla iyi bir sonuca varamazsın. Fenomen çıkaramazsın. Benim sette ısrarla söylediğim, çalıştığım oyunculara da anlattığım tek bir cümle var. Hepimiz senaryoya hizmet ediyoruz. Bunu hiçbir zaman unutmamamız lazım. Ben isterim ki, çalıştığım oyuncular da bu gerçeği bilsin. Her işin mutlaka oyuncu starı vardır ama, o star da senaryoya hizmet ettiği zaman doğru iş ortaya çıkar. Herkes o senaryodan payına düşeni üstlenmek zorunda. Örneğin, sen basit bir hikayeyi anormal bir rejiyle anlatıyorsan bence o da yanlış. Çünkü her hikaye kendi rejisini barındırır. Mesela benim en komiğime giden şey, “Ben omuz kamerası çok kullanırım, ben çok jimmy jib kullanırım” gibi cümleler duymaktır. Böyle birşey bence olamaz. Bazı hikayeleri, anları omuz kamerasıyla anlatamazsın ya da anlatmamalısın. Her hikayenin, içinde barındırdığı kendine ait bir anlatım dili var. Yönetmenin asli görevi bu dili hikayenin içinden çekip çıkarmak ve göstermek. Elbette her yönetmenin tıpkı imzası gibi özgün bir anlatım tavrı vardır, olmalıdır. Eğer çektiğin filmi ya da diziyi seyredenler bu tavrı farkediyorsa, o zaman senin kendine has bir anlatım dilin var demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SOvay5cVxOI/AAAAAAAAAzw/UKy7mG_dI6c/s1600-h/d%C4%B1%C5%9F11.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/d11.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254533958205818082" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yönetmen dizinin gidişatına ne kadar hakimdir? Mesela 5 bölüm sonra Eşref Saati’nde neler olacağını biliyor musunuz?&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Senaristler hikayenin gidişatıyla ilgili değişiklik yapacaklarsa yönetmenin fikrini sorarlar mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bu sezon Eşref Saati’nde neler olacağını biliyorum. Sezon başlamadan önce senaristlerle bir araya gelip uzun uzun konuştuk. Bölüm bölüm detaylı değil ama, hikayenin genel gelişimini, karakterlerin açılımlarını, girip çıkacakları konuştuk.  Hikayenin gidişatıyla ilgili değil de bir karakterin yaşayacağı önemli bir değişim olacaksa fikrimi alırlar. Yani ben her zaman böyle çalıştım.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yerli ya da yabancı dizileri izliyor musunuz?&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;En sevdiğiniz yönetmen kimdir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yerli dizilerin ilk bölümlerini mutlaka izlerim. Takip edemiyorum ama bu bir tercih değil zamanla ilgili bir mecburiyet. Ekrana iş yapıyorsan neler olup bittiğini bilmen gerekir. Dizi çekiyorsun ama dizi izlemiyorsun. Bu benim anlamlı bulabileceğim bir tercih değil. Yabancılar arasında en sevdiğim dizi House. Gregory House karakterini çok beğeniyorum. Nip-Tuck ve Prison Break’i severek izliyordum. Vakit buldukça takip etmeye çalışıyorum. Bir dönem CSI: Miami’yi izliyordum. Polisiye- Aksiyon izlemeyi çok seviyorum. En sevdiğim yönetmen Stanley Kubrick. Sonra Clint Eastwood, yenilerden Alejandro Inarritu var. Ama hayattaki idolün kim dersen, cevabım Ertem Eğilmez’dir.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Neden Ertem Eğilmez?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çünkü çok doğru algılamış bizleri ve bizim olanı. Ben, ekranda ya da perdede her zaman bize ait hikayeler olmasından yanayım. Dünya çapında başarılı olacaksak, kendi hikayelerimizi anlatarak başarılı olalım istiyorum. Hikaye Türk olsun, ama anlattığı şey bütün dünyayı ilgilendirsin. Ertem Eğilmez’in de bunu çok iyi yaptığını düşünüyorum. Türk insanını çok iyi tanımış, gözlemlemiş ve çok iyi anlatmış. O yüzden de üzerinden 20 sene geçmiş olmasına rağmen hâlâ filmlerini izlediğimizde çok gülüyoruz. Çünkü sıcak ve bizden.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yabancı formatların, filmlerin uyarlanması eğilimine nasıl bakıyorsunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Denenmiş bir formatın uyarlanması karşı çıkılacak bir durum değil. Ancak atlanmaması gereken önemli bir nokta var. Formatı uyarlamakla, o formatın ait olduğu dünyayı aynen aktarmak farklı şeyler. Bizim en iyi bildiğimiz şey kendi topraklarımız, kendi geleneklerimiz. Bazen öyle senaryolar geliyor ki, “Hey sen!” diyor. Böyle bir dil yok bizim toprağımızda. Bazı diziler var, yabancı biri izlese hikayenin geçtiği yer Dubai mi, Miami mi anlayamaz. Kültürel doku olmadığı gibi kentin dokusu da yok. Benim Eşref Saati’ni sevme sebeblerimden biri de bize ait olmasıdır. İnsanlar evlerinde terlikle dolaşıyorlar, televizyonun üzerinde dantel örtü var, bayramlık ayakkabılarını yastıklarının altına koyuyor çocuklar, mahallede aşure dağıtılıyor bunlar bize ait bildiğimiz duygular. Komik olan da, çoğunlukla anlatılan hayatların şatafatıyla en ufak tanışıklığı olmayan, o yabancı hayatların dinamiğini ve ritüelleri bilmeyenler tarafından kuruluyor o dünyalar. O zaman da anlatılan hikayeler samimi olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bir meslek tanımı olarak yönetmen ne demektir sizce?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yönetmenlik senaryoda yazanı hayata geçirme işidir. Hikayeyi ete kemiğe büründürür. Yaşamasını sağlar. Bunu gerçekleştirirken oyuncuyu da, ışığı da kamerayı da yönlendiren kişi yönetmendir. Yani hikayenin vadettiği dünyayı kurandır. Kağıt üzerinde yazılı olanı görünür hale getirendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SOvaUkb42kI/AAAAAAAAAzo/EIlv_8PFFWY/s1600-h/d%C4%B1%C5%9F8.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/d8.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254533437170702914" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• Birden fazla konuda meraklı olmayı, bilgi sahibi olmayı gerektiren bir mesleğiniz var. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Nerelerden besleniyorsunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ben işin tekniğine çok fazla takılmıyorum. Gerekiyorsa bilerek aks da atlarım. Başından beri altını çizmek istediğim gibi benim için hikaye ve oyuncunun duygusu önemlidir. Teknik dediğin temel şeyi biliyorsun diye varsayıyoruz, Yani basit anlatımla, İmam Bayıldı yapılacaksa patlıcanı nasıl keseceğini, içini nasıl hazırlayacağını biliyorsun, en önemlisi patlıcanla yapılacağını biliyorsun. Değişik baharatlar kullanmayı, içini dışını farklı hazırlamayı denersin, öğrenirsin ama temel prensipler aynıdır. Bu cepte zaten. Diğer anlamda beslenme meselesine gelince devamlı etrafımda olan biteni gözlerim. yönetmen olmadan önce de çocukluğumdan beri bu böyleydi. Ilk kez misafirliğe gittiğim bir evin detaylarına bakarım. Sokağı, insanları seyrederim. Böylece görsel hafızanızı besleyip canlı tutuyorsunuz. Bunun dışında film izliyorum ve okumaya çalışıyorum. Eski Türk Filmlerini çok severim ve iyi bir izleyicisiyim.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bazı senaryolarda özellikle belli meslek gruplarını ilgilendiren konular işlendiğinde hatalar oluşuyor. Bu hatalar mesela hukuk ya da tıp bilgisi gerektiren konularda olduğunda daha önemli hale geliyor. Örneğin, bir eczacının dikiş atması gibi. Neden setlerde danışman kullanma meselesi yaygın değil?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Zaman zaman danışmanlar kullanıyor ama ben bunu da denetleme görevinin yönetmene ait olduğunu düşünüyorum. Dünya kurmaktan bir anlamda kasıt da bu olmalı zaten. Eczacı kesilen parmağa dikiş atıyorsa bu durumdan öncelikle yönetmen kuşkulanmalı. Yönetmenin kaçırmaması gereken şeylerin bir kısmı da bunlardır. Ama dizi seti öyle deli bir ortam ki, hep bir acele var. "Hadi hadi!" durumu hakim. İşte o zamanlarda sen kendini o acele gidişin içinden kenara çekip, senaryo tarafında durup, kenarda not olarak yazılmayanları da düşünen kişi olmalısın. Bunu yapmak kolay olmuyor. Her zaman başaramıyorsun. Benim de Eşref Saati’nde izleyip, “Bu kadar küçük bir şeyi nasıl atlarım?” dediğim zamanlar oldu.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Diziler çoğunlukla basit devamlılık hatalarından dolayı eleştiri alıyor. Çoğumuz için eğlence kaynağı haline bile geliyor bu hatalar. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlar senaryonun size bir dünya sunup sunamadığıyla ilgili. İzlediğiniz hikaye sizi içine alıyorsa devamlılık hatalarını görmezsiniz. Çok taze bir örnek vereyim. Dün akşam, bir arkadaşım ve eşimle birlikte Kevin Spacey’nin filmini izledik. Filmin bir yerinde eşim, “Gördünüz mü?”, dedi. Neyi? dedik. Filmi durdurup sahneyi geri sardık. Mezarlık sahnesi, ikili konuşma planında adam bana bakarken gözünde gözlük var, diğer açıya dönüyor gözlük yok. Şimdi, biz sıradan seyirciden daha eğitimli gözüz, ama atladık. Temel mesele hikayeyi anlatım şeklindir. Ben o devamlılık hatasını görmedim. Görmezden gelmek değil, gerçekten görmedim. Görmediysem, o film beni içine almış demektir. O hata da, projenin nazar boncuğu olsun diyorsun, önemsemiyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela, beni eleştireceklerse hikayenin rejisiyle ilgili eleştiriler yazılsın isterim. Asıl önemsediğim budur. Devamlılık hatalarıyla ilgili eleştirileri önemsemiyorum. Hiçbir meslektaşımın da önemsediğini sanmıyorum. Ben hikayenin yaşamasını engelleyecek hataları önemserim. Bir çok devamılılık asistanına “Tamam, bırak atlasın!” demişliğim vardır. Çünkü o sahnede oyuncunun duygusu doğru. Devamlılık tutmadı diye sahneyi tekrar çekersem duyguyu kaçırabilirim. Bir tercih yapmak zorundasın. Oyuncu konsantre oluyor ve rolü oynuyor. Sonraki tekrarlarda o iyi oynadığı hali taklit etmeye çalışıyor. Bu durumda kimi zaman almak istediğin duyguyu kaybediyorsun. Oyuncuların ilk ya da ikinci performanslarının her zaman "en iyi" olduğuna inanıyorum. En teknik bileni için de, en yeni oyuncu için de bu böyle. Sırf devamlılık yüzünden sahneyi tekrar çekmek benim yönetmen olarak tercih ettiğim bir durum değil. Sevmiyorum. Çok yerden çekilmesini de sevmiyorum. Benim idealize ettiğim ve istediğim şey, bir tane doğru prova yapılsın, en fazla iki tekrarla da sahne çekilsin. Oyun düşükse, oyuncu kendini iyi hissetmezse ya da kurtarılamayacak teknik bir hata varsa tekrar çekerim sahneyi. Fludur, kamera hareketiyle ilgili bişeydir tekrar ederim. Yakasındaki çiçek eksikti diye sahneyi tekrar etmem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SOvZ8U9HecI/AAAAAAAAAzg/LNnMwuiDJWY/s1600-h/d%C4%B1%C5%9F+%C3%A7ekim1.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/dekim1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254533020698245570" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bu mesleği icra ederken mutlu ve iyi bir insan olmak şart mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bence yaşamak için mutlu olmak şart da, en önemlisi egonun dozu. Yönetmen için de, oyuncu için de geçerli bu doz ayarı meselesi ve önemli. Hem ego sahibi bir insan olmalısın hem de egonu doğru yönetmeyi bilmelisin. Her iki meslek grubu için de, yüksek ego sahibi olmak başarılı olmayı tetikleyen etkenlerden biri. Egonuzu, bir tür oyunculuk ya da reji aksesuarı gibi kabul edip, o aksesuarı işinizi yaparken yakanıza takmanız gerekir. Stop, dediğinizde hâlâ o aksesuarla dolaşıyorsanız hayat zor. Çünkü 60 kişiyle birlikte çalışıyorsun. Bu 60 kişinin bir kısmı neredeyse asgari ücretle, küçük bir kısmı yüksek ücretlerle çalışıyor. Bir kısmına olağanüstü bir yetenek bahşedilmiş, diğer kısmı sadece ilkokul mezunu, bilek gücüyle var oluyor. Şimdi hayat da böyle zaten ama, hayatın içinde bu iki ayrı uç 17 saat yan yana durmak zorunda değil. Sen hayatın içinde kapını açan adama selam vermemeyi tercih edebilirsin, günde 10 saniye görüyorsundur o adamı. Kaldı ki, bu bile sana yaşamsal bir aksaklık olarak geri döner. Mesela sana gelen önemli bir mektubu kaybedebilir iyi davranmadığın bir görevli, değil mi? Düşün ki, o selam vermediğin adamlarla aynı mekanda, 17 saat yan yana duruyorsun. Işte o zaman set bir kabusa dönüşür ve mutsuz bir yer olur. Ayrıca unutulmaması gereken daha önemli bir durum var. Dünyanın en önemli mesleğine sahip değiliz. Neticede eğlencelik bir iş yapıyoruz. Daha önemli, daha hayati meslekler var bu dünyada. Bunu kabul etmek ve sindirmek gerekir. İşimizi önemseyerek icra etmek başka bir durumdur, kendimizi önemseyerek işimizi yapmak başka bir durumdur.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İnsani özelliklerini sevmediğiniz biriyle çalışabilir misin?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Elbette işim ne gerektiriyorsa yaparım ama, tercih etmem. Çünkü çalışırken hislerimi çok fazla belli ediyorum. Sevmediğim birini seviyormuş gibi yapamam, iş çekerken. Çalıştığım insanlarla karşılıklı sevgi, saygı ve güven duygusuna sahip olmayı önemsiyorum. Oyuncularla iyi anlaşan bir yönetmenim. Yaşı benden büyükler de dahil olmak üzere hepsiyle arkadaş oluyorum. Aramızda sevgi ve güven ilişkisi var. Bizim işimizde bu çok önemli. Mesela sahne bana göre olmadıysa, hiç kıvırmadan “olmadı!” derim. En fazla, “daha iyisi olurdu..” derim. Şimdi, Eşref Saati’nin castı mükemmel oyunculardan kurulu. Hepimiz biliyoruz ki, onlar yetenekli ve çok değerli oyuncular. Onlar da bilir ki, “olmadı” dediğimde olmayan benim almak istediğim duygudur. An ile alakalı bir durumdur. Oyuncularım bilir ki, ben onların en iyi oyununu almak için oradayım, güzel resim çekeyim derdinde değilim. O yüzden bana çok güvenirler. Ben “olmadı!” dediğimde gerçekte ne söylediğimi biliyor olmaları birbirimize duyduğumuz güven ve sevginin sonucudur. En zor iş onların işi. Senaryo sette bir numaraysa oyuncu da ikinci önemli faktördür. Reji, bir tür resim yapmaksa senaryo kağıt, oyuncu kalem. Yönetmen o resmi yapan kişi ama, elindeki kalemin ucu kırıksa, kağıda desen çizemezsin. Bu nedenle sevmediğim insanla çalışırım ama, zorlanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Televizyonun farklı bir matematiği ya da çekim tekniği var mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kesinlikle var. Mesela Arife günü yayınlanan bölümde Yetkin Dikinciler ve Özge Borak'ın çok güzel bir sahnesi vardı. Bir hesaplaşma sahnesiydi ve mükemmel oynadılar. Çektik. Genel planı full kamera hareketiyle çektik. O kadar kararsız kaldım ki. Mükemmel oynadılar. Her şey kusursuz oldu. Mesela sinema filmi çekiyor olsaydım, o sahne tek plandı. Hiçbir yakın planını çekmezdim. Ama dizi yaptığın için çekmek zorundasın. Çünkü şunu biliyorsun, herkes dev ekranlarda, plazmalarda dizi izlemiyor. 35 ekranda seyreden de var. O zaman bu sahneyi küçük ekranda genel planla izlediğin zaman duygusunu alamazsın. O yüzden saçma planları çekmek zorundasın. Ölçeklerin çok daha yakın olmak zorunda kalıyor. Elini tuttu, el detayı. Her sahnenin yakın planlarını da çekerek altını çizmek zorunda kalıyorsun. Matematiği bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SOvZGff-L_I/AAAAAAAAAzY/n9geXhuckOM/s1600-h/dis3.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://i472.photobucket.com/albums/rr90/rdenizer/dis3.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254532095815856114" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Blog takipçilerinden gelen sorulardan biri bana göre çok eğlenceliydi. Aynen aktarıyorum:&lt;span style="font-style: italic;"&gt; "İnternette tek satır bilgi yok bu yönetmenin kim olduğu hakkında? Kaç yaşında, kaçıncı dizisi, kaç senedir çalışıyor, okullu mu, boyu kilosu kaç, sinirli biri mi? Hangi yemekleri sever? En sevdiği oyuncu, yazar, kitap hangisi? Hayalinde bir proje var mı? Anket gibi oldu ama merak ediyorum ne yapayım sorar mısın?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;33 yaşındayım. Eşref Saati, çektiğim 3. dizi. 15 senedir bu sektördeyim. Okullu değilim. Boyum 1.70, kilolu değilim. Sinirli değilim. En sevdiğim yemek Yoğurtlu Bakla. En sevdiğim Kadın oyuncu Meryl Streep. Erkek oyuncu çok var: Al Pacino, Jack Nicholson, Johnny Deep ve Edward Norton. Fanatiği olduğum bir yazar yok ama, kitaplar var. Mesela Cevdet Bey ve Oğulları, Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Shibumi. İhsan Oktay Anar’ı okumayı seviyorum. Hayalimde bir proje var, evet. İmkansız ve kırık bir aşk hikayesi çekmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;• &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Peki, son soru: Bir edebiyat uyarlaması çekmek isteseydiniz tercihiniz hangisi olurdu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Cevdet Bey Ve Oğulları..&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;® &lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Cihangir, Ekim 2008&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:85%;" &gt;Fotoğraflar: Özlem Cleo Büyükakkgül&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a style="color: rgb(255, 0, 0);" href="http://raninimanini.blogspot.com/"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Ana Sayfaya Geri Dön&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:85%;" &gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/309149406441067195-6851749072272570984?l=buyrunburdanokuyun.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/6851749072272570984'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/309149406441067195/posts/default/6851749072272570984'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyrunburdanokuyun.blogspot.com/2008/10/bugnk-zeynepin-mesleki-bakn-oluturacak.html' title='Zeynep Günay Tan'/><author><name>ranini</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_0Z092UwR_2Q/SqlDw6e1v5I/AAAAAAAACKg/hKzprgRDAD4/S220/IMG_0638.JPG'/></author></entry></feed>
